1 Ocak 2012 Pazar

RESULULLAH (SAV), HÜSEYN'E AĞLIYOR !

Comments
Bazen neden 1400 yıl sonra hâla acı verici bir olay için ağlıyorsunuz denildiğinde şöyle bir cevap veriyorum: Biz o yüce insan için şehadetinden sonra ağlıyoruz fakat sevgili Peygamberimiz daha şehit olmadan önce ağlamıştır. Dolayısıyla Hüseyin’e (a.s.) ağlamak peygamber efendimizin bir sünnetidir. Hasırdan hurma çekirdeğine kadar sünnetlere bağlı olan bazı kardeşlerimiz neden bu sünneti unutuyorlar acaba? Burada tümü Ehl-i Sünnet kaynaklarından olmak üzere Allah Rasülü’nün sevgili torunu için ağladığını ve şehadetini haber verdiğini bildiren hadisleri sunuyoruz.. Umarız bütün Muhammed (s) ümmeti, şehitler efendisi İmam Hüseyin’in (a.s.) başına gelen büyük acılarla gözyaşı dökmenin manevi hazzına ve uhrevi sevabına ulaşır.

1- Esma bint-i Ümeys şöyle naklediyor:

“Ben Fatıma (a.s) oğulları Hasan ve Hüseyin’in ebesiydim. Hasan dünyaya geldiğinde... (Hz. Hasan’ın (a.s) doğumu ile ilgili bir kaç şeyi dile getirdikten sonra şunları ekliyor:) Hüseyin (a.s) dünyaya geldiğinde, Resulullah (s) yanıma gelerek “Ey Esma, çocuğumu bana getir.” diye buyurdu. Ben Hüseyin’i beyaz bir kundağa sararak Resulullah’a (s) verdim. Resul-i Ekrem (s) sağ kulağına ezan, sol kulağına ikamet okuduktan sonra, Hüseyin’i bana verdi ve ağlamaya başladı.

Esma diyor ki: “Resulullah’a (s) “Anam, babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü, ağlamanızın sebebi nedir?” diye sorduğumda, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber “Bu çocuğuma (ağlıyorum)” diye cevap verdi. “Bu çocuk dünyaya daha yeni geldi” dediğimde bana “Ey Esma, bu yavrumu zalim ve azgın bir grup öldürecektir. Allah-u Teâla benim şefaatimi onlara nasip etmesin.” diye cevap verdi. Daha sonra “Ey Esma, bunu kızım Fatıma’ya söyleme, çünkü o daha yeni doğum yapmıştır (ve bu haberi duymaya hazırlıklı değildir.)” buyurdu.”

2- Hakim Nişaburî şöyle rivayet etmiştir:

“Ümm-ül Fazl Resulullah’ın (s) yanına gelerek “Ey Allah’ın Resulü, dün kötü bir rüya gördüm.” dedi. Peygamber ne gördüğünü sorunca, Ümm-ül Fazl “Çok kötü bir rüya gördüm. Sanki senin bedeninden bir parça kesilip benim eteğime bırakılıyordu.” diye anlattığında, Resulullah (s) “Çok iyi bir rüya görmüşsün. İnşaallah kızım Fatıma yakında bir erkek çocuğu dünyaya getirecek ve o çocuk da senin eteğinde büyüyecek (sen onun dadısı olacaksın).” dedi. Böyle de oldu. Hz. Fatıma, Hüseyin’i dünyaya getirdi ve onun dadılık iftiharını bana verdiler. Bir gün Hüseyin’i Resulullah’ın (s) yanına götürdüm ve onun kucağına verdim. Aniden Hz. Peygamber’in yüzünü diğer tarafa çevirerek ağladığını gördüm. “Ya Resulallah, annem-babam sana feda olsun; size ne oldu? (Niçin ağlıyorsunuz?)” diye sorduğumda şöyle buyurdu:

“Cebrâil şimdi yanıma gelerek, ümmetimin bu çocuğumu öldüreceğini bana haber verdi. Cebrâil’e “Bu çocuğumu mu (öldürecekler)?” diye sorduğumda, “Evet” dedi. Daha sonra Hüseyin’in öldürüleceği yerden kan renginde bir avuç toprak bana getirdi.”

3- Harezmî önceki hadisi naklettikten sonra, Ümm-ül Fazl’dan şöyle rivayet etmiştir:

“Ben Hüseyin’i (a.s) Resulullah’ın (s) yanına götürdüğümde, onu benden alıp ağlamaya koyuldu ve bana onun ölümünü haber verdi.”

Ümm-ül Fazl devamında şunları ekledi: “Cebrâil bir grup melekle kanatları açık bir halde Resulullah’ın (s) yanına gelip, hepsi Hz. Hüseyin’in musibetine ağladılar. Cebrâil, Hz. Hüseyin’in şehit düşeceği yerin toprağından bir avuç getirmişti. O toprak etrafa misk kokusu saçıyordu. Toprağı Peygamber’e verdiğinde, “Ey Allah’ın Habibi, bu oğlun Hüseyin’in üzerinde şehit düşeceği topraktandır. Allah’ın rahmetinden uzak düşen bir grup Kerbela denen yerde oğlunu şehid edeceklerdir.” dedi. Hz. Peygamber de “Ey benim dostum Cebrâil, benim ve kızım Fatıma’nın oğlunu katleden grup acaba kurtuluşa erer mi?” diye sordu. Cebrâil “Hayır, Allah onları (bu yaptıklarından sonra) birbirlerine düşürecek ve ömür boyu kalp ve dilleri arasında ayrılık ve nifak bırakacaktır.” dedi.”

4- Hafız Cemaluddin Zerendi, Hilâl ibn-i Hübab’dan şöyle rivayet ediyor:

“Cebrâil Hz. Peygamber’in yanında olduğu bir sırada, Hasan ve Hüseyin Resulullah’ın yanına gelerek Hazretin mübarek sırtına çıkıp onunla oynamaya başladılar. Resul-i Ekrem (s), anneleri Fatıma’ya (a.s) “Niçin bunları bir şeyle meşgul etmiyorsun?” dediğinde, Hz. Fatıma onları aldı, ama çok geçmeden çocuklar annelerinden ayrılıp, Hz. Peygamber’in yanına gelerek onunla tekrar oynamaya başladılar. Resulullah (s) onları kucağına aldı ve dizleri üzerine oturttu. Bu sırada Cebrâil arzetti: “Ey Allah’ın Resulü, yavrularınızı çok sevdiğinizi görüyorum.” Peygamber Cebrâil’e “Elbetteki çok severim, onlar yaşantımın iki güzel (fesleğen) gülleridir.” diye cevap verdi. Cebrâil Hüseyin’e işaret ederek şöyle dedi: “Bil ki ümmetin bu oğlunu öldürecektir.” Daha sonra kanatlarıyla uçarak elinde biraz toprakla geri döndü ve Resulullah’a “Yavrun bu toprağın üzerinde öldürülecektir.” dedi. Hz. Muhammed (s) toprağın adını sorduğunda Cebrâil adının “Kerbela” olduğunu söyledi.”

Hilâl devamında şunları söylüyor:

“Hz. Hüseyin (a.s), musibetlere uğrayacağı ve düşmanları tarafından etrafı sarılacağı yere vardığında, yanına yakın bölgede yaşayan birisini getirdiler. Hz. Hüseyin o şahıstan bulundukları yerin ismini sorduğunda, “Kerbela” cevabını aldı. Hz. Hüseyin (a.s) “Allah Resulü’nün buyruğu doğrudur. Burası hüzün ve bela yeridir.” diye buyurdu. Daha sonra ashabına hitap ederek şöyle buyurdu: “İnin artık, sefer yükümüzü indireceğimiz ve kanlarımızın döküleceği yer burasıdır.”

5- İbn-i Sa’d, Resulullah’ın zevcelerinden olan Ayşe’den şöyle rivayet etmiştir:

Resulullah’ın (s) uyuduğu bir sırada, Hüseyin içeriye girdi ve Resul-i Ekrem’e (s) doğru yürümek istedi. Ben onu Resulullah’tan (s) uzaklaştırıp, işimin başına döndüm. Hüseyin tekrar iki alem serverinin yanına yaklaşınca, Hz. Muhammed (s) ağlar bir şekilde uyandı. Ben “Niçin ağlıyorsunuz, bir şey mi oldu?” diye sorduğumda, “Cebrâil bana Hüseyin’in şehid düşeceği yerin toprağını gösterdi. Allah’ın gazabı onun kanını dökenlere çok şiddetlidir.” diye buyurdu. Daha sonra Resulullah (s) elini açtığında (ince kum) toprağı gördüm. Resulullah (s) bana hitaben buyurdu ki: “Ey Ayşe, canım elinde olan Allah’a andolsun ki, bu olay beni çok üzüyor. Benden sonra Hüseyin’i ümmetimden kim öldürecek?”

