-->
Hot!

Other News

More news for your entertainment
İSLAMİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAMİYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ZALİMLER VE TAKİPÇİLERİ


  • Kul olmayı kâfi görmeyen zalimleşir. İslam tarihi sayfaları kul olmayı kâfi görmeyen haddi aşmışların ibretlik hikayeleriyle doludur. Mancınıklarla Kâbe’yi hedef alıp yıkanlar, yüzlerce hacıyı katledip Zemzem kuyusuna atanlar, şehirleri zaptedip masum insanların kafataslarıyla kuleler yapanlar, bâtınîler örneğinde olduğu gibi insanları özel psikolojik tekniklerle robotlaştırıp bu zavallı kölelere istediklerini yaptıranlar ve suikastleriyle İslam âlemini asırlar boyunca kana bulayanlar...

Hz. Ömer aktarıyor, Rasûlullah (sav) şöyle dedi: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi beni aşırı şekilde övmeyin. Ben sadece Allah’ın bir kuluyum. Bana Allah’ın kulu ve Resulü deyin” (Buhârî, Enbiyâ: 48)

DARBE YAHUT DİN İSTİSMARI



  • Sorunlu din algısına sahip olan gruplar, tarih boyunca Hz. Peygamber’in hayatını, ashabı, önemli tarihî şahsiyetleri ve dinî nasları istismar etmekte bir beis görmemişlerdir. Bu çerçevede ayet ve hadislerin kişilere işaret ettiğinin ifade edilmesi, metinlerin bağlamından koparılması, grup liderinin Hz. Peygamber’le, bağlılarının ise ashabla kıyaslanması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

TOPLUMSAL HUZUR



İslâm kardeşliği; bütün mü’minleri gönlün muhabbet iklîmine alabilmek, kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmek, zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedâkârlıkta bulunabilmekle gerçekleşir. Zira âyet-i kerîmelerde, bu husustaki emirler çok açıktır:
“…O hâlde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, (mü’min kardeşleriniz ile) aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin.” (el-Enfâl, 1)
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” (Âl-i İmrân, 103)
Bu sâyededir ki mü’minler; asırlarca ırk, kavmiyet ve mezhep gibi farklılıklarına rağmen dâimâ birlik ve beraberlik içinde yaşamışlardır. Bu kardeşlik, fertlerin ve toplumların en büyük huzur, sürûr vesaâdet kaynağı olmuştur. Bu huzuru kaybetmek ise, ferdî ve ictimâî kayıpların en hazinidir.

NASIL ARKADAŞ ?




Ebu Musa el-Eş’ari’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!” (Müslim, Birr, 146)
  • Hz. Peygamber’in iyi arkadaş ve kötü arkadaşla ilgili yaptığı bu benzetme, arkadaş seçiminde dikkatli olunması gerektiğine dair bir başka tavsiyesi olan “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin” hadisinin daha somut ve akılda kalıcı ifadesidir.

HOR GÖRMENİN KÜÇÜKLÜĞÜ



عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

"Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” (Müslim, Birr 32; Ebû Davud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18)

BORSA HAKKINDA iSLAM'IN YAKLAŞIMI



Borsa, sanayi devriminden sonra Avrupa’da ortaya çıkmış ve şekil olarak bize batıdan gelmiş bir açık pazar/açık artırma uygulamasıdır. Herkesin malını getirip satışa arz ettiği ve insanların da gelip alacağı malları aldığı bir açık pazar. Başta para ve mal ile yapılan alışveriş zamanla işin büyümesi, aracıların artması ve aynı zamanda teknolojinin de gelişmesiyle tamamen dijital ortama taşınmış ve ilk çıkış şeklinden epeyce uzaklaşmıştır. Değişimin neticesinde paranın ve malın yerini onları temsilen hisse senedi almış ve günümüzde bütün işlemler dijital ortamda yapılır hale gelmiştir. Bugün öyle hale gelmiştir ki, borsa, bir ülkenin geniş dairede ekonomisini gösteren bir ölçü olarak görüldüğü gibi aynı zamanda enflasyonun, ekonomik ilerlemenin ve kalkınmanın da bir göstergesi olarak kabul edilmiştir.

BERAT'TA ALLAH'A KOŞMAK



Âlimlerin çoğuna göre bu kandil, Kadir Gecesi'nden sonraki en faziletli gecedir. Bu gecenin ismi 'beraet' olsa da, halk arasında kısaltılarak 'berat' olarak anılır. 

Peki, bu gecenin özelliği nedir? Berat Kandili, ramazandan önceki ay olan 'şaban' ayının on beşinci gecesine denk gelir. Hz. Peygamber bu geceyi şu önemli hadisiyle duyurur: 

"Şaban ayının ortasında gece ibadet ediniz, gündüzde oruç tutunuz. Yüce Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına tecelli eder -rahmetiyle yansır-. Ve tan yeri ağarıncaya kadar: Yok mu benden af dileyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen onu rızıklandırayım. Yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim. Yok mu şunu isteyen, bunu isteyen vereyim." Diye buyurur. (İbn Mace, İkame, 191) 

2012 FiTRE MiKTARI



Din İşleri Yüksek Kurulu, fitre miktarını asgari 8,50 lira olarak belirledi. Kurul, ancak herkesin kendi hayat standartlarına göre asgari günlük gıda harcamalarına denk düşecek bir meblağ vermesini tavsiye etti.

Açıklamada bu miktarın 'asgari miktar' olduğu, fitrede verilecek meblağ konusunda bir üst sınırın olmadığı vurgulanarak, herkesin kendi hayat standartlarına göre asgari günlük gıda harcamalarına denk düşecek bir meblağı vermesi tavsiye edildi.

MEVLiD KANDiLi NEDiR, O KUTLU GECEDE NELER YAPILMALI?




Mevlid Kandili nedir, Bu gece neler yapılmalı?

Gülefendim.Com, Türkiye'nin kandilini kutluyor... Mevlid Kandili, Hz. Muhammed'in doğum gecesi aynı zamanda Hicrî Rebiul-evvel ayının onikinci gecesidir.
Klasik dönemde (Asr-ı Saadet ve Dört Halife Dönemi) kandiller yer almadığı için geçmişi pek eskiye dayanmamaktadır.

Mevlid, doğum zamanı demektir. İslam’da Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Muhammed’in doğum günü farklı mezheplerden birçok Müslüman tarafından kutlanır. Şiiler 17. günü Mevlid günü ve 17’ye dönen geceyi de Mevlid Gecesi olarak adlandırırlar. Bu iki tarih arasındaki haftayı da Vahdet Haftası ilan etmişlerdir.Kandil Geceleri İslam’ın ilk zamanlarında var olan bir adet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren mistik çevrelerde kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye’de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim’den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır.

BU GECE NELER YAPILMALI?

Bütün kandil gecelerinde olduğu gibi Mevlid Kandilindede yapılması gereken bir takım ibadetler vardır. Tövbe etme, sevap kazanma ve huzura kavuşma amacıyla yapılan ibadetler şöyle sıralanabilir;

  1. Kur’ânı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullaha olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.
  2. Peygamber Efendimiz (sas)e salât ü selâmlar getirilmeli; Onun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.
  3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.
  4. Tefekkürde bulunulmalı; Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allahın benden istekleri nelerdir gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.
  5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.
  6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.
  7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
  8. Müminlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
  9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
  10. Kişi kendine ve diğer Mümin kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
  11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
  12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.
  13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.
  14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; vaz ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.
  15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.
  16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakka niyazda bulunulmalı.
  17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.
  18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut email çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.
  19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

MEKKE'NiN FETHi - 1 OCAK 630

Bu gün Mekke fethinin yıl dönümüdür. Aradan XV. asır geçmesine rağmen İslam tarihindeki bu büyük hâdise hafızalardan silinmemiştir. Hatıralarımızda da ilel-ebed canlı kalacaktır. Sözkonusu İslami inkilabı okuyucularımızla beraber yeniden anımsama maksadıyla “Mekke Fethinin Yıl Dönümü ve Düşündürdükleri” adlı yazımızı takdim edeceğiz. Nebevi hareket metodundan bir tablo olan bu konu, umarım ki, İslami yaşantımıza ışık tutacak mahiyettedir.