6- Ebu Ümame şöyle rivayet ediyor:

Taberanî Ebu Ümame’den Hz. Resulullah’ın (s) kendi zevcelerine Hz. Hüseyin’i (a.s) ağlatmamaları hususunda tembihte bulunmuş olduğunu naklediyor. Ravi şöyle rivayet ediyor:

“Resulullah (s) Ümm-ü Seleme’nin evinde iken Cebrâil nazil oldu. Peygamber, Ümm-ü Seleme’ye hiç kimsenin içeriye girmemesini emretti. Bu sırada Hüseyin (a.s) geldi ve Resulullah’ı odada görünce içeri girmek istedi. Ümm-ü Seleme, Peygamber’in torununu kucağına alarak bir takım sözlerle meşgul edip içeri girmesine engel olmak istedi. Fakat Hüseyin’in şiddetli ağlamasıyla karşılaşınca, onu bıraktı ve Hüseyin Peygamber’in olduğu odaya girerek kucağına oturdu.


Cebrâil, Resul-i Ekrem’e (s) “Senin ümmetin bu çocuğunu öldürecektir” diye arzetti. Peygamber “Bana iman ettikleri halde mi onu öldürecekler?” diye sorduğunda, Cebrâil (a.s) “Evet, onu öldürecekler” dedi. Daha sonra bir avuç toprağı Resulullah’a (s) göstererek Hüseyin’in ölüm yerinden haber verdi. Hz. Peygamber Hüseyin’i bağrına basarak hüzünlü bir halde dışarıya çıktı. Resulullah’ın bu halini gören ve çocuğu içeri bıraktığından dolayı kızgın olduğunu zanneden Ümm-ü Seleme “Ya Resulallah, senin yoluna feda olayım. Gerçi siz kimseyi içeriye almamamı söylemiştiniz, ama sizin bizden bu çocuğu ağlatmamamızı istediğinizden dolayı onu içeriye aldım.” dedi.

Hz. Peygamber (s) onun cevabını vermeden ashabının yanına giderek “Benim ümmetim bu çocuğumu (Hüseyin’i) öldürecektir.” diye buyurdu.

Ashabın içerisinde bulunan Ebu Bekir ve Ömer “Ya Resulallah, mü’min oldukları halde mi onu öldürecekler?” diye sorduklarında, Hz. Peygamber, Hüseyin’in şehid düşeceği toprağı onlara göstererek “Evet, bu toprak da onun üzerinde şehid düşeceği topraktır.” diye buyurdu.”

7- Peygamberimizin zevcelerinden Ayşe şöyle rivayet etmiştir:

“Resulullah’a vahiy gelmekte olduğu bir sırada, Hüseyin ibn-i Ali içeri girdi ve sıçrayarak kendisini Resulullah’ın omuzuna attı. Cebrâil “Ey Muhammed, bunu seviyor musun?” dedi. Resulullah (s) “Nasıl sevmem, o benim çocuğumdur” dediğinde, Cebrâil “Senden sonra ümmetin onu öldürecektir.” dedi. Sonra Cebrâil elini uzatarak beyaz bir toprak getirdi ve “Oğlun bu yerde şehid edilecektir. Bu yerin ismi ise Taff (Kerbela)’dır.” dedi.

Cebrâil gittikten sonra Resulullah, toprak elinde olduğu halde ağlıyordu. Sonra “Ey Ayşe, Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in Taff denilen yerde şehid edileceğini bildirdi. Benden sonra ümmetim saptırılacaktır.” dedi.

Sonra ağlayarak ashabının yanına gitti. Onların arasında Ali, Ebu Bekir, Ömer, Hüzeyfe, Ammar ve Ebuzer de vardı. Onlar aceleyle Resulullah’ın yanına gelerek “Ya Resulallah, niçin ağlıyorsunuz?” dediler. Resulullah “Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in benden sonra Taff denilen yerde şehid edileceğini haber verdi ve bu toprağı getirerek mezarının orada olacağını bildirdi.” dedi.”

8- Sabit, Enes ibn-i Malik’den şöyle naklediyor:

“Yağmur meleği Peygamber’in yanına gelmek için Allah’tan izin istedi. Allah-u Teâla izin verdi. Resulullah (s) Ümm-ü Seleme’den bu melekle konuştuğu sürede kimsenin içeri girmemesi için dikkatli olmasını istedi.

Bu sırada (Resulullah’ın (s) yağmur meleği ile konuştuğu anda) Hüseyin içeriye girdi ve Peygamber’in yanına gitmek istedi. Ümm-ü Seleme engel olmak için çaba harcarken Hüseyin onun elinden kurtulup Resul-i Ekrem’in bulunduğu odaya girdi ve Resulullah’ın üzerine çıkarak oynamaya başladı. Yağmur meleği Peygamber’e (s) “O’nu seviyor musun?” diye sorduğunda, Hz. Muhammed (s) “Evet” diye cevap verdi. Melek arzetti ki: “Bil ki senin ümmetin onu katledecektir.”

Daha sonra “O’nun öldürüleceği yeri bilmek istersen sana göstereyim.” dedi ve (eliyle bir yere işaret ederek) kırmızı renkte bir çamur (toprak) getirdi. Ümm-ü Seleme o toprağı aldı ve kendi elbisesinin köşesinde bir yere bıraktı.”

Sabit diyor ki: “Sonraları biz oranın Kerbela olduğunu öğrendik.”

9- Ümm-ü Seleme şöyle rivayet etmiştir:

“Bir gün Resulullah (s) uyumuştu. Aniden üzgün bir şekilde uyandığını, elinde kırmızı bir toprağın olduğunu ve onu öptüğünü gördüm. “Bu toprak nedir, ya Resulallah?!” diye sorduğumda, şöyle buyurdu: “Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in Irak’ta öldürüleceğini haber verdi. Öldürüleceği yerin toprağından bana getirmesini istedim. İşte bu, o yerin toprağıdır.”

10- Ümm-ü Seleme’den şöyle rivayet edilmiştir:

“Hasan ile Hüseyin’in benim evimde Resulullah’la oynadıkları sırada, Cebrâil nazil oldu. Eliyle Hüseyin’e işaret ederek “Ey Muhammed, ümmetin bu çocuğunu öldürecektir.” dedi.”

Ümm-ü Seleme diyor ki: “Bu sırada Peygamber ağlamaya başladı ve Hüseyin’i bağrına basarak, bana hitaben şunu söyledi: “Bu toprak senin yanında emanet kalsın.” Daha sonra Peygamber (s) o toprağı koklayarak, “Bu toprak bela ve musibet kokuyor.” dedi.”

Ümm-ü Seleme devamında şunları söylüyor:

“Resulullah (s) bana “Ey Ümm-ü Seleme, bu toprak kan rengini aldığında bil ki Hüseyin, o toprak üzerinde şehit olmuştur.” diye buyurdu.”

Ravi diyor ki: “Ümm-ü Seleme o toprağı bir cam kâsenin içine koyarak onu her gün koklar ve şöyle derdi: “Ey toprak, senin kan rengini alacağın gün çok büyük bir gündür.”

Bir başka hadiste de Ümm-ü Seleme’den şöyle nakledilmiştir: “Hz. Hüseyin’in (a.s) şehadete erdiği gece şu sözleri (şiir halinde) söyleyen birisinden duydum:

“Ey cahillikleri yüzünden Hüseyin’i öldürenler, zelil olmak ve azaba duçar olmakla müjdelenin. Sizler lanetlenmişsiniz Davud’un oğlu (Süley-man’ın), Musa ve İncil sahibi (İsa’nın) diliyle.”

Ümm-ü Seleme diyor ki: “Bunları duyduğumda ağlamaya başladım ve cam kâsenin içindeki toprağın kan rengine dönüştüğünü gördüm.”

11- Ebu’l Müeyyid Harezmî şöyle naklediyor:

“Hz.. Hüseyin’in (a.s) doğumundan bir yıl geçtikten sonra on iki melek Resulullah’a (s) nazil olup şöyle dediler: “Kâbil’in, Hâbil’in başına getirdiği şeyin aynısı, oğlun Hüseyin’in başına gelecek, Hâbil’e verilen sevabın aynısı Hüseyin’e verilecek, Kâbil’e verilen azabın aynısı da Hüseyin’in katiline verilecektir.”

Devamla şöyle diyor: “Gökteki bütün melekler, Resulullah’a (s) nazil olarak başsağlığı diliyor, Hüseyin’in (a.s) şehid düşeceği toprağı ona gösteriyorlardı. Resulullah (s) da şöyle dua ediyordu: “Ey Allah’ım, Hüseyin’e yardımda bulunmayanları zelil et, onu öldürenleri öldür ve onları dilediklerinden mahrum kıl.”

12- Yine Harezmî rivayet etmiştir ki:

“Hz. Hüseyin’in (a.s) doğumunun II. yıldönümü-nde Resulullah (s) yolculuğa çıkmıştı. Bir süre sonra aniden durarak ağlar bir gözle İstirca (İnna lillah-i ve inna ileyh-i raciun) ayetini okudu.
Sebebini soranlara “Cebrâil bana Fırat nehrinin kenarında bulunan Kerbela adlı yerde oğlum Hüseyin’in öldürüleceğini haber verdi.” diye buyurdu. “O’nu kim öldürecektir?” sorusuna cevaben ise Hz. Muhammed (s) şöyle buyurdu:

“Yezid denen bir şahıs (onu öldürecektir). Orada bedeninin defnedilip, başının da armağan götürüldüğünü görür gibiyim. Allah’a andolsun ki Allah, oğlum Hüseyin’in başını görüp de sevineni nifaka duçar eder ve kalbiyle dilini ihtilafa düşürür.”