İslam tarihinde özellikle de Nebevi siyer çerçevesinde geçmiş olayların analizi yapılarak değerlendirilmeye tabi tutulması, müslümanların siyasi ve sosyal yaşantılarını yönlendirmesi bakımından önem arzetmektedir. Zira geçmişteki olayların bilinmesi kadar, o olayların bizlere vermek istediği mesajları doğru algılamak ve günümüzün şartları içerisinde İslam toplumlarına doğru bir şekilde aksettirmek te o kadar önemlidir. Dolayısıyla akademik camianın ders müfredatlarında Fıkhu’s-Sire adlı dersi, siyerle ilgili olaylardaki fıkhi hükümlerinin kavranması açısından geliştirilmiş önemli bir ilim dalıdır. Bu alandaki çalışmaların yoğunlaştırılması gerekmektedir. Ne varki, tarih, siyer ve megazi yazarları, muhaddislerin, rivayetlerin naklinde gösterdikleri titizliği göstermemişler, sözkonusu rivayetlere, geçmiş olaylar nazarıyla bakıp, bunları sonraki nesillere aktarma kasdıyla toplama gayesi taşıdıkları için, tenkid süzgecinden geçirme gayretinde bulunmamışlardır. Bu nedenle siyer literatüründe yazılmış eserlere bir çok asılsız, mesnedsiz ve uydurma rivayetler girmiştir. Tıpkı, tefsir eserlerine israiliyyata dair rivayetlerin girmesi gibi…

Aslında hadisçilerin gösterdikleri titizliğe rağmen, aynı sorun bazı hadis kitaplarında da görülmektedir. Bu da İslam aleyhine çalışanların dinimizin saffetini bozmak için ne kadar çaba gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Bu gibi rivayetlerin İslam dinine ve müslümanlara verdiği zararı açıklamaya gerek yoktur sanırız. Bütün bunlara rağmen geçmiş İslam ulemasının dinimizi, girmiş olan yabancı unsurlardan arındırma gayretleri takdire şayandır.

 Günümüzde bu alana yönelik akademik çalışmalar ve geçmişimizin kültürünü İslam ümmetine kazandırmağa yönelik eserleri tahkik etme faaliyetleri sevindiricidir. Dolayısıyla gerek bu alanda ve gerekse diğer temel İslami ilimler alanında bilimsel çalışma ve araştırmaları sürdürecek, geçmiş ile günümüz arasında köprü kuran, bunun sentezini yapan, İslamî toplumların geleceğini hazırlayan, çağdaş tenkid metodlarından yararlanmasını bilen, tenkid zihniyeti açık, ama iyi niyetli ve İslam geleneğine bağlı olan dinamik akademisyen ve ilim adamlarına büyük ihtiyaç vardır. 

I. Mekke'nin Fethi


Mekke fethi olayından, ibret verici bazı derslerin değerlendirmesini yapmadan önce, gerek Mekke şehri ve gerekse gerçekleşen bu büyük fetihle ilgili kısa da olsa bazı bilgileri arzetmek yararlı olacaktır. Mekke, yeryüzünde ilk inşa edilen mescid.

olan Kabe’nin içinde bulunduğu, Resulülllah’ın doğduğu ve İslam’ı tebliğe başladığı mukaddes ve emin bir beldedir. Hicaz bölgesinde bulunan Mekke, Kur’an’da Ummu’l-Kura ve Bekke isimleriyle anılmaktadır. Nur (Hira) dağı, Sevr dağı Arafat, Müzdelife ve Mina’yı bağrında barındırmaktadır.

Yaz aylarında aşırı sıcak, kış aylarında ise mutedil bir havası vardır. Arazi yapısı taşlık ve kayalı olup, su kaynakları kısıtlıdır. 

İbrahim (a.s.); eşi Hz. Hacer ve oğlu İsmail (a.s.)’ı Cenab-ı Hakk’ın emriyle bu ıssız vadiye bırakır. O devirde Mekke’nin çevresinde hiçbir insan topluluğunun ve su kaynağının bulunmadığı bilinmektedir. Hz. Hacer ve İsmail (a.s.)’a İlahi bir ihsan olarak takdim edilen zemzem suyu, bu vadiye hayat verir.

İsmail (a.s.), Hz. Hacer’in izniyle Mekke’ye ilk yerleşen Curhumî kabilesinden bir kızla evlenir ve soyu buradan çoğalır. Allah’ın emriyle babası İbrahim (a.s.) ile İsmail (a.s.), Kabe’yi inşa eder ve inananları burayı ziyarete çağırır.

Roma, Bizans ve İranlılar, Mekke’yi ele geçirmek istemiş iseler de başarılı olamamışlardır. Kabe’yi yıkmak isteyen Ebrehe ve ordusu, Allah (c.c.) tarafından ebabil kuşlarıyla hezimete uğratılır.

Mekke şehri asıl en büyük inkilabı, Allah Resulü (s.a.v.) ve İslam’ın gelişiyle yaşamıştır. M. 622 yılında Mekke’den ayrılmak zorunda bırakılan Peygamberimiz, en güzide arkadaşı ve kayınpederi olan Hz, Ebu Bekir ile Medine’ye hicret eder.

Medine’de İslam sitesini kurduktan sonra, müşriklerle yapmış olduğu 10 yıllık hudeybiye antlaşmasını, üç yıl sonra müşriklerin sözkonusu antlaşmayı bozmaları üzerine Nebi (s.a.v.), hicretin VIII. Yılında 10.000 kişilik ordusuyla Mekke’yi hiç kan dökmeden 20 Ramazan M. 630 yılında fethederek, Kabe’yi putlardan temizler.

Akabinde bir hutbe irad buyurduktan sonra kendisine zulmeden Mekke müşriklerini affeder. Çok kısa bir zaman zarfında Mekkeliler kendi inançlarının batıl olduğunu anlayarak, müslümanların da kendilerine gösterdiği hoşgörüyle İslamı kabul ederler. Kurulduğu günden beri günümüze kadar Mekke şehri, bütün müslümanların saygı duydukları üç kutsal şehirden biridir.

II. Fethin Düşündürdükleri

XV. asır önce meydana gelen Mekke fethi hâdisesini düşünerek ibret alacağımız imani ve ameli dersler çoktur. Biz ancak okuyucularımıza bu tarihi hâdisenin düşündürdüğü ibret verici bazı önemli dersleri zikretmek istiyoruz. Belirteceğimiz hususların, imanımızı kuvvetlendirecek ve hayatımızı yönlendirecek nitelikte olduğuna inanıyoruz. Sözkonusu dersleri şöyle sıralayabiliriz :

1. ders : Mekke’nin fethi müslümanlar için çok büyük fetihlerin başlangıçı olan bir zaferdir. Böylece Allah’ın Hz. Peygamber’e vadi gerçekleşti zafer ve fetih müyesser oldu. Bunu müşahede eden insanlar, bölük bölük Allah’ın dinine girdiler: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman, insanların, Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini görürsün” (Nasr suresi, 1-2), ayetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Allah’ın yardım ve zaferi ile müminler feraha kavuştular. Böylelikle müminler izzet ve şerefe nail oldular. Fakat bütün bunlar yirmi yıl süren uzun ve meşakkatli bir mücadele, cihad ve sabır maratonundan sonra gerçekleşmiştir. Bu olay bize, dünya ve ahiret işlerimizde ihlas, samimiyet, sabır ve tahammül olmadan, mücadele verip çile çekmeden başarıya ulaşmamız, arzu ettiğimiz emellere kavuşmamız ve olgunlaşarak liyakat kesbetmemizin mümkün olmadığını öğretmektedir. Allahın yardımı, ihsan ve tevfiki ise, sözkonusu aşamadan sonra gelir. Bu hakikatı idrak edemeyen toplumlar hazırcı toplumlardır. Böyleleri, bazı emellerine ulaşsalar bile, elde ettiklerinin kıymetini bilemedikleri için varolan bu nimet veya fazilet nikmete dönüşür veya zail olup gider. Bu da Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde cari olan kanunun gereğidir.

2. ders : Mekke’nin fethi günü, Mekke müşriklerinin Peygamber (s.a.v.)’e yaptıkları eziyetlere, davetine vurmaya çalıştıkları darbeye ve sahabesini Mekke’den kovmalarına rağmen o, Mekke halkından intikam almamış, aksine, Kabe’nin yakınında Resulüllah’ın haklarında vereceği hükmü beklerken onlara şöyle seslenmiştir : “ Bu gün size ceza yoktur, Allah sizi bağışlasın” diyerek onları bağışlamıştır. Arkadaşlarına da; “sabredelim, onları cezalandırmayalım” demiştir. Bu olay, gerek kendimiz ve ailemize, gerekse kendi toplumumuza bazı haksızlıklar yapılsa bile, eğer bir maslahat sözkonusu ise, karşı tarafı affetmek ve bağışlamayı öğretmektedir. Çünkü böyle bir davranış, fazilettir ve büyüklüktür. Yabancı ülkelerde yaşayan günümüz müslümanlarının, sözkonusu ülkelerde İslamın dininin geleceği adına, müslümanların barıştan yana ve zülme karşı olduklarını göstermek için gayr-i müslümlere karşı daha uysal ve diyaloğa açık insanlar olmak durumundadırlar.

3. ders : Mekke fethi günü Allah Resulü (s.a.v.) putların yıkılmasını ve Kabe’nin onlardan temizlenmesini emretti. Kabe’nin etrafında bulunan 360 putun tamamı yıkıldı. İbrahim, İsmail ve İshak (a.s.) gibi peygamberlerin fal oku çeker şekilde gösteren resimler zağferan ile silindi. Bu resimler silinmeden Nebi (s.a.v.) Kabe’ye girmedi. İçeriye girdikten sonra önce iki direk arasında iki rekat namaz kıldı sonra da dışarıya çıkınca eliyle Haceru’l-Esvedi selamladı. Tekbir getirip, zikir ve şükürde bulunarak kabeyi tavaf etti. İhramsız idi ve başında miğferi vardı, sonra da siyah bir sarık sardı. 

Fetih hâdisesi bize, şirk ile tevhid inancının, küfür ile imanın birbirine denk olamayacağını, hak gelince batılın zail olup gideceğini bildirmektedir. Bu hâdise bazı önemli hükümler içermektedir şöyleki: 

a) Cenab-ı hak bir işte bizleri muvaffak kıldığında tıpkı Resulüllah’ın : “ Öyleyse Rabbını hamd ile tesbih et ve bağış dile, muhakkaki o tevbeleri kabul edendir” (Nasr suresi, 3) ayetine uyarak iki rekat şükür namazı kıldığı gibi, bizimde bu şekilde namaz kılmamız müstehaptır.

b) Heykel ve resimlerin bulunduğu yerde ibadet etmenin ve namaz kılmanın kerahati sözkonusu olmasıdır. Çünkü onun kabeyi suretlerden arındırdıktan sonra namaz kılması bunu göstermektedir.

c) Umre veya hac yapmaya niyetli olmayan kimselerin Mekke’ye ihramsız olarak girebileceklerinin caiz olduğu hükmü anlaşılmaktadır.

4. ders : Mekke’nin fetih hâdisesi, yapılan 10 yıllık Hudeybiye antlaşmasını müşriklerin bozması ve müslümanlara zarar vermeleri sonucu gerçekleşmiştir. Bu hâdise bize, bir müslümanın gerek başka müslümanlarla ve gerekse gayr-i müslimlerle yapacağı antlaşmalara veya akidlere sadık kalmasının gereğini ortaya koymakta, antlaşma süresince her iki tarafın mal ve can güvenliği olduğunu göstermektedir. Hadisi şerifte, “ müslümanlar şartlarının yanındadır”, ifadesince yapılan antlaşmaya bağlı kalma hükmü esastır. Ayrıca müslümanların zayıf, düşmanlarının güçlü olduğu durumlarda harb ehliyle barış antlaşmasının yapılacağı stratejik bir hükmü ortaya koymaktadır.

5. ders : Peygamber (s.a.v.) Mekke’ye girdiğinde ne kendisi ne de ashabı, mağrur ve kibirli fatihler gibi girmemiş, bilakis mütevazi bir şekilde ilahi nimete şükrederek, binek üzerinde fetih suresini okumak suretiyle girmiştir. Mekke’de kaldığı günler suresince dört civarında hutbe irad etmiştir. Sözkonusu hutbelerinde İslam dininin hükümlerini açıklamış ve Mekke’yi savaşın yasak olduğu haram bölgesi ilan etmiştir. Böylelikle Mekke şehri emin, mukaddes ve mubarek bir belde olmuştur. 

Bu olay bize bazı dini görevlerimizi hatırlatmaktadır. Şöyleki, bir başarı elde ettiğimizde, gururlanmamamız, insanlara karşı mütevazi olmamız, verilen nimetin ihsanından dolayı şükreder olmamız, çeşitli münasebetleri değerlendirip, insanlara ilahi hükümleri öğretmeyi öngörmektedir. Özellikle de yabancı ülkelerde yaşayan müslümanlara düşen en önemli görev, İslami kimliklerini koruyarak dinimizi temsil etmeleridir. Çünkü sözkonusu ülkelerde bu misyonu yerine getirmeye daha fazla ihtiyaç olduğunu unutmayalım. 

Sonuç

Sonuç olarak Kur’an’da Mekke’nin fethi: “ Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylelike Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir”, (Fetih suresi, 1-2) ayetiyle ifadelendirilerek fetih, onun mimarisi olan Allah Resulü (s.a.v)’e İlahi bir ihsan olarak sunulmuştur. 

Dolayısıyla şu gerçeği hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız; eğer bu gün, bir buçuk milyar müslüman, hac ve umre maksadıyla Mekke’yi ziyaret edebiliyorsa bunu, Kabe’yi inşa eden İbrahim ile oğlu İsmail (a.s.) ve onu, güzide ashabıyla fetheden Muhammed (s.a.v.)’e borçuludur.
Cenab-ı Hak bizleri, gönülleri fetheden kullarından eylesin…

RÜYA VE GELECEK


Rüya ve Gelecekten Haberler

Hemen herkes, her gece rü'ya görür. Bu rüyaların bir kısmı, karmakarışık şeylerdir. Bir kısmı, günlük olayların rüyaya yansımasıdır. Bir kısmı da, daha önceden hiç düşünülmeyen, hayal edilmeyen şeylerin görülmesidir. Gördüğümüz rüyaları kaynakları bakımından üç grubta toplayabiliriz:

1. Rahmanî
2. Nefsanî
3. Şeytanî


Bunlardan nefsanî rüya, ya geçmişe dair hatıraların, veya kişinin arzu ettiği şeylerin görülmesidir. Şeytanî rü'ya, şeytanın telkîniyle görülen rüyalardır. Rahmanî rüya ise, ya doğrudan doğruya Allah tarafından veya melek vasıtasıyla kalbe yansıyan ve gaybî manaları taşıyan rüyalardır. Bizim asıl olarak üzerinde duracağımız, Rahmanî rüyalar kısmı olacaktır. Rü'yanın bu kısmına "sadık rüya" veya "salih rüya" da denilmektedir.

Konunun örneklerine geçmezden önce, bir meseleyi kısaca ele almakta fayda görüyoruz. Şöyle ki: Freud'un temsil ettiği "Psikanaliz okulu" rüyaları değerlendirirken "Rahmanî rü'ya" kısmını, nazar-ı dikkate almamaktadır. Bu görüşün temsilcisi olan Freud'a göre, “rüyalar içimizden ve dışımızdan gelen etkilerden şekillenir. Hayal, bu etkileri biçimlendirilir. Rüyalarımızda önceden yaşadığımız olayların izleri vardır. Çocuğun arzu edip de ulaşamadığı şeyleri gece rüyasında görmesi gibi, her insan rüyasında, tatmin olmamış isteklerini elde ettiğini görür. Dînî inançlar veya kültürel baskı sebebiyle şuur altına itilmiş istekler, rüyada su yüzüne çıkar. Görülen rüyalar, özellikle cinsî temayüllerin sembolik bir tezahürü durumundadır.

Her türlü rüyada bir cinsî temayül izi görmeye çalışmak, bütün rüyaları, sadece iç ve dış çevrenin tesirinde meydana geliyor sanmak, İslamî bir bakışla bakıldığında hiç de kabul edilir bir görüş değildir. Rüyaları şuuraltıyla izah etmek bazı rüyalar için doğru olabilir. Fakat genelleme yaparak her rüyayı bununla izaha kalkmak doğru değildir. 

Öyle rüyalar vardır ki, bunlar şuuraltından yansıyan birer görüntü olmayıp gaybdan kalp gözüne akseden parıltılardır.

Dolayısıyla, psikanaliz okulunun rüyalara bakış açısı, ancak bazı rüyaları açıklayabilir, yoksa bütün rüyaları değil. Hemen her insan çok nadir de olsa, "Rahmanî rüya" dediğimiz gaybî mesajlar ve sırlar taşıyan rüya çeşidine muhatab olmuş ve olmaktadır. Rüyada görülüp diğer gün, hatta yıllar sonra aynen çıkan rüyalar hiç de az değildir. Bu şekilde gaybî mesaj taşıyan rüyalar, levh-i mahfuzda yazılı olan şeylerin kalb aynasına yansımasıyla meydana gelir. Uyku halinde insanın duyguları istirahat halinde olmakla beraber, hayal uyanıkken olduğu gibi, yine faal durumdadır. Bundan dolayı levh’i mahfuz'dan kalbe yansıyan şeyler, hayalin giydirdiği bir suret ve temsille hatırda kalır. Kişi uyandığı zaman, hayalin giydirdiği bu suret ve temsilleri hatırlar.