Resulullah (s) bu yolculuğundan döndükten hemen sonra, üzgün bir halde camiye giderek, içlerinde Hasan ve Hüseyin’in de bulunduğu bir topluluğa hitaben, sağ elini Hz. Hüseyin’in başına koyup, başını gökyüzüne doğru çevirerek şunları söyledi:

“Allah’ım, ben senin kulun ve peygamberin Muhammed’im ve bu iki çocuk da benim temiz itretimden ve neslimin seçilmişlerindendirler. Ey Rabb’im, Cebrâil bana oğlum Hüseyin’in yardımcısız kalıp öldürüleceğinden haber verdi. Onun ölümünü benim için mübarek kıl, onu şehitlerin efendisi karar ver.”

Ebu’l Müeyyid Harezmî devamında şunları naklediyor: “Camide bulunan halk, bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Bunu gören Resulullah (s) onlara “Ağlıyorsunuz da, yardımcısı olmuyorsunuz!” diye buyurdu ve şöyle dua etti: “Allah’ım, sen kendin onun velisi ve yardımcısı ol.”

13- Enes ibn-i Haris Resulullah’ın (s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Benim bu oğlum Kerbela denen yerde öldürülecektir. Sizlerden o zamanı idrak edenler, Hüseyin’in yardımına koşsunlar.”

Bunun üzerine hadisi rivayet eden Enes, Hz. Hüseyin’in kıyam ettiğini duyar duymaz o Hazret’in kervanına katılır ve Ebâ Abdillah-il Hüseyin’le birlikte şehadet makamına erişir.”

14- Hz. Ali (a.s):

“Resulullah (s) bir gün bizleri görmek için eve gelmişti. Hazırladığımız yemeği, Ümm-ü Eymen’in bize gönderdiği bir kâse sütü ve bir kap hurmayı da yemek için ortaya bıraktık. Resulullah (s) yedi, biz de yedik. Daha sonra Hazret abdest alıp ellerini başına, yüzüne ve sakalına sürdükten sonra Kıble’ye doğru oturdu ve istediği duaları etti. Sonra (yağmur gibi) gözyaşı dökerek kendisini üç defa yere vurdu. Biz yaptığı bu işin sebebini sormaktan çekiniyorduk.

Bu esnada Hüseyin, o Hazret’in omzuna çıktı ve Resulullah tekrar ağlamaya başladı. Hüseyin durumu böyle görünce, “Anam, babam sana feda olsun (ya Resulallah), ağlamanızın sebebi nedir? Şimdiye kadar hiç görmediğim bir davranış görüyorum sizde.” diye sordu.

Rusulullah (s) ise şöyle buyurdu: “Evladım, bu gün sizleri ziyaret etmekle o kadar sevindim ki, şimdiye kadar öylesine sevinmemiştim. Ama Habibim Cebrâil yanıma gelerek sizlerin ölümünüzü ve ölüm yerlerinizin değişik yerler olduğunu bana haber verdi. İşte bu haber beni çok üzdü. Allah’tan sizin için hayır ve iyilik diliyorum.”

MEKKE'NiN FETHi - 1 OCAK 630

Comments
Bu gün Mekke fethinin yıl dönümüdür. Aradan XV. asır geçmesine rağmen İslam tarihindeki bu büyük hâdise hafızalardan silinmemiştir. Hatıralarımızda da ilel-ebed canlı kalacaktır. Sözkonusu İslami inkilabı okuyucularımızla beraber yeniden anımsama maksadıyla “Mekke Fethinin Yıl Dönümü ve Düşündürdükleri” adlı yazımızı takdim edeceğiz. Nebevi hareket metodundan bir tablo olan bu konu, umarım ki, İslami yaşantımıza ışık tutacak mahiyettedir.

İslam tarihinde özellikle de Nebevi siyer çerçevesinde geçmiş olayların analizi yapılarak değerlendirilmeye tabi tutulması, müslümanların siyasi ve sosyal yaşantılarını yönlendirmesi bakımından önem arzetmektedir. Zira geçmişteki olayların bilinmesi kadar, o olayların bizlere vermek istediği mesajları doğru algılamak ve günümüzün şartları içerisinde İslam toplumlarına doğru bir şekilde aksettirmek te o kadar önemlidir. Dolayısıyla akademik camianın ders müfredatlarında Fıkhu’s-Sire adlı dersi, siyerle ilgili olaylardaki fıkhi hükümlerinin kavranması açısından geliştirilmiş önemli bir ilim dalıdır. Bu alandaki çalışmaların yoğunlaştırılması gerekmektedir. Ne varki, tarih, siyer ve megazi yazarları, muhaddislerin, rivayetlerin naklinde gösterdikleri titizliği göstermemişler, sözkonusu rivayetlere, geçmiş olaylar nazarıyla bakıp, bunları sonraki nesillere aktarma kasdıyla toplama gayesi taşıdıkları için, tenkid süzgecinden geçirme gayretinde bulunmamışlardır. Bu nedenle siyer literatüründe yazılmış eserlere bir çok asılsız, mesnedsiz ve uydurma rivayetler girmiştir. Tıpkı, tefsir eserlerine israiliyyata dair rivayetlerin girmesi gibi…

Aslında hadisçilerin gösterdikleri titizliğe rağmen, aynı sorun bazı hadis kitaplarında da görülmektedir. Bu da İslam aleyhine çalışanların dinimizin saffetini bozmak için ne kadar çaba gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Bu gibi rivayetlerin İslam dinine ve müslümanlara verdiği zararı açıklamaya gerek yoktur sanırız. Bütün bunlara rağmen geçmiş İslam ulemasının dinimizi, girmiş olan yabancı unsurlardan arındırma gayretleri takdire şayandır.

 Günümüzde bu alana yönelik akademik çalışmalar ve geçmişimizin kültürünü İslam ümmetine kazandırmağa yönelik eserleri tahkik etme faaliyetleri sevindiricidir. Dolayısıyla gerek bu alanda ve gerekse diğer temel İslami ilimler alanında bilimsel çalışma ve araştırmaları sürdürecek, geçmiş ile günümüz arasında köprü kuran, bunun sentezini yapan, İslamî toplumların geleceğini hazırlayan, çağdaş tenkid metodlarından yararlanmasını bilen, tenkid zihniyeti açık, ama iyi niyetli ve İslam geleneğine bağlı olan dinamik akademisyen ve ilim adamlarına büyük ihtiyaç vardır. 

I. Mekke'nin Fethi


Mekke fethi olayından, ibret verici bazı derslerin değerlendirmesini yapmadan önce, gerek Mekke şehri ve gerekse gerçekleşen bu büyük fetihle ilgili kısa da olsa bazı bilgileri arzetmek yararlı olacaktır. Mekke, yeryüzünde ilk inşa edilen mescid.

olan Kabe’nin içinde bulunduğu, Resulülllah’ın doğduğu ve İslam’ı tebliğe başladığı mukaddes ve emin bir beldedir. Hicaz bölgesinde bulunan Mekke, Kur’an’da Ummu’l-Kura ve Bekke isimleriyle anılmaktadır. Nur (Hira) dağı, Sevr dağı Arafat, Müzdelife ve Mina’yı bağrında barındırmaktadır.

Yaz aylarında aşırı sıcak, kış aylarında ise mutedil bir havası vardır. Arazi yapısı taşlık ve kayalı olup, su kaynakları kısıtlıdır. 

İbrahim (a.s.); eşi Hz. Hacer ve oğlu İsmail (a.s.)’ı Cenab-ı Hakk’ın emriyle bu ıssız vadiye bırakır. O devirde Mekke’nin çevresinde hiçbir insan topluluğunun ve su kaynağının bulunmadığı bilinmektedir. Hz. Hacer ve İsmail (a.s.)’a İlahi bir ihsan olarak takdim edilen zemzem suyu, bu vadiye hayat verir.

İsmail (a.s.), Hz. Hacer’in izniyle Mekke’ye ilk yerleşen Curhumî kabilesinden bir kızla evlenir ve soyu buradan çoğalır. Allah’ın emriyle babası İbrahim (a.s.) ile İsmail (a.s.), Kabe’yi inşa eder ve inananları burayı ziyarete çağırır.

Roma, Bizans ve İranlılar, Mekke’yi ele geçirmek istemiş iseler de başarılı olamamışlardır. Kabe’yi yıkmak isteyen Ebrehe ve ordusu, Allah (c.c.) tarafından ebabil kuşlarıyla hezimete uğratılır.

Mekke şehri asıl en büyük inkilabı, Allah Resulü (s.a.v.) ve İslam’ın gelişiyle yaşamıştır. M. 622 yılında Mekke’den ayrılmak zorunda bırakılan Peygamberimiz, en güzide arkadaşı ve kayınpederi olan Hz, Ebu Bekir ile Medine’ye hicret eder.