Rüyay-ı sadıkanın bir yönü, kişiye teselli vermeye, ona gaybî müjdeler getirmeye bakar. Hz. Peygamber, bu tür rüyadan "mübeşşirat" olarak bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur: 

"Risalet ve nübüvvet bitti. Benden sonra ne bir nebî gelecektir, ne de rasul... Lâkin "mübeşşirat" vardır. Sahabe "Mübeşşirat nedir Ya Resulallah" diye sorar. Hz. Peygamber "Müslüman kişinin gördüğü rüya" der. O, nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür." (Tirmizi, Rüya, 2)


Rasulullah'a vahyin sadık rüyalar şeklinde başlaması, üstteki hadisi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Hz. Aişe'nin haber verdiği gibi, vahyin başlangıcında Resulullahın gördüğü rüyalar, sabahın aydınlığı gibi açık ve nettir. (Buhari, Bed'ü'l vahy, 3).

Peygamber efendimizin annesi Hz. Amine, vefatına yakın oğluna şunları söyler: 
Yavrum, rüyamda bana bildirilenler doğru ise, Sen insanlığı kurtaracak kişi olacaksın.”


Kur'an-ı Kerîm'de, özellikle Yusuf suresinde rüyadan çokça bahsedilir. Bu surede bahsedilen ilk rüya Hz. Yusuf'un çocukluğunda gördüğü bir rüyadır. Hz. Yusuf, bu rüyasında onbir yıldızı, güneş ve ayı kendisine secde ederlerken görür. Rüyayı babasına anlatır. Bunun üzerine babası der ki:
"Rabbin seni böylece seçkin kılacak. Sana ‘ehadisin tevilini’ öğretecek ve bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yakup oğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbin Alim'dir, Hakim'dir." (Yusuf, 6).


Hz. Yusuf'a öğretilen "ehadisin te'vîli", bir yönüyle "rüya tabiri" şeklinde açıklanmaktadır. "İlâhî vahy ve işaretin inceliklerini anlamak"; "meydana gelen olaylardan bunların neticelerini hissetmek" şeklinde de değerlendirilmektedir.

Bu rüya uzun yıllar sonra gerçekleşir. Hz. Yusuf, uzun maceralardan sonra Mısır Maliye bakanı olur. Anne- babasını, kardeşlerini Mısır'a getirir. Onlar, Hz. Yusuf'un manevî büyüklüğü ve maddî saltanatı karşısında saygı ile eğilirler. O zaman Hz. Yusuf, babasına yıllarca önce gördüğü rüyayı hatırlatıp şöyle der: 


"Ey babacığım. İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın te'vîli. Rabbim onu gerçek kıldı." (Yusuf, 100).

Görüldüğü gibi, Hz. Yusuf rüyasında anne- baba ve kardeşlerini sembollerle görmüştür. On bir yıldız kardeşlerini, güneş ve ay ise, anne- babasını temsil etmektedir. Onların secde etmeleri, Hz. Yusuf'un maddî- manevî büyüklüğünü göstermektedir.

Hz. Yakub, Yusuf'un rüyasındaki sembollerin dilini çözmüş, o rüyadaki gaybî mesajı yakalamıştır.

Yusuf suresinde zikredilen ikinci rüya, zindandaki iki kişinin rüyasıdır. Bunlardan biri üzüm sıktığını, diğeri de başının üstündeki ekmekten, kuşların yediğini görür. Bir iftira neticesi zindanda bulunan Hz. Yusuf'tan, rüyalarının tabirini isterler. Hz. Yusuf, bunlara önce tevhîd hakîkatını anlatır. Ardından, üzüm sıkanın eski görevine döneceğini, diğerinin de asılacağını haber verir. (Yusuf, 36-41). 

Bu suredeki son rüya ise, Mısır hükümdarının rüyasıdır. Hükümdar rüyasında yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini görür. Ayrıca yedi tane ve yeşil ve kuru başak müşahede eder. Rüyasını etrafındakilere anlatır. Onlar yorum yapamadıklarından "anlamsız rüyalar demeti" olarak nitelerler.

Bu rüyayı duyan zindandan kurtulan şahıs Hz. Yusuf'un rüya tabirciliğini hükümdara söyleyince rüyayı tabir ettirmesi için zindana gönderilir. Hz. Yusuf, "Bollukla geçen yedi yıldan sonra yedi yıl sürecek kıtlık yıllarının geleceğini" haber verir. (Yusuf, 43-49). Hz. Yusuf'un bu tabiri, masumiyetinin anlaşılıp Mısır maliye bakanı olmasına vesile olmuştur. Rü'ya, tabir ettiği şekliyle gerçekleşir.

Hükümdarın bu rüyasından, memleketin geleceğini düşünen kimselere rüyalarında, o konuda mesajlar geleceği manası kendini hissettirmektedir.

Kur'an'da Hz. Peygamber'in birkaç rüyasına da yer verilmiştir. Bunlardan birisi, Hz. Peygamber'in Bedir savaşı öncesi gördüğü rüyadır. Resullullah rüyasında, müşriklerin az olduğunu görmüş ve bunu ashabına müjdelemişti. Ayet, bunu şöyle hikâye eder:


"O zaman Allah sana rüyanda düşmanlarınızı az göstermişti. Eğer çok gösterseydi korkar ve cihada çıkıp çıkmama hususunda ihtilafa düşerdiniz. Fakat Allah, sizi korkudan ve ihtilaftan kurtarıp selâmete erdirdi. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilendir." (Enfal, 43).


Düşman sayıca çok olduğu halde Hz. Peygambere rüyada az gösterilmiştir. Bu, mü'minlerin cesaretle, emin bir şekilde savaşa katılmalarını sağlamıştır. Bir cihetten bakıldığında ise, onların sayıca az gösterilmeleri, manen kuvvetsiz ve desteksiz olmalarını temsîl etmektedir. Evet, sayıca çok idiler, ama kuru bir kalabalıktan ibarettiler. Kıymetli değer ölçülerine, yüce ideallere sahip değillerdi. Bu yönden bakıldığında, Hz. Peygambere onların gerçek durumunun gösterildiği anlaşılacaktır.

Hz. Peygamberin Kur'an'da temas edilen bir başka rüyası Müslümanların Mekke'ye girişiyle ilgilidir. Hz. Peygamber Hudeybiye barışının olduğu sene, Mekke'ye girdiklerini, Beyt'i tavaf ettiklerini görmüş, bunu ashabına haber vermiştir. Bunun o sene olacağını sanan ashab, Hudeybiye barışıyla mahzun bir şekilde dönerlerken nazil olan Fetih Suresi onların gönüllerine su serpmiş, kederlerini gidermiştir. Surenin rüya ile ilgili bölümü şöyle demektedir: 
And olsun ki Allah, Resulünün rüyasını doğru kıldı. Allah'ın dilemesiyle siz emniyet içinde, başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 27).

Bu rüya, bir sene sonra umre şeklinde, iki sene sonra da Mekke'nin fethi şeklinde gerçekleşmiştir.

Kur'an'da zikredilen bu ibretli rüyalar gaybdan birer haber veya kudsî bir teselli, bir müjde manası taşımakta veya yol göstermektedirler. Zindandaki iki adamın rüyaları ve Mısır hükümdarının rüyası, Peygamberlerden başkasında da, gaybî mesaj yüklü rüyaların olacağını göstermektedir. 

Asrımız müfessirlerinden Seyyid Kutub Amerikada iken gördüğü bir rüyasında yeğeninin gözünde kan olduğunu görür. Mektupla yeğeninin durumunu sorduğunda, gözünde iç kanama olduğu ve tedavî gördüğünü öğrenir. Çıplak gözle görülmeyen iç kanama kıtalar ötesindeki amcasına rüyada gösterilmiştir. (Kutub, IV, 197)

Tarihte meşhur olmuş nice rüyalar vardır. Bunlardan birini naklediyoruz: 

"Amerikan Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln, rüyasında tiyatro seyrederken öldürüldüğünü görür. Rüyasını dostlarına anlatır. Diğer gün tiyatroda iken, temsîlin heyecanlı bir sahnesinde reisin bulunduğu yere giren birisi, silâhını onun başına boşaltır, öldürür. (14 Nisan 1865) 

Rüya tabiri

Tabir ifadesi “ubur” kökünden gelir. Bu ise, nehri bir kıyıdan diğer kıyıya geçmek anlamına delalet eder. O zaman "rü'ya tabiri" ifadesi, rüyanın zahirinden batınına geçişi bildirir. Yani, "âlem-i misaldeki görüntülerin manalarını, âlem-i şehadete geçirmek" demektir.