Medine’de İslam sitesini kurduktan sonra, müşriklerle yapmış olduğu 10 yıllık hudeybiye antlaşmasını, üç yıl sonra müşriklerin sözkonusu antlaşmayı bozmaları üzerine Nebi (s.a.v.), hicretin VIII. Yılında 10.000 kişilik ordusuyla Mekke’yi hiç kan dökmeden 20 Ramazan M. 630 yılında fethederek, Kabe’yi putlardan temizler.

Akabinde bir hutbe irad buyurduktan sonra kendisine zulmeden Mekke müşriklerini affeder. Çok kısa bir zaman zarfında Mekkeliler kendi inançlarının batıl olduğunu anlayarak, müslümanların da kendilerine gösterdiği hoşgörüyle İslamı kabul ederler. Kurulduğu günden beri günümüze kadar Mekke şehri, bütün müslümanların saygı duydukları üç kutsal şehirden biridir.

II. Fethin Düşündürdükleri

XV. asır önce meydana gelen Mekke fethi hâdisesini düşünerek ibret alacağımız imani ve ameli dersler çoktur. Biz ancak okuyucularımıza bu tarihi hâdisenin düşündürdüğü ibret verici bazı önemli dersleri zikretmek istiyoruz. Belirteceğimiz hususların, imanımızı kuvvetlendirecek ve hayatımızı yönlendirecek nitelikte olduğuna inanıyoruz. Sözkonusu dersleri şöyle sıralayabiliriz :

1. ders : Mekke’nin fethi müslümanlar için çok büyük fetihlerin başlangıçı olan bir zaferdir. Böylece Allah’ın Hz. Peygamber’e vadi gerçekleşti zafer ve fetih müyesser oldu. Bunu müşahede eden insanlar, bölük bölük Allah’ın dinine girdiler: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların, Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini görürsün” (Nasr suresi, 1-2), ayetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Allah’ın yardım ve zaferi ile müminler feraha kavuştular. Böylelikle müminler izzet ve şerefe nail oldular. Fakat bütün bunlar yirmi yıl süren uzun ve meşakkatli bir mücadele, cihad ve sabır maratonundan sonra gerçekleşmiştir. Bu olay bize, dünya ve ahiret işlerimizde ihlas, samimiyet, sabır ve tahammül olmadan, mücadele verip çile çekmeden başarıya ulaşmamız, arzu ettiğimiz emellere kavuşmamız ve olgunlaşarak liyakat kesbetmemizin mümkün olmadığını öğretmektedir. Allahın yardımı, ihsan ve tevfiki ise, sözkonusu aşamadan sonra gelir. Bu hakikatı idrak edemeyen toplumlar hazırcı toplumlardır. Böyleleri, bazı emellerine ulaşsalar bile, elde ettiklerinin kıymetini bilemedikleri için varolan bu nimet veya fazilet nikmete dönüşür veya zail olup gider. Bu da Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde cari olan kanunun gereğidir.

2. ders : Mekke’nin fethi günü, Mekke müşriklerinin Peygamber (s.a.v.)’e yaptıkları eziyetlere, davetine vurmaya çalıştıkları darbeye ve sahabesini Mekke’den kovmalarına rağmen o, Mekke halkından intikam almamış, aksine, Kabe’nin yakınında Resulüllah’ın haklarında vereceği hükmü beklerken onlara şöyle seslenmiştir : “ Bu gün size ceza yoktur, Allah sizi bağışlasın” diyerek onları bağışlamıştır. Arkadaşlarına da; “sabredelim, onları cezalandırmayalım” demiştir. Bu olay, gerek kendimiz ve ailemize, gerekse kendi toplumumuza bazı haksızlıklar yapılsa bile, eğer bir maslahat sözkonusu ise, karşı tarafı affetmek ve bağışlamayı öğretmektedir. Çünkü böyle bir davranış, fazilettir ve büyüklüktür. Yabancı ülkelerde yaşayan günümüz müslümanlarının, sözkonusu ülkelerde İslamın dininin geleceği adına, müslümanların barıştan yana ve zülme karşı olduklarını göstermek için gayr-i müslümlere karşı daha uysal ve diyaloğa açık insanlar olmak durumundadırlar.

3. ders : Mekke fethi günü Allah Resulü (s.a.v.) putların yıkılmasını ve Kabe’nin onlardan temizlenmesini emretti. Kabe’nin etrafında bulunan 360 putun tamamı yıkıldı. İbrahim, İsmail ve İshak (a.s.) gibi peygamberlerin fal oku çeker şekilde gösteren resimler zağferan ile silindi. Bu resimler silinmeden Nebi (s.a.v.) Kabe’ye girmedi. İçeriye girdikten sonra önce iki direk arasında iki rekat namaz kıldı sonra da dışarıya çıkınca eliyle Haceru’l-Esvedi selamladı. Tekbir getirip, zikir ve şükürde bulunarak kabeyi tavaf etti. İhramsız idi ve başında miğferi vardı, sonra da siyah bir sarık sardı. 

Fetih hâdisesi bize, şirk ile tevhid inancının, küfür ile imanın birbirine denk olamayacağını, hak gelince batılın zail olup gideceğini bildirmektedir. Bu hâdise bazı önemli hükümler içermektedir şöyleki: 

a) Cenab-ı hak bir işte bizleri muvaffak kıldığında tıpkı Resulüllah’ın : “ Öyleyse Rabbını hamd ile tesbih et ve bağış dile, muhakkaki o tevbeleri kabul edendir” (Nasr suresi, 3) ayetine uyarak iki rekat şükür namazı kıldığı gibi, bizimde bu şekilde namaz kılmamız müstehaptır.

b) Heykel ve resimlerin bulunduğu yerde ibadet etmenin ve namaz kılmanın kerahati sözkonusu olmasıdır. Çünkü onun kabeyi suretlerden arındırdıktan sonra namaz kılması bunu göstermektedir.

c) Umre veya hac yapmaya niyetli olmayan kimselerin Mekke’ye ihramsız olarak girebileceklerinin caiz olduğu hükmü anlaşılmaktadır.

4. ders : Mekke’nin fetih hâdisesi, yapılan 10 yıllık Hudeybiye antlaşmasını müşriklerin bozması ve müslümanlara zarar vermeleri sonucu gerçekleşmiştir. Bu hâdise bize, bir müslümanın gerek başka müslümanlarla ve gerekse gayr-i müslimlerle yapacağı antlaşmalara veya akidlere sadık kalmasının gereğini ortaya koymakta, antlaşma süresince her iki tarafın mal ve can güvenliği olduğunu göstermektedir. Hadisi şerifte, “ müslümanlar şartlarının yanındadır”, ifadesince yapılan antlaşmaya bağlı kalma hükmü esastır. Ayrıca müslümanların zayıf, düşmanlarının güçlü olduğu durumlarda harb ehliyle barış antlaşmasının yapılacağı stratejik bir hükmü ortaya koymaktadır.

5. ders : Peygamber (s.a.v.) Mekke’ye girdiğinde ne kendisi ne de ashabı, mağrur ve kibirli fatihler gibi girmemiş, bilakis mütevazi bir şekilde ilahi nimete şükrederek, binek üzerinde fetih suresini okumak suretiyle girmiştir. Mekke’de kaldığı günler suresince dört civarında hutbe irad etmiştir. Sözkonusu hutbelerinde İslam dininin hükümlerini açıklamış ve Mekke’yi savaşın yasak olduğu haram bölgesi ilan etmiştir. Böylelikle Mekke şehri emin, mukaddes ve mubarek bir belde olmuştur. 

Bu olay bize bazı dini görevlerimizi hatırlatmaktadır. Şöyleki, bir başarı elde ettiğimizde, gururlanmamamız, insanlara karşı mütevazi olmamız, verilen nimetin ihsanından dolayı şükreder olmamız, çeşitli münasebetleri değerlendirip, insanlara ilahi hükümleri öğretmeyi öngörmektedir. Özellikle de yabancı ülkelerde yaşayan müslümanlara düşen en önemli görev, İslami kimliklerini koruyarak dinimizi temsil etmeleridir. Çünkü sözkonusu ülkelerde bu misyonu yerine getirmeye daha fazla ihtiyaç olduğunu unutmayalım. 

Sonuç

Sonuç olarak Kur’an’da Mekke’nin fethi: “ Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylelike Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir”, (Fetih suresi, 1-2) ayetiyle ifadelendirilerek fetih, onun mimarisi olan Allah Resulü (s.a.v)’e İlahi bir ihsan olarak sunulmuştur. 