Rüyanın tabirini bilmeyenler zahirin kıyısında beklemeye mahkûmdurlar. Trafik işaretleri, bilene bir şeyler söylerken, bilmeyenlerce birtakım şekillerden ibaret kalır. Onun gibi, rüyadaki sembol ve işaretler de âlem-i misâle ait harf ve kelimeler durumundadır. O dili bilenlerce tercüme edilmeleri gerekmektedir. Rüyaların sembolik dilini bilmek, gaybî birtakım sırları yakalayabilmeyi sağlayacaktır. 

İmam-ı Azam rüyasında peygamber efendimizin kabrine girip O'nun kemiklerini bir araya getirdiğini görür. Heyecan içinde uyanır, "acaba ben peygamber efendimize karşı bir su-i edepte mi bulundum?" diye düşünür. Uzun süre rüyayı kimseye anlatmaz.

Sonunda dayanamayıp meşhur rüya tabircisi İbn-i Sirin'e gider. İbn-i Sirin rüyayı dinleyince "efendim, zatınızı tebrik ederim, çok güzel bir rüya görmüşsünüz. Siz, Resululah'ın sünnetini bir araya getireceksiniz" der. Gerçekten de İmam-ı Azam ilk mezhep imamı olarak tarihe geçer.

Birgün birisi İbn-i Sirin'e gelip "rüyamda incir yediğimi gördüm, acaba tabiri nedir?" diye sorar. İbn-i Sirin, "incir bir meyvedir, nimete mazhar olacağınıza işaret eder" der.

Aylar sonra bir başkası gelir, rüyasında incir yediğini, bunun ne anlama geldiğini sorar. İbn-i Sirin,"aman dikkat et, bugünlerde dayak yiyebilirsin" der.

İbn-i Sirinin çevresindeki talebeleri, adam ayrıldıktan sonra "efendim, aylar önce bir başkası gelmişti, aynı rüyayı o zaman nimete mazhar olmak şeklinde yorumlamıştınız. Bu farklılığın sebebi nedir?" diye sorarlar. İbn-i Sirin gülerek cevap verir: 

Birinci adam rüyayı gördüğünde yaz mevsimiydi. İncir ağaçlarında meyve vardı. Ama ikinci adam rüyayı kışın gördü. Kışın incir ağaçlarında kuru dallar kaldı. Bu da ancak dayakta kullanılır."

Hadis kitaplarında "Kitabü'r Rüya" bölümleri vardır. Bu bölümlerde peygamber efendimizin rüya tabirlerine yer verilir. Peygamber efendimiz sabah namazından sonra cemaatiyle sohbet eder, bu sohbet esnasında hem kendi gördüğü rüyalardan anlatır, hem de sahabenin rüyalarını tabir ederdi. Nümune olarak bazılarını zikrediyoruz:

Bir defasında peygamberimiz şöyle der: "Rüyamda bana süt ikram edildi. Doyuncaya kadar içtim, geriye kalanı da Ömer'e verdim."

Sahabe,"tabiri nedir ya Resulallah?" dediler. Peygamberimiz "ilim" buyurdular.

Bir keresinde peygamberimiz rüyasında çirkin, saçı başı dağınık bir kadın gördüğünü, bu kadının Medine'den çıkıp Yahudilerin falan beldesine doğru gittiğini söyler. Tabirini de şöyle yapar: "Medine’de görülen salgın hastalık bitecek, aynı hastalık yakında Yahudilerin falan beldesinde zuhur edecek."

Sahabenin biri sorar: "Ya Resulallah, rüyamda başımın benden ayrı bir şekilde önümde gittiğini gördüm, acaba ne demektir?" Peygamberimiz şöyle cevap verir: "Şeytan seninle dalga geçmiş, bunu sakın başkalarına anlatma!"

Peygamber efendimiz, zaman zaman isimlerden de yola çıkarak rüya tabir ederdi. Bir rüyasını şöyle anlatır:

"Ukbe bin Rafi'nin evinde "tabe" denilen hurmadan ikram edildi." Sahabe, "ya resulallah, tabiri nedir?" diye sorunca şöyle yorumladı:

"Dünyada rif'at (yükseklik) bizim olacak. Ukba’da (ahiretde) şan u şeref bizim olacak. Artık işimiz yoluna girdi."

Peygamber efendimiz bu rüyayı tabirde isimleri kullanmıştır. "Artık işimiz yoluna girdi" şeklindeki ifade hadis metninde "tabe emruna" şeklinde geçer. Peygamberimiz burada hurmanın isminden yola çıkarak bu manayı bildirmiştir.

Mesela birisi rüyasında Metin isimli bir dostunu görse ve ona "Tevfik Abiyi göremiyorum. Acaba nerede?" diye sorsa, Metin ona "haberin yok mu? Tevfik Abi öldü" dese, böyle bir rüyada isimlerden yola çıkarak bazı anlamlar çıkarılabilir. Muhtemelen, rüyayı gören şahıs önemli bir meselede muvaffak olamayacaktır. Ama bu başarısızlık onu ümitsizliğe sevk etmemeli, metin olmalıdır. Aynı şahıs bir başka gün rüyasında Tevfik Abi'nin kapısını çalsa ve Tevfik Abi kapıyı açsa, artık o kişi için başarı kapısı açılmıştır, muvaffak olacaktır.

İnsan, rüyasında İsmet isimli iyi bir dostunun uçurumdan düşüp öldüğünü görse, bir takım günahlara girdiğine veya gireceğine bir mesaj olarak bunu algılayabilir. Bir başka sefer İsmeti hayatta görse, o günahların menfi hallerinden kurtulduğuna bir alamet şeklinde yorumlayabilir.

Rüyalarda kullanılan dil semboliktir. Bu semboller kişiden kişiye farklılık arzedebilir. Adeta her bir insan, kendi rüya alfabesini oluşturur, bunlarla rüya görür. Mesela, müslüman birinin rüyada köpek veya domuz görmesiyle, hristiyan birinin aynı şeyleri görmesi aynı anlamları taşımayabilir. Çünkü köpek ve domuz Müslümana göre necistir, hristiyana göre ise sevimlidir.

Rüyada bize hırlayan bir köpek gördüğümüzde, bu bize sataşacak birine işaret edebilir veya en azından kendi nefsimizi sembolize eder.

Çünkü insanın nefsi hiç de rahat durmaz, onu günahlara sevk etmek ister. Rüyada bir merkebin peşinde gittiğini gören biri "acaba nefsin gayr-ı meşru arzularının peşinden mi gidiyorum?” diye kendini bir kontrol etmelidir. Rüyasında beyaz bir kuşun başı üzerinde uçtuğunu gören biri, o günlerde sıra dışı bazı imkânlara kavuşabilir, kısmeti açılabilir.

Rüyasında treni kaçırdığını gören biri, bir fırsatı kaçırdığının alametini görmüştür. Böyle bir rüyayı treni bilen ve onu göz göre göre kaçırmanın ızdırabını yaşayan biri görebilir. Yoksa ömründe hiç tren görmemiş biri, asla bu tür bir rüya göremez. Fırsatı kaçırma manası, onun âleminde kendi bildiği bir tarzda yansır. 


Rüya ile amel edilir mi?

Kişinin gördüğü sadık rüya, yol gösterici, yönlendirici, bazan da teselli edici olmakla beraber, rüya bilgi vasıtalarından biri olarak kabul edilmez. Çünkü insan, rüyasının sadık olduğunu çoğu kere ancak o rüya gerçekleştiğinde bilebilir. Nitekim görünüşte güzel nice rüyalar vardır ki, o kişinin hayatı boyunca gerçekleşmemekte ve nefsin bir arzu ve temmenîsinin rüyaya yansımasından ibaret kalmaktadır.

Kur'an-ı Kerimde Hz. İbrahim'in rüyasına yer verilir. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini görür. Bunu oğluna anlattığında, oğlu tam bir teslimiyetle, "Babacığım, sana emredileni yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" der. (Saffat, 102-107). Hz. İbrahim buna teşebbüs eder. Ama İlâhî irâde, İsmail'in kurban edilmesi değil, baba- oğulun imtihan edilmeleri olduğundan, Hz. İbrahim semadan gelen bir koç hediyesiyle taltîf edilir, İsmail yerine onu keser.