Dolayısıyla şu gerçeği hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız; eğer bu gün, bir buçuk milyar müslüman, hac ve umre maksadıyla Mekke’yi ziyaret edebiliyorsa bunu, Kabe’yi inşa eden İbrahim ile oğlu İsmail (a.s.) ve onu, güzide ashabıyla fetheden Muhammed (s.a.v.)’e borçuludur.
Cenab-ı Hak bizleri, gönülleri fetheden kullarından eylesin…
28 Aralık 2011 Çarşamba

NOEL, YILBAŞI KUTLAMAK VE İSLAM

Comments

Hz. İsa(as)'ın doğumunu esas alan, Miladi yeni yıla girişin ilk gecesine yılbaşı diyorlar. Hıristiyanlarca Hz. İsa(as)'ın doğum tarihi, 25 Aralık olarak kutlanmaktadır.
Pagan çağında avlanan hayvanlar, Amanor (Ermeni mitolojisinde Yeni-yıl Tanrısı) onuruna çam ağaçlarına asılırmış.Noel günü, çam ağaçlarına çeşitli şeyler asılarak yapılan tören, Pagan geleneğinden geçmiştir. "Ağaç Tapımı" yapılan bölgelerde çam ağacına tapılmıştır.[Pagan: (Çok Tanrılı inanış. Putperestlik olarak da bilinen paganizm, doğaya karşı son derece duyarlı ve doğada bulunan herşeyi sembollerle kutsallaştırmıştır.Güneşi,ayı,yıldızları Tanrı olarak benimsemişlerdir.)]
Noel baba, Hıristiyanlarca Noel gecesi çocuklara armağanlar dağıttığına inanılan mistik kişiliktir.[İnanç Sözlüğü-O. Hançerlioğlu, ilgili madde, bkz.]
Hıristiyanlar, Noel'ini bayram olarak kutlamaktalar. Ne yazık ki, bu pagan kültürünü Türklere çağdaş bir şey gibi kabul ettirmek için, her türlü çalışma yapılmakta, adeta gizli, gönüllü Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. Her vesileyle İslam'a saldıranlar, bu yılbaşı kutlamalarını masum gibi göstererek kutsamaktalar. Sanki masumane bir olaydır. Bütün günahlar, günahkârlar için masumane, sıradan şeylerdir. Şeytanın başarısı günahın kendinde değil, işlenmesindedir.
Rasulullah(sav) buyurdular ki:
"Men teşebbehe bikavmin fehuve minhüm."-" Kim ki bir kavme benzerse o, ondandır."(Ebu Davud, Libas 4)
 
Benzemeyin, bizi benzetmek isteyenlere! Sizi İslam'ın özünden koparmak isteyenlere benzemeyin ve kutlamayın bunları.
 
Seninle, senin bayramında, bayram yapmayanın, bayramında nedir bu şenlik! Keşke o kadar masum olsa bütün duygular."Cehennem yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir” unutmayın.
Hıristiyan olduğunu savunan insanlar, bu 'yılbaşı' gününü kutluyorlar. Ancak onlar hakkında Allahu Teala Kitab'ında şöyle buyuruyor:
 
"Meryem oğlu Mesih Allah'tır, diyenler kafir olmuşlardır, "(el-Maide:17) "Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kafir olmuşlardır." (el-Maide:73)
 
Bu insanlar onların uydurma bayramını kutlarken, Mesih Aleyhisselâm ve O'nun doğum anısına iftira etmektedirler. İsa Aleyhisselâm onların yaptıklarından beridir ve bunların hepsini inkar edicidir.
 
İşte onlar, bu uydurma yalanlar ve bozuk inançla, Allah (C.C.)'nün hakkında hiçbir delil indirmediği ve selim fıtratın nefret ettiği amelleri işlemektedirler.
 
İnsanı gerçekten hayrette bırakan birşey varsa, o da, İslam toplumunun hemen hemen tamamının, büyük bir oranda Yahudi ve Hıristiyanları taklit etmesi, hatta onların küfür olan bayramlarına bile uyması ve fakat hala da Müslüman olduklarını zannetmeleridir. Onlar ilericiliğin ve uygar olmanın Yahudi ve Hıristiyanlara uymaktan geçtiğini zannetmektedirler. Bu, onların dinlerinden uzaklaşmalarının ve kafirlerin uşağı haline gelmelerinin de tabii bir habercisidir. Oysa bu din, (İslam) insanoğlunun yegane şeref kaynağıdır.
  1. Allahu Teala buyuruyor: "Sonra seni bir Şeriat üzere kıldık. Ona uy, bilmeyenlerin hevalarına uyma." (el-Casiye: 18) Şeyhu'l İslam Ebu'l-Abbas El-Harani diyor ki: "Burada 'bilmeyenler' sözüne, Allah'ın Şeriat'ına aykırı davranan herkes girer. 'Hevaları' kavramı içerisine de, müşriklerin işledikleri amellerin hepsi girer, ki bu davranışları onların dinlerinin gereğidir."
  2. "Eğer sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, bil ki sen de zalimlerdensin," (el-Bakara: 145) Ehl-i Sünnet müfessirlerinin icmaı vardır ki; "Bu ayet-i kerimede onların tüm yaşantılarına muhalefetin mecburiyetine işaret vardır" demişlerdir.
  3.  "Ey iman edenler! 'Bizi gözet' demeyin, 'bize bak' deyiniz!" (el-Bakara: 104) İbn-i Kesir (R.A.), tefsirinde bu ayet hakkında şöyle diyor: Allah Azze ve Celle, bu ayetle, müminlerin, söz ve davranışlarında kafirlere benzemelerini yasaklamıştır." Çünkü Yahudiler "Raina" kelimesini Nebi (S.A.V.)'e hakaret olsun diye kullanıyorlardı. Allah Azze ve Celle de; mü'minleri bundan alıkoydu.
  4. Allah Rasulu (S.A.V.); "Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır" buyuruyor (Ebu Davud). Hadis-i Şerifte, Müslüman olmayanlara benzeyenleri şiddetle kınama vardır. Kim de takva ehli ve salih insanlara benzerse, o da onlardandır. Allah korusun, kim de Yahudi ve Hıristiyanlara benzerse, o da onlardandır. İbn-i Kesir (R.A.), tefsirinde bu hadisi şöyle açıklıyor: "Bu ayette (Bakara 104. ayet) kafirlere sözlerinde, davranışlarında, bayram ve ibadetlerinde, vb. işlerinde, (Müslümanlar için meşru olmadığı halde) uyanlar için şiddetli bir tehdit ve acı bir azapla cezalandırma uyarısı vardır."
  5. Allah Rasulu (S.A.V.); "Bizden gayrisinin sünnetiyle amel eden bizden değildir" (Sahihu'1-Cami: 5439) buyurmaktadır. Yine şöyle buyuruyor: "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir. Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyin. Yahudilerin selamı parmaklarla, Hıristiyanların selamı avuç içiyledir." (Sahihu'l-Cami: 5434) Allahu Ekber! Benzemenin hükmü bile böyle olunca, tıpatıp kafirleri izleyen, onların âdetlerine sıkı sıkıya bağlı olan, Müslümanları küçümseyip onlardan uzak duranların hükmü nedir acaba? Kim Allah Rasulü (S.A.V.)'in Sünnet'ini terkeder ve bunu başka bir sünnet/alışkanlık/adet ile değiştirirse, İslam'a bağlı olduğunu söyleyip Müslümanların isimleriyle anılsa bile, İslam üzere değildir.
  6. Allahü Teala kafirlere geleneklerinde uymayan mü'minleri şöyle över: "Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan:72) Müfessirlerin çoğu bu ayette geçen "zûr" kelimesini, "müşriklerin bayramı" olarak açıklamışlardır.
  7. Allah Rasulu (S.A.S.) Medine'ye geldiğinde, onların oynayıp eğlendikleri iki günlerinin olduğunu öğrendi. "Bu günler nedir?" diye sordu. Dediler ki; "Cahiliyyede bu iki günde oynardık." Allah Rasulu (S.A.S.) şöyle buyurdu: "Allah bundan daha hayırlı olanı size verdi: Kurban Bayramı ve Fıtr Bayramı." (Ebu Davud-Sahih)
  8. Birisi "Bavane" adlı bir yerde deve kesmek için adakda bulunmuştu. Allah Rasulu (S.A.S.) "Orada daha önce cahiliyye insanı kendisine tapılan putlardan bir put' bulunduruyor muydu?" diye sordu. Dediler ki "Hayır, bulundurmuyordu." Rasulullah sordu: "Peki orada daha önce kafirlerin bayramlarından bir bayram kutlanıyor muydu?" Yine "Hayır" dediler. O zaman Rasulullah (S.A.S.) adama: "Nezrini (adak) yerine getir. Ne Allah'a isyanda ve ne de insanın sahip olmadığı şeylerde yapılan nezre sadakat yoktur" dedi." (EbuDavud)Bu hadisten anlaşıldığına göre, kafirlerin sadece bayram yerlerinde işlenen bir amel bile Allah'a isyan sayılmaktadır. Zira bu, Allah Teala'ya isyan edilen yerleri meşru görmekdir.
Ömer İbnu'l Hattab (R.A.) der ki; "Allah'ın düşmanlarının bayramlarından sakınınız! (Beyhakî, Sünenü'l-Kübra)
 
İman, şike ve şakaya gelmez. Benzediklerinizle haşre hazırsanız, buyurun, yılbaşı sizin..
 
Kaynak: Tevhid Risaleleri
26 Aralık 2011 Pazartesi

MiLLi PiYANGO, ŞANS OYUNLARI VE KUMAR ?!!

Comments

Spor-Toto ve Millî Piyango kumara girer. Bunlardan alınan meblâğlar da kumardan gasb edilen meblâğlar gibidirler. Kumarda da kimse yeni birşey imal edemez, sadece ortaya konmuş belli parayı iştirakçilerden birine, birkaçına verirler, geriye kalanlara pişmanlık ve üzüntüden başka birşey düşmez. Bu tutumu kumardan çıkarıp da normal bir kazanç şekli olarak görsek, bir memleket halkının tümünü de böyle bir alışkanlığın içine girmiş şekilde tasavvur etsek, ülkeye hiçbir yeni şey kazandırılmış olunmaz. Sadece belli miktar para sık sık el değiştirir, kum saati gibi aynı para iştirakçilerden rastgelene mal olup gider. Ne bir faydalı şey imal edilir, ne de bir iktisadî yenilik bahismevzu olur.
 
 
Spor helâl, kumar ise haramdır.
 
Spordan elde edilen paranın helâl olup olmamasında ölçü şudur:
 
  1. Taraflar ortaya hiçbir şey koymazlar. Ancak üçüncü şahıs koyar, kazanan tarafa verir. Bunda kumar yoktur. Çünkü taraflar birşey koymamakta, dağıtılan meblâğı kendileri temin etmemekteler.
  2. Taraflardan biri ortaya birşey kor, (sen kazanırsan senin olsun, ben kazanırsam senden bir isteğim yoktur) der.Bu da câizdir. Çünkü bunda da kumara teşvik yoktur.
  3. Taraflar ortaya para, yahut mal koyar, (kim kazanırsa o alacak) derlerse bu tam bir kumar olur, meşrûluk arz etmez.
 
Toto ve Millî Piyango'da taraflar ortaya para koymakta, koydukları parayı kazananlara kaptırmakta, kendilerine ise pişmanlık ve üzüntü kalmaktadır.
25 Aralık 2011 Pazar

RÜYA VE GELECEK

Comments

Rüya ve Gelecekten Haberler

Hemen herkes, her gece rü'ya görür. Bu rüyaların bir kısmı, karmakarışık şeylerdir. Bir kısmı, günlük olayların rüyaya yansımasıdır. Bir kısmı da, daha önceden hiç düşünülmeyen, hayal edilmeyen şeylerin görülmesidir. Gördüğümüz rüyaları kaynakları bakımından üç grubta toplayabiliriz:

1. Rahmanî
2. Nefsanî
3. Şeytanî


Bunlardan nefsanî rüya, ya geçmişe dair hatıraların, veya kişinin arzu ettiği şeylerin görülmesidir. Şeytanî rü'ya, şeytanın telkîniyle görülen rüyalardır. Rahmanî rüya ise, ya doğrudan doğruya Allah tarafından veya melek vasıtasıyla kalbe yansıyan ve gaybî manaları taşıyan rüyalardır. Bizim asıl olarak üzerinde duracağımız, Rahmanî rüyalar kısmı olacaktır. Rü'yanın bu kısmına "sadık rüya" veya "salih rüya" da denilmektedir.

Konunun örneklerine geçmezden önce, bir meseleyi kısaca ele almakta fayda görüyoruz. Şöyle ki: Freud'un temsil ettiği "Psikanaliz okulu" rüyaları değerlendirirken "Rahmanî rü'ya" kısmını, nazar-ı dikkate almamaktadır. Bu görüşün temsilcisi olan Freud'a göre, “rüyalar içimizden ve dışımızdan gelen etkilerden şekillenir. Hayal, bu etkileri biçimlendirilir. Rüyalarımızda önceden yaşadığımız olayların izleri vardır. Çocuğun arzu edip de ulaşamadığı şeyleri gece rüyasında görmesi gibi, her insan rüyasında, tatmin olmamış isteklerini elde ettiğini görür. Dînî inançlar veya kültürel baskı sebebiyle şuur altına itilmiş istekler, rüyada su yüzüne çıkar. Görülen rüyalar, özellikle cinsî temayüllerin sembolik bir tezahürü durumundadır.

Her türlü rüyada bir cinsî temayül izi görmeye çalışmak, bütün rüyaları, sadece iç ve dış çevrenin tesirinde meydana geliyor sanmak, İslamî bir bakışla bakıldığında hiç de kabul edilir bir görüş değildir. Rüyaları şuuraltıyla izah etmek bazı rüyalar için doğru olabilir. Fakat genelleme yaparak her rüyayı bununla izaha kalkmak doğru değildir. 

Öyle rüyalar vardır ki, bunlar şuuraltından yansıyan birer görüntü olmayıp gaybdan kalp gözüne akseden parıltılardır.

Dolayısıyla, psikanaliz okulunun rüyalara bakış açısı, ancak bazı rüyaları açıklayabilir, yoksa bütün rüyaları değil. Hemen her insan çok nadir de olsa, "Rahmanî rüya" dediğimiz gaybî mesajlar ve sırlar taşıyan rüya çeşidine muhatab olmuş ve olmaktadır. Rüyada görülüp diğer gün, hatta yıllar sonra aynen çıkan rüyalar hiç de az değildir. Bu şekilde gaybî mesaj taşıyan rüyalar, levh-i mahfuzda yazılı olan şeylerin kalb aynasına yansımasıyla meydana gelir. Uyku halinde insanın duyguları istirahat halinde olmakla beraber, hayal uyanıkken olduğu gibi, yine faal durumdadır. Bundan dolayı levh’i mahfuz'dan kalbe yansıyan şeyler, hayalin giydirdiği bir suret ve temsille hatırda kalır. Kişi uyandığı zaman, hayalin giydirdiği bu suret ve temsilleri hatırlar.

Rüyay-ı sadıkanın bir yönü, kişiye teselli vermeye, ona gaybî müjdeler getirmeye bakar. Hz. Peygamber, bu tür rüyadan "mübeşşirat" olarak bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur: 

"Risalet ve nübüvvet bitti. Benden sonra ne bir nebî gelecektir, ne de rasul... Lâkin "mübeşşirat" vardır. Sahabe "Mübeşşirat nedir Ya Resulallah" diye sorar. Hz. Peygamber "Müslüman kişinin gördüğü rüya" der. O, nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür." (Tirmizi, Rüya, 2)


Rasulullah'a vahyin sadık rüyalar şeklinde başlaması, üstteki hadisi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Hz. Aişe'nin haber verdiği gibi, vahyin başlangıcında Resulullahın gördüğü rüyalar, sabahın aydınlığı gibi açık ve nettir. (Buhari, Bed'ü'l vahy, 3).

Peygamber efendimizin annesi Hz. Amine, vefatına yakın oğluna şunları söyler: 
Yavrum, rüyamda bana bildirilenler doğru ise, Sen insanlığı kurtaracak kişi olacaksın.”


Kur'an-ı Kerîm'de, özellikle Yusuf suresinde rüyadan çokça bahsedilir. Bu surede bahsedilen ilk rüya Hz. Yusuf'un çocukluğunda gördüğü bir rüyadır. Hz. Yusuf, bu rüyasında onbir yıldızı, güneş ve ayı kendisine secde ederlerken görür. Rüyayı babasına anlatır. Bunun üzerine babası der ki:
"Rabbin seni böylece seçkin kılacak. Sana ‘ehadisin tevilini’ öğretecek ve bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yakup oğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbin Alim'dir, Hakim'dir." (Yusuf, 6).


Hz. Yusuf'a öğretilen "ehadisin te'vîli", bir yönüyle "rüya tabiri" şeklinde açıklanmaktadır. "İlâhî vahy ve işaretin inceliklerini anlamak"; "meydana gelen olaylardan bunların neticelerini hissetmek" şeklinde de değerlendirilmektedir.

Bu rüya uzun yıllar sonra gerçekleşir. Hz. Yusuf, uzun maceralardan sonra Mısır Maliye bakanı olur. Anne- babasını, kardeşlerini Mısır'a getirir. Onlar, Hz. Yusuf'un manevî büyüklüğü ve maddî saltanatı karşısında saygı ile eğilirler. O zaman Hz. Yusuf, babasına yıllarca önce gördüğü rüyayı hatırlatıp şöyle der: 


"Ey babacığım. İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın te'vîli. Rabbim onu gerçek kıldı." (Yusuf, 100).

Görüldüğü gibi, Hz. Yusuf rüyasında anne- baba ve kardeşlerini sembollerle görmüştür. On bir yıldız kardeşlerini, güneş ve ay ise, anne- babasını temsil etmektedir. Onların secde etmeleri, Hz. Yusuf'un maddî- manevî büyüklüğünü göstermektedir.

Hz. Yakub, Yusuf'un rüyasındaki sembollerin dilini çözmüş, o rüyadaki gaybî mesajı yakalamıştır.

Yusuf suresinde zikredilen ikinci rüya, zindandaki iki kişinin rüyasıdır. Bunlardan biri üzüm sıktığını, diğeri de başının üstündeki ekmekten, kuşların yediğini görür. Bir iftira neticesi zindanda bulunan Hz. Yusuf'tan, rüyalarının tabirini isterler. Hz. Yusuf, bunlara önce tevhîd hakîkatını anlatır. Ardından, üzüm sıkanın eski görevine döneceğini, diğerinin de asılacağını haber verir. (Yusuf, 36-41). 

Bu suredeki son rüya ise, Mısır hükümdarının rüyasıdır. Hükümdar rüyasında yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini görür. Ayrıca yedi tane ve yeşil ve kuru başak müşahede eder. Rüyasını etrafındakilere anlatır. Onlar yorum yapamadıklarından "anlamsız rüyalar demeti" olarak nitelerler.