Burada şu noktayı unutmamak gerekir: 


"Peygamberlerin rüyası vahiydir" (Buhari, Vudu, 5).


Onun için şeytan onların rüyasına müdahalede edip telkînde bulunamaz. Fakat diğer insanlar için böyle bir teminat söz konusu olmadığından, meselâ birisi rüyasında oğlunu kurban ettiğini görse, bu rüyayla amel edemez. Etse, evlâd katili olur.

Bir de, görülen rüya başkasını bağlayıcı bir hüküm getirmez. Meselâ, birisi "Ben rüyamda gördüm. Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" dese, bu rüya başkası için delîl sayılmaz. Zira ard niyetli kişilerce kötüye kullanıma sebep olabilir. Dolayısıyla “Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" denilen kimse “ben de aynı rüyayı görünce, denilenleri yaparım” deme hakkına sahiptir. 

İmam-ı Rabbani'nin de dikkat çektiği gibi, “rüyalara itibar etmek ve onlara dayanmak doğru değildir.” (Mektubat, 32. Mektub)

YABANCILAŞMA ALAMETi; NOEL !



Yılbaşı, miladî takvimin başlangıcıdır. Miladî takvim ise, Avrupalılar tarafından ortaya çıkarılmış olup 60-70 yıldır kabul ettiğimiz, siyasî, hukukî, ticarî ve günlük işlerimizde kullandığımız bir takvimdir ve dünyaca kabul görmüştür. Ancak, bu tarihin Hazreti İsa ile irtibatlandırılması ve çeşitli şekillerde kutlanması üzerinde durmak gerekir.

Kısa Bir Tarihçe
Milat, kelime olarak "doğum zamanı" demektir. "Milattan önce", "milattan sonra" gibi ifadelerdeki milattan maksat Hazreti İsa'nın doğumudur. Ancak, bu tarihin Hazreti İsa'nın doğumuyla alakası tarihen sabit değildir. Böyle olduğu halde Avrupalılar tarafından Hazreti İsa'dan çok sonra ortaya çıkarılmış ve O'nun adına kutlanmaya başlamıştır. Kutlama zamanlarındaki ihtilaf da bunu göstermektedir. Zira Katolikler yılbaşını 25 Aralık'ta karşılarken, Ortodokslar 6 Ocak'ta kutlarlar.

Yılbaşı ile beraber ifade edilip kutlanan Noel, esasen Antalya'da veya Afrika'da yaşamış bir "aziz" ile çocuklara hediyeler dağıtan bir "kelt tanrısı"nın kimliğinden harmanlanmış efsanevî bir kimliktir. Asıl adı, Aziz Nikola'dır. Milletlere göre ismi değişiklik arz etmektedir. Hıristiyanlar tarafından efsaneleştirilmiş olan bu azizin ismi, 17. asırda ilk defa Almanya'daki kutlamalarda anılmış ve kutsal bir zat olarak Hıristiyanlık âleminde yayılmıştır.  Aziz Noel, Hıristiyanlarca, dinini yaşayan, samimi, ruhanî bir kimliğe sahipken, 1931 yılında Coca Cola'nın bir reklam figürü olarak kullanmasından sonra bu kimlik tamamen değişerek ekonomik ve kültürel bir boyut kazanmış ve bugün olduğu gibi kışın kızakla kayarak çocuklara hediyeler dağıtan, evlere konuk olan adeta sihirli bir şahıs haline gelmiştir. Hâl-i hazırda Kuzey Kutbunda oturan, yıl boyunca orada cinleri ve perileriyle hediyeler hazırlayan ve sadece yılbaşı gecesi şehre gelerek hediyeler dağıtan bir kişi olarak kabul edilmektedir.

Hazreti İsa'nın 1 Ocak'ta doğumu, Aziz Nikola'nın 6 Ocak'ta ölümü (bu iki olay da kesin tespit edilebilmiş değildir) ve kış gün dönümünün birleştirilmiş hali gibi duran bu tarih, bugün dinî unsurlarla beraber bütün Hıristiyanlarca bir kutlama ve anma vesilesi olmaktadır.

Bu anlatılanlardan şu neticeye ulaşabiliriz: Aslen daha önce de Avrupa milletleri arasında var olan kış gündönümü kutlamaları, üzerine dinî kisve giydirilerek, Hazreti İsa ile bir ruhanî görünüme, Aziz Nikola vesilesiyle de ayrı bir esrarengiz yapıya büründürülmüş ve bugün tamamen bir ticaret ve eğlence unsuru haline getirilmiştir. Nitekim, cola reklamı olarak kullanılmasından sonra bugünkü halini kazanması, işin büyük bir sektör haline geldiğini göstermektedir.

İşin Bize Bakan Yönü
Bize gelince, Hıristiyanlar tarafından kutlanan ve sağlam temellere dayanmayan böyle bir meselede ve ayrıca Mecusi kültürüne ait olup baharın gelişinde kutlanan Nevruz, güz mevsiminde icra edilen Mihrican gibi bayramlarda, Müslümanca tavrımızı ortaya koymamız ve işin önce dine bakan yönünü düşünmemiz gerekir. Bir defa böyle bir hadiseye iştirak etmemiz dinen caiz değildir. Fıkıh kitaplarımızda ve bugünkü alimlerimizin değerlendirmelerinde; Hıristiyanların yılbaşı gibi kutlamalarına iştirak etmemizin ve bugünler için hediyeleşmemizin en yumuşak ifadesiyle hükmü "büyük günah"tır.[1] Kaldı ki, meselenin hükmünü, küfür ve şirke kadar götüren İman Rabbani gibi kalp ve ruh ufkunun büyüklerinden muteber alimlerimiz de vardır.[2] Dayandıkları deliller ise bazı ayet ve hadislerdir: Ayetlerden bir örnek: "Günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin." (Maide Suresi, 5/2) Yılbaşı kutlamalarının çeşitli günah ve saldırılara açık olduğu herkesçe malumdur. Sarhoş oluncaya kadar içip kavgaya sebebiyet verenlerin durumu, buna şahittir. Bir başka ayet: "Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur." (Hud Suresi, 11/113) İşlenen günahlara iştirak etmek, zulme meyletmek kavramı içerisinde değerlendirilebilir. Hadislerden örnek olarak şu veciz beyanları verebiliriz: "Kim bir kavme benzerse, o onlardandır." (Ebu Davud, Libas, 4; Müsned, 2/50) "Bizden başkasına benzeyen bizden değildir." (Tirmizî, İstizan, 7) Burada Peygamber Efendimiz'in, saçını tararken, Yahudilere benzememek için onların saç şekline göre değiştirdiğini de hatırlayıp geçelim.

Yabancılaşmaya Doğru
İşin bir diğer tarafı, bizim milli kültürümüzün korunmasıdır. Başka milletlere ait kutlama ve benzeri usuller, bizi önce şeklen ve dil olarak sonra da fikren yabancılaşmaya zorlar. Zira, kendimizden uzaklaşmamız, basit şeylerle başlar. Önce dil ile ifade edilir o yabancı unsurlar, sonra şeklimize, giyim kuşamımıza yansır, sonra da fikir suretine bürünür ve zamanla kültür haline gelir. Yılbaşı için alınan elbiseler, hediyeler, süslenen evler, dükkanlar, çam ağaçları, gönderilen tebrikler, mesajlar, kesilen hindiler, bu arada yapılan konuşmalar, söylenen sözler..vs. hepsi bizi adım adım yabancılaşmaya doğru sürükler. Belli bir zaman sonra bir bakarız ki, biz onlar olmuşuz, onlar da biz. Aramızda bir fark kalmamış. Halbuki bizim kendimize ait dini bayramlarımızın yanında milli bayramlarımız da vardır. Kutlanacaksa bu günler kutlanmalı, böylece dinî ve millî yapımız hem kendi hayatımızda hem de neslimizin ruhunda canlı tutulmalıdır. Mevcut kutladığımız bayramlarımızın dışında kutlanabilecek millî ve dinî bayramlara örnek olarak, Hicrî yılbaşını, Malazgirt zaferini, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu vs. verebiliriz.

İşin bir de ekonomik boyutu vardır. Bu kutlamalar yaklaşırken büyük bir alışveriş furyası başlar. İnsanlar çoğu zaman, daha sonra kullanamayacağımız, bir gecelik veya bir günlük eşya ve hediye alışverişinde bulunurlar. Kullanılabilir olsa bile bunlar, genellikle zaruri ihtiyacın dışındadır ve belki de etrafın zorlamasıyla alınır. Bu arada fuzuli harcamalardan sürekli kazananlar, bizim dünyamıza ait olmayan batı menşe'li firmalar ve şirketler olur. Kendi sınırlı imkânlarımızla geçinmeye çalıştığımız halde, yaptığımız harcamalarla bazılarına büyük boyutlarda kazanç ve ferah feza bir hayat sağlarız. Bunu da düşünmek icap eder. Ayrıca bu harcamalar, bizi başkalarına özenmeye sürükler ve işi, lüks hayata alışmış olan ve israfın içinde zevk sürenlerle boy ölçüşmeye kadar vardırır.
Netice olarak diyebiliriz ki, yılbaşına küçük bir söz ve muamele ile dahi iştirak etmek, en hafif ifadesiyle caiz değildir, günahtır.  İnsanı ciddî vebal altına sokar.

[1] Bkz. www.HayrettinKaraman.net; Beşer Faruk, Günlük Hayatımız, 123; Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı,  3/469-470.
[2] Mektubât-ı İmam Rabbanî, 453. mek;  İbni Abidin, (terc.)  17/310; Fetâvây-ı Hindiyye, (terc,) 2/276.

MESCiD VE FONKSiYONLARI



Soru: Asr-ı Saadet’te mescidin fonksiyonları nelerdi? Günümüz şartlarında camilerimizin hem mimari hem de içtimaî hayattaki yeri zaviyesinden Asr-ı Saadet’teki ruhla yeniden şekillendirilmesi hangi hususlara bağlıdır?

Bu mübarek mekânlar için, biz, “bir araya getiren, cem eden” mânâsındaki “câmi” ifadesini kullandığımız gibi, “secde edilen yer, secdegâh” mânâsındaki “mescid” kelimesini de kullanırız. Mescide, rükû edilen yer mânâsında “merka” veya ayakta durulan yer mânâsında “makam” denilmemiştir. Çünkü bu iki husus, her ne kadar namazın çok önemli iki rüknü olsa da, bunlardan hiçbiri insanın Allah’a o en yakın hâlini ifade eden secde hâliyle mukayese edilemez. Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) bu yakınlığı ifade etme adına

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌلّٰهِ

Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” (Müslim, Salât 215; Ebû Davud, Salât) buyurur. Zira secdede, Allah’ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyma gibi iki mü-lâhaza bir araya gelir; gelir ve bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce Allah’a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur. Bir yerde secdenin bu hâli şu sözlerle ifade edilmişti:

Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade,
İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”

Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, mescit, kendi gurbetlerinden sıyrılıp Allah’a yakınlık peşinde koşanların ve bu kurbeti, iksir gibi bilenlerin sık sık koşup boşaldıkları, deşarj oldukları, belki diğer bir mânâda şarj oldukları mübarek mekânın adıdır.

Caminin kuşatıcı ikliminde hall u fasl edilen meseleler

Başta ifade edildiği gibi, “cem eden, toplayan” sözlük mânâsından hareketle cami kelimesini “insan-ların bir araya gelip toplandığı mekân” mânâsında kullanıyoruz. Fakat insanların bir araya gelip toplan-masını sadece cemaatle namaz eda etme şeklinde anlamak meseleyi daraltma olur. Caminin bu cem etme özelliğini daha geniş çerçevede ele almalıyız. Tabiî, onun bu özellik ve fonksiyonlarını en güzel şekilde anlayabilmek için de öncelikle devr-i risalet-penahiye bakmamız gerekir. İşte bu açıdan o altın çağa baktığımızda, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) mesajını sunma, bazı meseleleri istişare etme, aldığı kararları infaz etme, bir problem karşısında alternatif çözümler üretme gibi değişik maksatlarla sahabe-i kiramı mescitte topladığını görüyoruz. Dolayısıyla caminin, namaz için insanları cem eden bir yer olmasının yanı başında, aynı zamanda Müslümanlığa ait pek çok meselenin halledildiği bir mekân olduğu anlaşılmaktadır. Evet, o kutlu mekân, yerine göre bir mektep, yerine göre bir medrese, yerine göre bir tekye, yerine göre de bir ibadethane vazifesi görür. Ayrıca cami, insanların bir araya ge-lerek itikâf yaptıkları, nefsaniyet ve cismaniyetten tecerrüt ettikleri, Hz. Pîr’in enfes ifadesiyle hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bıraktıkları, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselip seyahatlerini o yörüngede sürdürdükleri mübarek mekânın adıdır. Bu yönüyle o, sadece erkeklere mahsus bir mekân da değildir. Usûl ve şartlarına riayet edildiği, genel hava bozulmadığı sürece camiler, kadınlar için de bir araya gelip ibadet edecekleri kutlu mekânlardır. Çünkü Asr-ı Saadet’te mescit, erkeğe açık olduğu gibi kadına da açıktı.

Söylenilen bu hususları biraz daha açacak olursak; Mescid-i Nebevî’de halka-i zikirler teşekkül eder, değişik ad ve unvanlarla Zat-ı Vacibü’l-Vücud anılırdı. Aynı zamanda orada sohbet halkaları oluşur ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) o mübarek mekanda sohbet ederlerdi. Dışarıdan yeni gelen bir şahıs da hemen o halkaya dâhil olurdu. Allah Resûlü de, herkesin kendisini rahatlıkla görebileceği bir yerde dururdu. Zaten O’nu görme bile başlı başına ruhlarda inşirah hâsıl etmeye yetiyordu. Çünkü O’nu görmede insibağ vardır. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtü vesselâm) öyle bir ciddiyeti, Allah karşısında öyle bir duruşu vardı ki, garazsız bir insan O’nu görür görmez hemen çok rahatlıkla dize gelir ve “Sen Allah’ın Resûlü’sün” derdi. Bunun farkında olan sahabe efendilerimiz de, O’nu temaşaya, gözlerinin mimiklerine varıncaya kadar O’nu yakından takibe can atarlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine teveccüh etmiş o insanlara, gönlünün o apak ilhamlarını boşaltırdı. Allah Resûlü, sohbete o kadar önem veriyordu ki, bir gün bir sahabi efendimizin şartları zorlayarak o halkanın içine girmeye çalışmasını takdir etmiş; halkanın arkasında oturmanın dûnhimmetlik olduğunu ifade buyurmuş; halkada yer bulamadığından dolayı ayrılıp giden birisi için ise

فَأعْرَضَ فَأعْرَضَ اللّٰهُ تَعَالَى عَنْهُ

O geri döndü, Allah da ondan yüz çevirdi.” ikazında bulunmuştu. (Buhari, İlm 8; Müslim, Selam 26)

Mescid-i Nebevî’de kabul edilen yabancı heyetler

Bütün bunların yanında Allah Resûlü (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) mescitte elçileri kabul buyu-ruyordu. O’nu görmek, dinlemek, doğru okumak ve O’nun ahval-i şahsiye-i âliyesini temaşa etmek üzere dört bir taraftan heyetler geliyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi harem bölgesi ilan etmiş olmasına rağmen, orada yabancı elçi ve heyetleri de kabul ediyordu. En sahih hadis kaynaklarında geçtiği üzere Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) Necran Hıristiyanlarını Mescid-i Nebevî’de kabul etmiş ve onlar orada günlerce kalmıştı. Evet, Necran Hıristiyanları Mescid-i Nebevî’de yiyip içmişler, orada yatıp kalkmış, aynı zamanda orada kendi ibadetlerini yapmışlardı. Böylece o Zat’ın (aleyhissalâtü vesselâm), gece ve gündüzünü okuma ve O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha iyi tanıma imkânını bulmuşlardı. Her ne kadar onlar, önyargı ve sabit mülâhazalarından tamamen sıyrılamasalar da, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm bu imkânı çok iyi değerlendirmiş, onların gönüllerine girmesini bilmiş ve İslâm’a karşı belli ölçüde kalblerinin yumuşamasını temin etmişti. Zira netice itibarıyla görüyoruz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları ibtihala çağırdığında, yani “kimin hak kimin batıl üzere olduğunu anlamak için çoluk çocuğumuzu getirip ‘yalancı isek Allah’ın laneti üzerimize olsun’ diye yemin edelim” teklifinde bulunduğunda, böyle bir şeye teşebbüs edememiş, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çıkmama sözü vererek oradan ayrılmayı tercih etmişlerdi. Daha sonra ise onlar, Hz. Pîr’in bir yerdeki ifadesiyle, İslâm’ın havz-ı kebiri içinde eriyip gitmişlerdir.