Bu rüyayı duyan zindandan kurtulan şahıs Hz. Yusuf'un rüya tabirciliğini hükümdara söyleyince rüyayı tabir ettirmesi için zindana gönderilir. Hz. Yusuf, "Bollukla geçen yedi yıldan sonra yedi yıl sürecek kıtlık yıllarının geleceğini" haber verir. (Yusuf, 43-49). Hz. Yusuf'un bu tabiri, masumiyetinin anlaşılıp Mısır maliye bakanı olmasına vesile olmuştur. Rü'ya, tabir ettiği şekliyle gerçekleşir.

Hükümdarın bu rüyasından, memleketin geleceğini düşünen kimselere rüyalarında, o konuda mesajlar geleceği manası kendini hissettirmektedir.

Kur'an'da Hz. Peygamber'in birkaç rüyasına da yer verilmiştir. Bunlardan birisi, Hz. Peygamber'in Bedir savaşı öncesi gördüğü rüyadır. Resullullah rüyasında, müşriklerin az olduğunu görmüş ve bunu ashabına müjdelemişti. Ayet, bunu şöyle hikâye eder:


"O zaman Allah sana rüyanda düşmanlarınızı az göstermişti. Eğer çok gösterseydi korkar ve cihada çıkıp çıkmama hususunda ihtilafa düşerdiniz. Fakat Allah, sizi korkudan ve ihtilaftan kurtarıp selâmete erdirdi. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilendir." (Enfal, 43).


Düşman sayıca çok olduğu halde Hz. Peygambere rüyada az gösterilmiştir. Bu, mü'minlerin cesaretle, emin bir şekilde savaşa katılmalarını sağlamıştır. Bir cihetten bakıldığında ise, onların sayıca az gösterilmeleri, manen kuvvetsiz ve desteksiz olmalarını temsîl etmektedir. Evet, sayıca çok idiler, ama kuru bir kalabalıktan ibarettiler. Kıymetli değer ölçülerine, yüce ideallere sahip değillerdi. Bu yönden bakıldığında, Hz. Peygambere onların gerçek durumunun gösterildiği anlaşılacaktır.

Hz. Peygamberin Kur'an'da temas edilen bir başka rüyası Müslümanların Mekke'ye girişiyle ilgilidir. Hz. Peygamber Hudeybiye barışının olduğu sene, Mekke'ye girdiklerini, Beyt'i tavaf ettiklerini görmüş, bunu ashabına haber vermiştir. Bunun o sene olacağını sanan ashab, Hudeybiye barışıyla mahzun bir şekilde dönerlerken nazil olan Fetih Suresi onların gönüllerine su serpmiş, kederlerini gidermiştir. Surenin rüya ile ilgili bölümü şöyle demektedir: 
And olsun ki Allah, Resulünün rüyasını doğru kıldı. Allah'ın dilemesiyle siz emniyet içinde, başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 27).

Bu rüya, bir sene sonra umre şeklinde, iki sene sonra da Mekke'nin fethi şeklinde gerçekleşmiştir.

Kur'an'da zikredilen bu ibretli rüyalar gaybdan birer haber veya kudsî bir teselli, bir müjde manası taşımakta veya yol göstermektedirler. Zindandaki iki adamın rüyaları ve Mısır hükümdarının rüyası, Peygamberlerden başkasında da, gaybî mesaj yüklü rüyaların olacağını göstermektedir. 

Asrımız müfessirlerinden Seyyid Kutub Amerikada iken gördüğü bir rüyasında yeğeninin gözünde kan olduğunu görür. Mektupla yeğeninin durumunu sorduğunda, gözünde iç kanama olduğu ve tedavî gördüğünü öğrenir. Çıplak gözle görülmeyen iç kanama kıtalar ötesindeki amcasına rüyada gösterilmiştir. (Kutub, IV, 197)

Tarihte meşhur olmuş nice rüyalar vardır. Bunlardan birini naklediyoruz: 

"Amerikan Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln, rüyasında tiyatro seyrederken öldürüldüğünü görür. Rüyasını dostlarına anlatır. Diğer gün tiyatroda iken, temsîlin heyecanlı bir sahnesinde reisin bulunduğu yere giren birisi, silâhını onun başına boşaltır, öldürür. (14 Nisan 1865) 

Rüya tabiri

Tabir ifadesi “ubur” kökünden gelir. Bu ise, nehri bir kıyıdan diğer kıyıya geçmek anlamına delalet eder. O zaman "rü'ya tabiri" ifadesi, rüyanın zahirinden batınına geçişi bildirir. Yani, "âlem-i misaldeki görüntülerin manalarını, âlem-i şehadete geçirmek" demektir.

Rüyanın tabirini bilmeyenler zahirin kıyısında beklemeye mahkûmdurlar. Trafik işaretleri, bilene bir şeyler söylerken, bilmeyenlerce birtakım şekillerden ibaret kalır. Onun gibi, rüyadaki sembol ve işaretler de âlem-i misâle ait harf ve kelimeler durumundadır. O dili bilenlerce tercüme edilmeleri gerekmektedir. Rüyaların sembolik dilini bilmek, gaybî birtakım sırları yakalayabilmeyi sağlayacaktır. 

İmam-ı Azam rüyasında peygamber efendimizin kabrine girip O'nun kemiklerini bir araya getirdiğini görür. Heyecan içinde uyanır, "acaba ben peygamber efendimize karşı bir su-i edepte mi bulundum?" diye düşünür. Uzun süre rüyayı kimseye anlatmaz.

Sonunda dayanamayıp meşhur rüya tabircisi İbn-i Sirin'e gider. İbn-i Sirin rüyayı dinleyince "efendim, zatınızı tebrik ederim, çok güzel bir rüya görmüşsünüz. Siz, Resululah'ın sünnetini bir araya getireceksiniz" der. Gerçekten de İmam-ı Azam ilk mezhep imamı olarak tarihe geçer.

Birgün birisi İbn-i Sirin'e gelip "rüyamda incir yediğimi gördüm, acaba tabiri nedir?" diye sorar. İbn-i Sirin, "incir bir meyvedir, nimete mazhar olacağınıza işaret eder" der.

Aylar sonra bir başkası gelir, rüyasında incir yediğini, bunun ne anlama geldiğini sorar. İbn-i Sirin,"aman dikkat et, bugünlerde dayak yiyebilirsin" der.

İbn-i Sirinin çevresindeki talebeleri, adam ayrıldıktan sonra "efendim, aylar önce bir başkası gelmişti, aynı rüyayı o zaman nimete mazhar olmak şeklinde yorumlamıştınız. Bu farklılığın sebebi nedir?" diye sorarlar. İbn-i Sirin gülerek cevap verir: 

Birinci adam rüyayı gördüğünde yaz mevsimiydi. İncir ağaçlarında meyve vardı. Ama ikinci adam rüyayı kışın gördü. Kışın incir ağaçlarında kuru dallar kaldı. Bu da ancak dayakta kullanılır."

Hadis kitaplarında "Kitabü'r Rüya" bölümleri vardır. Bu bölümlerde peygamber efendimizin rüya tabirlerine yer verilir. Peygamber efendimiz sabah namazından sonra cemaatiyle sohbet eder, bu sohbet esnasında hem kendi gördüğü rüyalardan anlatır, hem de sahabenin rüyalarını tabir ederdi. Nümune olarak bazılarını zikrediyoruz:

Bir defasında peygamberimiz şöyle der: "Rüyamda bana süt ikram edildi. Doyuncaya kadar içtim, geriye kalanı da Ömer'e verdim."

Sahabe,"tabiri nedir ya Resulallah?" dediler. Peygamberimiz "ilim" buyurdular.

Bir keresinde peygamberimiz rüyasında çirkin, saçı başı dağınık bir kadın gördüğünü, bu kadının Medine'den çıkıp Yahudilerin falan beldesine doğru gittiğini söyler. Tabirini de şöyle yapar: "Medine’de görülen salgın hastalık bitecek, aynı hastalık yakında Yahudilerin falan beldesinde zuhur edecek."

Sahabenin biri sorar: "Ya Resulallah, rüyamda başımın benden ayrı bir şekilde önümde gittiğini gördüm, acaba ne demektir?" Peygamberimiz şöyle cevap verir: "Şeytan seninle dalga geçmiş, bunu sakın başkalarına anlatma!"

Peygamber efendimiz, zaman zaman isimlerden de yola çıkarak rüya tabir ederdi. Bir rüyasını şöyle anlatır:

"Ukbe bin Rafi'nin evinde "tabe" denilen hurmadan ikram edildi." Sahabe, "ya resulallah, tabiri nedir?" diye sorunca şöyle yorumladı:

"Dünyada rif'at (yükseklik) bizim olacak. Ukba’da (ahiretde) şan u şeref bizim olacak. Artık işimiz yoluna girdi."

Peygamber efendimiz bu rüyayı tabirde isimleri kullanmıştır. "Artık işimiz yoluna girdi" şeklindeki ifade hadis metninde "tabe emruna" şeklinde geçer. Peygamberimiz burada hurmanın isminden yola çıkarak bu manayı bildirmiştir.