Görüldüğü üzere mescit, devr-i risalet-penahide çok engin bir vazife görüyordu. Orada Kur’ân ve Sünnet talim ediliyor, içtihat ve istinbatlar yapılarak fıkıh mülâhazasının temelleri atılıyor ve gelecekte inkişaf edecek İslâm düşüncesi mayalanıyordu. Damla orada derya oluyor, zerre de güneşe dönüşüyordu. Maalesef biz zamanla o camilerin kapılarını kapadık ve sadece beş vakit namazda açtık.

Kadın-erkek herkese açık mimarî anlayış

Ben şahsen ecdadımızın yaptığı her şeyi takdir ve tebcille karşılarım. Onlar çağlar boyu İslâm ve Müslümanlar için çok güzel hizmetler yapmışlardır. Fakat camileri, çoluk çocuk, kadın erkek herkesin rahatlıkla içine girip her türlü ibadetlerini yapabilecekleri bir mimarî felsefeye tâbi tutmamalarını bir eksiklik olarak görüyorum. Neden bizim camilerimizde, sırf kadınlar için, erkeklerin müşâhedesi altında ezilmeden, harama girme durumuna düşmeden, rahat hareket edebilecekleri, kendi mahremiyetlerine muvafık bir kısım ihtiyaç yerleri düşünülmemiştir? Neden o camilerin bir kenarında mahremiyetle muhat, kadınların da itikâf yapabilecekleri, hususi bir kısım itikâfhaneler inşa edilmemiştir? Evet, bu ve benzeri imkânlardan kadınlar niçin mahrum bırakılmıştır? Devr-i risalet-penahide kadınlar erkeklerin arkasında namaza duruyorlardı. Zannediyorum, hiçbirimiz dini yaşama mevzuunda o nezihlerden nezih Asr-ı Saadet insanlarından daha hassas ve daha titiz olduğumuz iddiasında değiliz. Çünkü levsiyat akan sokak ve çarşılarımız ve buralarda kirlenen, kararan kalb ve ruh dünyamız bizim nasıl bir hâlde olduğumuzu göstermeye yeter.
Evet, kadınlara yönelik ihtiyaçların bütün yönleriyle ele alınmamasını, caminin tamamiyeti adına bir eksiklik ve gedik olarak görüyorum.

Bu sebeple, camilerimizin kendine has o büyüleyen güzellikleri, yabancılar da dâhil, herkesin tema-şasına açık hâle getirilmelidir. Evet, herkes, o kutlu mekânların maddî-mânevî baş döndüren güzellikle-rini, estetik yönünü, mimarî fevkaladeliğini temaşa edebilmelidir. Bu maksadın tahakkuku için de cami-lerimizin hangi mimarî felsefenin tesirinde kalınarak inşa edildiğinin, kubbelerin, mukarnasların, nakış ve çizgilerin hangi mânâya geldiğinin düşünülüp müzakere edilebileceği zemin ve ortam oluşturulmalıdır.

Mescide gidiş ve orada bulunma adabı

Esasında A’râf sûresindeki bir âyet-i kerimede cami ve mescitlerin kapısının herkese açık tutulması gerektiğine işaret edilmektedir. Söz konusu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

يَا بَنِي اٰدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُۤوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

Ey Âdem’in evladı! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” (A’râf Sûresi, 7/31) Dikkat edildiğinde görüleceği üzere burada muhataplara يَا بَنِي اٰدَمَ “Ey insanoğulları” diye seslenilmekte; “Ey Müslümanlar”, “Ey Mü’minler” veya “Ey namaz kılanlar” gibi bir hitap ifadesi kullanılmamaktadır. Böyle bir üslubun tercih edilmesi, yani Hz. Âdem’e izafe etmek suretiyle hitapta bulunulması, Müslüman olmayan insanlara da camilerin kapılarını açmamız gerektiğine bir işaret olarak anlaşılabilir. Böylece dine, dindara, cami ve mescidlere karşı belli bir önyargı içinde bulunan kimi insanlar, mescide geldiklerinde, o mescidin im-rendiriciliği karşısında zamanla önyargılardan sıyrılabilir, o güzel mekânı sevip onun o sıcak ve kucak-layıcı ikliminde eriyebilirler.

Âyetin devamında mahall-i içtima olan mescitlerimize giderken kılık kıyafetimize dikkat etmemiz isteniyor. Günümüz anlayışı içinde de insanlar bir toplantıya gidecekleri zaman günlük iş güç elbiseleriyle oraya gitmiyor, hususî hazırlık yapıp öyle gidiyorlar. Bilhassa cuma namazıyla ilgili varid olan hadislere baktığımızda meselenin daha titiz ele alındığını görürüz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cuma namazına gidecek Müslümanlara, gusül abdesti almalarını, misvak kullanmalarını, güzel koku sürünmelerini, cuma için ayrı bir elbise edinmelerini tavsiye buyurmuştur. (Bkz. Buhari, Cuma 2; Ebu Davud, Salât 219)

Başka bir hadis zaviyesinden meseleye bakacak olursak, Mudar kabilesinden bazı insanlar Mescid-i Nebevî’ye gelmişlerdi. Bunlar imkânsızlıktan dolayı yünden elbiseler giymişlerdi. Fakat sıcak olunca terlemişlerdi ve bunun sonucunda yün kokusu mescidin içine yayılmaya başlamıştı. Bunun üzerine Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) gözleri dolmuş ve onları o türlü urbalardan kurtarmak ve daha rahat elbise giymelerini temin etmek için sahabe-i kirama himmet teklifinde bulunmuştu.

Evet, mescitler birer toplantı yeri olması itibarıyla oraya başkalarını tiksindirecek bir keyfiyette git-mekten uzak durulmalıdır. Mü’minlere düşen, ter, ağız kokusu gibi rahatsız edici bir kısım olumsuzluklar olsa da onlara katlanmak olmalıdır. Fakat diğer taraftan insanları öyle bir katlanma mecburiyetinde bırakmamak gerekir. Bu mevzuda ne kadar hassas olunmalıdır? Bağışlayın, meselâ kronik bir boğaz faranjiti veya reflüsü olduğundan dolayı başkalarını rahatsız edici bir koku söz konusu ise, vakit geçir-meksizin tedavi yollarına başvurup o hâlin çaresine bakılmalıdır. Hiç kimsenin yanındaki bir mü’mini rahatsız etmeye hakkı yoktur. Bu tür rahatsız edici hususlar Kur’ân’a, ibadet ü taate kendini salmış bir insanın dikkat ve konsantrasyonunu dağıtabilir.

Bu açıdan mescide giden bir insan en temiz, en güzel elbiselerini giyerek, imkânı varsa güzel kokular sürünerek, imrenilir bir hâl ve vaziyette oraya gitmeye çalışmalıdır. Böyle bir davranış aynı zamanda mü’minlere karşı saygılı olmanın ifadesidir. Diğer yandan insanın, Allah’a en yakın olduğu secdegâha, orayı hafife alıyormuşçasına çirkin kokularla, kirli bir hâlde girmesi uygun değildir. Siz bir büyüğün karşısına çıkarken bile kendinize çekidüzen verirsiniz. Namaz ise Allah’ın huzuruna çıkmaktır. O, had-dizatında bir miraçtır. Şimdi böyle bir yolculuğa çıkan kimsenin Allah’a karşı saygının gereği olarak azami derecede temkin ve tedbirli olması gerekmez mi?

Âyetin devamında ayrı bir hususa daha dikkat çekme adına şöyle buyruluyor:

وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُۤوا

Yani; ey insanlar! Mescide gittiğiniz zaman temiz ve güzel elbiselerinizi giyin, en güzel heyet ve surette bulunun. Ne var ki, ne giymede, ne yemede, ne de içmede israfa gitmeyin ve hadd-i itidali koruyun. Zira Allah, diğer yerlerde olduğu gibi burada da israf edenleri sevmez. Meselâ “Ben her gün yeni bir cübbe giyeceğim.”, “Mescide gitmek için her gün elbisemi ütüleyeceğim.” gibi düşünceler bu mevzuda israf sayılabilir. İşte âyet-i kerime, yeme içme hususunu da hatırlatarak câmi bir emirle bize her yerde ve her işte hadd-i vasatı takip etmeyi, hiçbir zaman itidali elden bırakmamayı ve her zaman sırat-ı müstakîm üzere olmayı tavsiye buyurmaktadır.