Mesela birisi rüyasında Metin isimli bir dostunu görse ve ona "Tevfik Abiyi göremiyorum. Acaba nerede?" diye sorsa, Metin ona "haberin yok mu? Tevfik Abi öldü" dese, böyle bir rüyada isimlerden yola çıkarak bazı anlamlar çıkarılabilir. Muhtemelen, rüyayı gören şahıs önemli bir meselede muvaffak olamayacaktır. Ama bu başarısızlık onu ümitsizliğe sevk etmemeli, metin olmalıdır. Aynı şahıs bir başka gün rüyasında Tevfik Abi'nin kapısını çalsa ve Tevfik Abi kapıyı açsa, artık o kişi için başarı kapısı açılmıştır, muvaffak olacaktır.

İnsan, rüyasında İsmet isimli iyi bir dostunun uçurumdan düşüp öldüğünü görse, bir takım günahlara girdiğine veya gireceğine bir mesaj olarak bunu algılayabilir. Bir başka sefer İsmeti hayatta görse, o günahların menfi hallerinden kurtulduğuna bir alamet şeklinde yorumlayabilir.

Rüyalarda kullanılan dil semboliktir. Bu semboller kişiden kişiye farklılık arzedebilir. Adeta her bir insan, kendi rüya alfabesini oluşturur, bunlarla rüya görür. Mesela, müslüman birinin rüyada köpek veya domuz görmesiyle, hristiyan birinin aynı şeyleri görmesi aynı anlamları taşımayabilir. Çünkü köpek ve domuz Müslümana göre necistir, hristiyana göre ise sevimlidir.

Rüyada bize hırlayan bir köpek gördüğümüzde, bu bize sataşacak birine işaret edebilir veya en azından kendi nefsimizi sembolize eder.

Çünkü insanın nefsi hiç de rahat durmaz, onu günahlara sevk etmek ister. Rüyada bir merkebin peşinde gittiğini gören biri "acaba nefsin gayr-ı meşru arzularının peşinden mi gidiyorum?” diye kendini bir kontrol etmelidir. Rüyasında beyaz bir kuşun başı üzerinde uçtuğunu gören biri, o günlerde sıra dışı bazı imkânlara kavuşabilir, kısmeti açılabilir.

Rüyasında treni kaçırdığını gören biri, bir fırsatı kaçırdığının alametini görmüştür. Böyle bir rüyayı treni bilen ve onu göz göre göre kaçırmanın ızdırabını yaşayan biri görebilir. Yoksa ömründe hiç tren görmemiş biri, asla bu tür bir rüya göremez. Fırsatı kaçırma manası, onun âleminde kendi bildiği bir tarzda yansır. 


Rüya ile amel edilir mi?

Kişinin gördüğü sadık rüya, yol gösterici, yönlendirici, bazan da teselli edici olmakla beraber, rüya bilgi vasıtalarından biri olarak kabul edilmez. Çünkü insan, rüyasının sadık olduğunu çoğu kere ancak o rüya gerçekleştiğinde bilebilir. Nitekim görünüşte güzel nice rüyalar vardır ki, o kişinin hayatı boyunca gerçekleşmemekte ve nefsin bir arzu ve temmenîsinin rüyaya yansımasından ibaret kalmaktadır.

Kur'an-ı Kerimde Hz. İbrahim'in rüyasına yer verilir. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini görür. Bunu oğluna anlattığında, oğlu tam bir teslimiyetle, "Babacığım, sana emredileni yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" der. (Saffat, 102-107). Hz. İbrahim buna teşebbüs eder. Ama İlâhî irâde, İsmail'in kurban edilmesi değil, baba- oğulun imtihan edilmeleri olduğundan, Hz. İbrahim semadan gelen bir koç hediyesiyle taltîf edilir, İsmail yerine onu keser.

Burada şu noktayı unutmamak gerekir: 


"Peygamberlerin rüyası vahiydir" (Buhari, Vudu, 5).


Onun için şeytan onların rüyasına müdahalede edip telkînde bulunamaz. Fakat diğer insanlar için böyle bir teminat söz konusu olmadığından, meselâ birisi rüyasında oğlunu kurban ettiğini görse, bu rüyayla amel edemez. Etse, evlâd katili olur.

Bir de, görülen rüya başkasını bağlayıcı bir hüküm getirmez. Meselâ, birisi "Ben rüyamda gördüm. Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" dese, bu rüya başkası için delîl sayılmaz. Zira ard niyetli kişilerce kötüye kullanıma sebep olabilir. Dolayısıyla “Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" denilen kimse “ben de aynı rüyayı görünce, denilenleri yaparım” deme hakkına sahiptir. 

İmam-ı Rabbani'nin de dikkat çektiği gibi, “rüyalara itibar etmek ve onlara dayanmak doğru değildir.” (Mektubat, 32. Mektub)

AN ISLAMIC THANKSGIVING

Comments

Then do ye remember Me; I will remember you. Be grateful to Me and reject not Faith. (Quran 2:152)

And remember! Your Lord caused to be declared (publicly): "If ye are grateful, I will add more (favors) unto you; but if ye show ingratitude, truly My punishment is terrible indeed." (Quran 14:7)

We bestowed Wisdom on Luqman: "Show (thy) gratitude to Allah." Any who is (so) grateful does so to the profit of his own soul; but if any is ungrateful, verily Allah is free of all wants, worthy of all praise. (Quran 31:12)

The National Day of Thanksgiving in America is a beautiful holiday. It contains a good spirit and noble message. It is not a holiday of any particular religion. It is not a Christian or Jewish holiday but it has many deeply religious and spiritual meanings. America at thanksgiving is America at its best. It is unfortunate that like many other moral and spiritual things this holiday is also turned nowadays into too much indulgence and commercialism. It is important that we remember and remind others about the spirit of thanksgiving.

The Quranic word for thanks is "shukr." It is mentioned in the Quran many times. It is the quality of human beings and it is also the quality of Allah. According to scholars Shukr means: "It is the consideration of the favor and its acknowledgment. Shukr from the human means the recognition of the favor. Shukr from Allah means the reward and appreciation."

Shukr is a very important principle in Islam. It is a quality of the believers and it is a source of all goodness. Shukr is used in the Quran sometimes as equivalent to faith. The faithful are thankful people and the unfaithful are ungrateful people. Allah has described His Prophets and Messengers among those who were thankful people. Prophet Noah was a grateful servant of Allah (Quran 17:3). Prophet Abraham used to thank Allah for His many blessings (Quran 16:121). Prophet David and his family were told to be grateful to Allah (Quran 34:13). Allah told His Prophet Muhammad: Nay, but worship Allah, and be of those who give thanks. (Quran 39:66)

Allah also promised:  Nor can a soul die except by Allah's leave, the term being fixed as by writing. If any do desire a reward in this life, We shall give it to him; and if any do desire a reward in the Hereafter, We shall give it to him. And swiftly shall We reward those that who are thankful. (Quran 3:145)

In Islam thanksgiving is not only a particular religious act or service; it is the whole life. The whole life should be lived in obedience to our Ultimate Benefactor, Allah . God has been good to us and so in our thankfulness we should worship Him, obey His commands and orders. Our daily prayers, our fasting during Ramadan, our Zakat and Hajj are all our acts of thanksgiving. We should do them not only as duties that must be performed but as our gratitude to our Lord and Creator.
Furthermore we should remind ourselves that we are constantly under Allah's favors and blessings.

There are many special prayers that the Prophet taught us to keep us on the path of gratitude and thankfulness.

When we eat, he told us that we should say: When the Prophet  used to eat or drink, he used to say, "Thanks be to Allah Who gave us food and drink and made us Muslims." (Al-Tirmidhi 3379)

Whenever the Prophet  put on any new dress, he would say its name 'Amamah or shirt or shawl, then he would say, "O Allah, Thanks be to You, You gave me this to wear. I ask You to give me the good of this dress and the good for which it is made and I ask You to protect me from the evil of this dress and from the evil of that for which it is made." (Al-Tirmidhi 1689)

When the Prophet  used to mount his camel going on a journey he used to say Allah Akbar (God is the greatest) three times and then he would say, "Glory to Him Who has subjected these to our (use), for we could never have accomplished this (by ourselves). And to our Lord, surely, must we turn back!" (Quran 43:13) O Allah, we ask you this journey righteousness and piety and the deeds that are pleasing to you. O Allah, make this journey easy for us and shorten its distance. O Allah, You are the Companion in journey and You are the Guardian for the family (left behind). O Allah, We ask you to protect us from the exhaustion of journey, from bad scenes and from bad return to our property and family." When he used to return he used to say, "Returning, repenting, worshiping and praising our Lord." (Muslim 2392)

Islam does not only teach us to thank Allah, but we are also told to thank our parents, our spouses, our friends, neighbors and all those who do any good to us. The Prophet  said: "Those who do not thank people, they do not thank Allah." (Al-Tirmidhi 1878)

Dr. Muzammil H. Siddiqi, vice chair of the Fiqh Council of North America and member of ISNA Shura Council, is director of The Islamic Society of Orange County, Garden Grove, California. He is an adjunct professor of Islamic Studies and Comparative Religion at California State, Fullerton and Chapman universities.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !