-->
Hot!

Other News

More news for your entertainment
İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSLAM TOPLUMUNDA SALGINLA MÜCADELE

İSLAM TOPLUMUNDA SALGINLA MÜCADELE


Yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan salgın hastalıklar ve afetler İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Özellikle bulaşıcı bir deri hastalığı olan taun farklı dönemlerde ciddi sayıda can kaybına yol açmış; Müslümanlar Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmışlardı. Doğal afetlerin ilahî bir cezalandırma olduğu yönündeki iddiaların ise zan olmaktan öteye geçmediği biliyorlardı.

İnsanlık bugüne kadar deprem, kasırga, çığ, toprak kayması, sel baskını, yangın, salgın hastalık, çekirge istilası gibi birçok felâket yaşamıştır. Bu olayların büyük can ve mal kaybına sebebiyet verdiği, hatta dünya tarihinin akışında önemli etkiye sahip olduğu muhakkaktır. Can ve mal kaybında insanın ihmâli gibi etkenleri de unutmamak gerekir. Allah Elçisi’nin (sas) “Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et” (Tirmizî, “Kıyame”, 60) sözü prensibimiz olsa bu kayıpların azalacağı aşikâr. İhmalkârlığın dışında istismar ve haksız kazanç elde etmek için yapılan yanlışlar ise ayrı bir problem.

KANAAT




حدثنا أحمد بن يونس حدثنا أبو بكر حدثنا أبو حصين عن أبي صالح عن أبي هريرة : عن النبي صلى الله عليه و سلم قال ( ليس الغنى عن كثرة العرض ولكن الغنى غنى النفس )



Ebû Hüreyre’den (ra) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” (Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130)

Bütün kadim öğretilere göre dünya, durulacak ve yerleşilecek bir yer değil, öte âlemlere bir köprüdür. Yine de büyük bir hırsla mal ve mülk edinmek, daha çok biriktirmek istiyoruz. Daha çoğa sahip olmakla adeta ölüme bir iksir bulacağımızı sanıyoruz. İçinde yaşadığımız çağda yetinme hissini kaybettik, kanaat kelimesi neredeyse kayıplara karıştı. Ruhumuzdaki boşluğu daha çok tüketerek kapatabileceğimizi sanıyor, mutluluğun yolunun harcamaktan geçtiğini sanıyoruz. Hâlbuki insana mutluluk veren değerler satın alınamaz. Onları gidip bir mağazadan alamazsınız.

VESVESE VE REÇETESİ




Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?..




Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.

Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi: Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı. Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.

MÜ'MİNİN İKİ KANADI




Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde “İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sanıyorlar?” (Ankebut, 2) ayetiyle bizleri uyarıyor. İmtihanın şeklini ise, tıpkı geçmiş ümmetleri “bazen nimetlerle, bazen musibetlerle imtihana çektiği” (Araf, 168) gibi, “Sizi bir imtihan olarak iyilikle de kötülükle de deneyeceğiz.” (Enbiya, 35) buyurarak haber veriyor. Şu halde hepimiz dünya yolculuğumuzda az veya çok, nimetle de külfetle de karşılaşacağız. Bu yolculuğun sonunda felaha ulaşmamız, karşılaştığımız genişlik veya darlığın yürüyüşümüze engel olup olmamasıyla ilgili. Her halükârda dik durup istikamet üzere yol almak ise ancak imanla, ama amel halinde tezahür eden kâmil bir imanla mümkün. İmanın hayat içindeki görünümüne, darlık zamanında ise “sabır”, bolluk zamanında ise “şükür” diyoruz.

KURBAN KESİMİ NASIL YAPILIR ?


SORULARLA KURBAN iBADETi VE KURBAN KESiMi

Kurban nasıl kesilir
Sual: Kurban keserken dikkat edilecek hususlar nelerdir?

ŞEVVAL ORUCU VE FAZİLETİ

"Ramazanı oruçlu geçirip şevval'de 6 gün oruç tutan tüm yılı oruçlu geçirmiş sayılır." Hz. Peygamberin bu hadisinden hareketle, İslam dünyasında Ramazan’ı takip eden Şevval ayında 6 gün oruç tutma adeti oldukça yaygın. Peki sevabı çok büyük sayılan Şevval ayı orucu nasıl tutuluyor. İşte o sorunun yanıtı..

İslam dünyası Ramazan ayını tamamladı bayrama ulaştı. 4 güne tamamlanan bayramda vatandaşlar yurdun dört bir yanına dağıldı. Kimi akrabalarının yanına gitti kimiyse bayramı tatille birleştirdi.. 

Hicri takvime göre Ramazan ayını Şevval ayı takip ediyor. Şevval ayında oruç tutmak ise öteden beri İslam dünyasında sevilen bir adet olarak uygulanıyor. 

Şevval orucunun dayanağı ise Hz. Peygamberin bir hadisi... Sahih hadis kitaplarında Hz. Peygamberin, "Kim ramazanı oruçlu geçirip Şevval ayında 6 gün oruç tutarsa tüm yılı oruçlu geçirmiş sayılır" dediği rivayet ediliyor. 

Altı günlük Şevval orucunu tutabilmek içinRamazan ayını oruçlu geçirmiş olmak önemli. Din bilginleri, Ramazan ayında tutulmayan oruçlar varsa önce oruçları tamamlamayı ardından Şevvaloruçlarına başlamayı öneriyor. 

Din alimlerine göre, 6 gün tutulacak Şevvaloruçlarının arka arkaya olması da gerekmiyor.Şevval ayı içinde farklı günlerde bu oruçları tutmak mümkün. Dinimize göre Ramazan bayramında oruç tutulamıyor. İslam alimleri, Hz. Peygamberin hadisindeki gibi tüm yılı oruçlu geçirmiş sayılmak için 6 günlük Şevval oruçlarına pazartesi gününden itibaren başlanabileceğini belirtiyor. 


ŞEYTAN'IN TAKTiKLERi




Allah Teâlâ, şeytanın şerrinden hepimizi muhafaza buyursun. Günde bin defa “Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş şeyâtîn ve eûzü bike Rabbi en yahdurûn -Ya Rabbi, şeytanların vesveselerinden, onların başıma üşüşmelerinden sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97, 98) desek yine de az söylemiş oluruz. Çünkü şeytan çok  hile ve oyun biliyor. Hiç kimse onun oynadığı satrançta onunla başa çıkamaz. Fakat Allah’ın inayeti olursa şeytanın eli-kolu bağlanır. Zira o sadece insanların gönlüne vesvese tohumları atar, şerre sebebiyet verir. Ama işin hâlıkı, yaratıcısı o değildir. Hayrı da şerri de, nuru da karanlığı da yaratan Allah’tır.

Şeytana bir iş izafe etmek, onun hakkında “yaptı, etti” demek, bir şeyler becerdiğini söylemek ve ondan bahsedip üzerinde durmak tehlikeli olabilir. Bu durumda şeytan, -bir hadis-i şerifte işaret buyrulduğu gibi- şişer, kabarır. Esas olan, -Allah’a itimat ve güvenimizin ifadesi olarak- Allah’ın sonsuz havl ve kuvveti karşısında şeytanın tesirsizliğini; salih kullara hiçbir zarar veremeyeceğini düşünmek ve ona karşı sağlam durmaktır. Yani, bir bizim tavrımız açısından, bir de onun yaratılış hikmeti, misyonu açısından meseleye bakmak lazımdır.

O, farklı farklı fettânlar (gönül alıcılar, fitneciler) şeklinde insanların karşısına çıktığından dolayı bazen bohemliği kullanır, beşerin hayvanî hislerini gıdıklar. Bazen insanları yutan bir canavar gibi; bazen de onların beyinlerini okuyan, değişik elektrik şerareleri göndererek muvazenelerinde olumsuz tesirler icra etmeye çalışan, gelip beyin guddelerine oturarak vesvese veren, orada -psikiyatristlerin dediği gibi- değişik hormonlar üreten ve böylece hasımlarına korkulu rüyalar gösteren bir büyücü gibi olur.

Beşer hayatından metafiziğe ait mülâhazalar silinince her şeyi fizikle açıklama hastalığı zuhur etti. Dolayısıyla da günümüz insanı bir düalizme girdi. Dine, dinî esaslara inanan, bütün fizikî dünyaya metafiziğin hâkim olduğunu kabul edenlerin zihinlerinde bile her şeyi fizikle açıklama hastalığı baş gösterdi. Günümüzdeki korkunç pozitivist mülâhazanın, insanların kafalarındaki akide intizamını şöyle böyle bozan bir kısım tesirleri oldu.. oldu ve hemen herkesin kalbine metafiziğe dair şüpheler attı. Bugün neredeyse herkesin şüphesi vardır. O şüphe de ancak kendini ibadete vermekle çözülebilir. Çünkü din; doğruluğunu kalb ile kabul etme, bu kabulü dil ile açıkça söyleme ve sonra da bu kabul ve itirafı davranışlarla bütünleştirmeden ibarettir.

İnsan çokça ibadet etmeli, ibadet onun tabiatının bir yanı haline gelmelidir. Kant, “Nazarî akılla Allah bilinemez.” diyor; Yaratıcı’nın ancak amelî akılla bilinebileceğini söylüyor. Bergson da -kendine göre- vicdanı ve entüisyonu (sezgiyi) ön plâna çıkarıyor. Bir mânâda, her şeyin vicdanla, sezgiyle bilineceğini ifade ediyor. Evet, insan delillerle kafasına yerleştirmeye çalıştığı bir ulûhiyet telakkisiyle hiçbir zaman imana ilişen problemlerden kurtulamaz. İmanın, akıldan ziyade kalbe oturması lazımdır.

Alnı seccadeye koyup, “Kalbimi Senden başka her şeyden temizle, beni daire-i Ulûhiyetine iltisaka (kavuşmaya) muvaffak eyle.” diyerek.. yirmi sene, otuz-kırk sene bu şekilde yalvararak.. insan ancak böyle bir cehd neticesinde hakka’l-yakîne ulaşır ki, o yaşana yaşana duyulup erilecek bir hedeftir ve o hedefe ulaşanların karşısına bin tane şeytan bin çeşit hile ve oyunla çıksa da -Allah’ın izniyle- onlara bir zarar veremez.

Pozitivizm, nazarî bilginin fendini bozabilir; fakat amelî bilgiye ilişemez. Onun için avam halk, bir şeyler bilenlere göre daha avantajlıdır; onlar sâfiyâne inanırlar. Ekseriyetle, okuyan, kitap karıştıranların kafalarında bin türlü delik açılmıştır. Eğer onlar, aklî meselelerle meşgul oldukları gibi gönüllerini de ihmal etmez ve kalplerini işletirlerse o deliklerden dökülmezler. Yoksa fennin, felsefenin açtığı yırtıklardan düşüverirler.

İşte bu sebeple, çok eski yıllardan bu yana içimde besleyip büyüttüğüm ve şahit olduğum hadiselerle doğruluğuna iyice inandığım bir mülâhazam vardır: Eğer felsefe okutulacaksa, onun yanında mutlaka tasavvuf da okutulmalıdır. Ve o tasavvuf dersini, o alanda iyi yetişmiş, meseleleri bildiği gibi aynı zamanda mâlumatıyla amel eden, anlattıklarını yaşayan bir hoca vermelidir. En az akıl kadar kalbin de işletilmesi, ileriye götürülmesi ve neticede kalb ve kafa izdivacının sağlanması şarttır. Yoksa, insanların imanı, zayıf bir lehimle tutturulmuş olur. O da, nâmüsait şartlar altında birdenbire eriyiverir, kırılır gider.

Kulluk vazifesine sıkı sıkı yapışmak ve Allah’a sığınmak lâzımdır. Gönlümüzde zaman zaman hâsıl olan vesveselere karşı sürekli tetikte olmak, bazı meseleler karşısında kendi idrak ve anlayış yetersizliğimizi kabullenmek ve bazen de şöyle düşünmek gereklidir: “Allah karşısında el bağlayıp Kâbe’ye doğru durdum. Ben bir halkaya dâhilim. Benim önümde halka şeklinde bir saf daha var.. onun önünde bir başka halka.. onun önünde de binlerce halka.. Kâbe’de namaz kılıyor gibi milyonlarca insan Kâbe’ye teveccüh etmiş namaz kılıyor. Bunların içinde ne dâhiler, ne dimağ ve gönül insanları vardır. Allah’a tereddütsüz teveccüh ediyorlar. A be ahmak, sadece sen misin akıldan, delilden, ilim ve fenden anlayan!”

Namaz hırsızlığı

Namazda sağa sola bakmaya, şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor.

Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstad’ımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşallah tam ihlâsa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.

Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikat-ı namaz, misâlî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedî yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını... o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz.” mi der, “Beni berbat ettiniz.” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (cc) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı.

İhtimal, namazın hakikatine ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Birkaç yüz rekât kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir...

Haftanın duası

Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla baş etmemiz mümkün değil; yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalpleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.

Sözün özü

Şeytanın insana sızması sessizdir. O gelirken ben geliyorum diyerek gelmez. Ama az dikkat etsek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımızın bütün koridorlarında onun ve avenelerinin ayak izlerini görebiliriz. Onun içindir ki, Kur’an-ı Kerim, bize çeşitli vesilelerle şeytanı izlemeden kaçınmamızı ihtar eder. Kur’an’ın kullandığı ifadeler aynı zamanda şeytanın her yerde dolaşabildiğini de vurgular.

MÜKAFAT AYI GELiYOR


Ramazan için maddi manevi hazırlık yapanlar da var, "Bu sıcaklarda nasıl oruç tutacağız?" stresine düşenler de. Allah'ın kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğine iman eden Müslümanların, birbirlerinin ibadet şevkini kırmamaları konusunda ilahiyatçılar uyarıyor.

Ramazan-ı Şerif'in yaklaştığı şu mübarek günlerde gerek televizyon kanallarından gerekse çevremizden "Sıcak havalar Ramazan'da bunaltacak, gün çok uzun, oruç tutmak zor olacak." tarzı cümleleri sıkça duyar olduk. Ramazan'ı geçtiğimiz yıllara kıyasla daha sıcak ve uzun geçireceğimiz doğru. Ancak bu mübarek ayın günahların yakılmasına da büyük bir vesile ve bereket kaynağı olacağını hep hatırlamak gerekiyor. Sıcak havalarda oruç tutmanın faziletini ortaya koyan bir menkıbe konuyu özetliyor:

Haccac ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk ya­parken bir suyun başında mola verir. Sofra kurulunca Haccac "Etrafa bakın, fakir biri varsa getirin beraber yiyelim." der. Hizmetçiler yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini görür ve uyandırıp adamı Haccac'ın yanına götürürler. Haccac,

-Gel beraber yemek yiyelim, der.

Adam yemem diyerek Haccac'ın teklifini redder. Cevaba şaşıran Haccac sebebini sorunca: Beni senin sofrandan daha iyi bir yere çağırdılar.

-Nereye çağırdılar?

Adam: Allah'ın misafirliğine çağırdılar. Ben oruç tutuyorum.

Haccac böyle sıcak günde oruç mu tutuyorsun?

Adam şöyle cevap verir: Evet, bu sıcak günde oruç tutuyorum ki kıyamet gününün sıcaklığından kurtulayım, der.

Sorun ibadetlere bakış açımızda

Zaman Gazetesi Kürsü sayfası editörü Süleyman Sargın konuya farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Bu tarz vesveselerde sorunun, ibadetlere bakışımızdan kaynaklandığını ifade eden Sargın ibadetlerin bir mükellefiyet olduğunu belirtiyor, ama bir külfet olmadığının altını çiziyor: "İstemeye istemeye, zorla yaptığımız işler değildir ibadetler. İbadet kulun Rabb'ine en büyük armağanıdır. Rabbin kula verdiği sınırsız ikrama, ihsana karşı bir teşekkürdür. Bu teşekkürün nasıl olacağını da bize en güzel kullar vesilesiyle yine Rabbimiz öğretmiştir. İbadetin temelinde Rabb'imize duyduğumuz hürmet ve muhabbet vardır. İnsan hiç sevdiğine verdiği hediyenin hesabını yapar mı? O hediyeyi nasıl ucuza getireceğim diye düşünür mü? Eğer böyle düşünüyorsa sevgisinde problem var demektir. Orucu da, namazı da, kurbanı da, zekâtı da bu gözle ele almak lazım. Onlardan şikâyet tavrı, hediyeyi verdiğimiz ulu makama karşı saygısızlık olur. Ramazan'ın sıcak günlere gelmesi, kulluğun tadına varmış insanları tedirgin etmek bir yana sevindirir. Çünkü hediyenin kalitesi artacaktır. Vergiden kaçırmanın yollarını arayan insanlar gibi, ibadetlerden kurtulmaya bahane aramak, ibadetin özünü, manasını bilmemek demek. Ramazanı Rabb'imizle en yoğun alışverişimizin olduğu bir mevsim olarak görmeli ve elden geldiğince O'na en güzeli takdim etmenin gayreti içinde olmalıyız. Elbette ki Rabb-i Rahîmimiz bize zulmetmek istemiyor. Hasta ve güçsüz kullarını bir kısım ibadetlerden muaf tutuyor. Onlar da bunu bir hak olarak görmemeli, oruç tutamadıklarından ötürü iç dünyalarında hep bir eksiklik hissetmelidirler. "Rabbim, eğer sağlığım yerinde olsaydı ben bir gün bile orucumu aksatmaz, sana hediyelerin en güzelini verirdim ama yine Senin takdirinle sağlığım buna elvermiyor. Ne olursun bu niyetimi oruç olarak kabul buyur." duasıyla günlerini geçirmelidirler. Sözün özü, Ramazan insanın kulluğa liyakatı adına bir fırsattır. Kulun Cennet'e ehil hale gelmesi adına bir imkândır ve ötede inşaallah Cemâlullah'ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı yakalama yolunda çok önemli bir nimettir."


Sıcakta oruç, sabır ve iman işidir

Prof. Dr. Faruk Beşer/Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim dalı Başkanı: Kısa ve serin günlerde herkes oruç tutabilir. Hatta namazını kılmayan pek çok insan bile böyle zamanlarda Ramazan orucunu tutar. Bunu biraz da sağlık sebebiyle yaparlar. Oysa namaz oruçtan daha önemli bir ibadettir. Şu halde uzun ve sıcak günlerde oruç tutmayı sağlayan yegâne sebep, kişinin Allah'a olan saygısı ve imanıdır. Bu saygıyı ve imanı gösterebilmesi için, imkânsız hale gelmedikçe orucunu tutmalıdır ki, sabır imtihanını kazanmış ve sabretmeye alışmış olsun. İnsanların böyle bir ibadete sabırları, biraz da imanları kadardır. İman arttıkça sabır da artar.

Derler ki, ileride daha sıcak ve daha susuz günlerin geleceğini bilmek, böyle günlerde oruç tutmayı kolaylaştırır. İbn Recep der ki: (Letaif 551) "Oruç tutanlar sıcağa ve susuzluğa tahammül ettikleri içindir ki, Allah (cc) onlara cennette özel bir kapı ayırmış ve ona Rayyan Kapısı demiştir. Rayyan susuzluktan kanma demektir. O kapıdan girenler diledikleri meşrubatı içecek ve artık bir daha susuzluk çekmeyeceklerdir."

Yine o, oruç tutmak için özellikle sıcak ve uzun günleri seçen saliha bir kadından söz eder. Niçin böyle yaptığını soranlara, bir şeyin fiyatı ucuzsa onu herkes satın alabilir, dermiş.

Beyhakî, (Şuabu'l-iman III,21) şu anlamda bir hadisi şerif nakleder: "Altı özellik vardır ki, bunlar safi hayırdırlar: Allah düşmanlarıyla silahlı cihad, yaz günlerinde oruç, musibet anında güzel bir sabır, haklı olduğunda bile mirayı/üstün gelme tartışmasını terk etme, bulutlu günlerde sabahı erken kılma ve kışın soğuk günlerinde bile güzelce abdest alma."


Mekke Ramazan'da fethedildi

Yrd. Doç. Dr. Osman Bilgen/Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi: Ramazan'ın yaz aylarına denk gelmesi inanan insanlarda bir gevşeme meydana getirmemelidir. Unutulmamalıdır ki Efendimiz ve onun şanlı sahabeleri, İslam'ın var olma mücadelesi diyebileceğimiz Bedir Savaşı'nı sıcak bir Ramazan günü yapmışlar ve İslam'ı bize hediye etmişlerdir. Bedir mücadelesi 17 Ramazan 2/13 Mart 624 tarihinde gerçekleşmiştir. Bedir Savaşı'nın miladi olarak mart ayında gerçekleşmiş olmasının Türkiye'nin iklim şartlarını dikkate alarak değerlendirmekte fayda var. Zira Hicaz bölgesi, Türkiye'ye göre çok daha sıcak bir iklime sahiptir. Yine Efendimiz bir Ramazan günü Mekke'yi fethetmek için Medine'den çıkmış (13 Ramazan 630), çölün sıcaktan kavrulmuş kumları üzerinde 7 günlük bir yolculuktan sonra 20 Ramazan 630'da Mekke'yi fethederek tevhid inancını Arap yarımadasına yerleştirmiştir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber ve ashabı Ramazan'ın meşakkati ve sıcağın bunaltmasına rağmen üzerlerine düşen görevi yapmışlardır.


Kendinizi neye inandırırsanız o olur!

Prof Dr. Recep Yaparel (Dokuz Eylül Üniversitesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı): İbadetler davranış değil birer eylemdir. Dolayısıyla bir zorunluluğun gereği olarak yapılmaz.

Orucun bir ibadet olarak varlık sebebi ortaya koyulduğunda insanların bu bilinçle birtakım zorlukları aşması kolaylaşır. Hatta çoğu zaman o zorluğu hissedemez. Zaten zorluğun var olması tek başına zorluk yaratmaz. O durumla ilgili algılarımız son derece önemlidir. İnsan bir şeyin zor olduğunu düşündüğünde o şey zor hale gelir. "Havalar çok sıcak, gün çok uzun, nasıl oruç tutacağız?" söylemleri oruç ibadetinin yerine getirilemeyecek kadar zor olduğu algısı oluşturuyor. Çünkü kendisini onun zor olacağına baştan inandırmıştır. Hâlbuki onu yapmaya niyet ettiğinde derdini veren dermanını da verecektir. Meşakkati varsa kolaylığı da var. Olaylara kolaylığı açısından bakılmalıdır. Böyle bakıldığı takdirde aynı ibadet daha kolay görünür. Zorluk açısından bakarsa zor olur. Yüklenen anlam ve onu algılama biçimi bireyin psikolojisini belirler, eylemlerini etkiler.
ZAMAN

O'NU GÖR, O'NU BİL, O'NU TANI!


Ben şahsen, Allah’a karşı vefa hissi, samimiyet ve ihlâsla yapılmayan bir işin semereli olacağına inanmıyorum. Aksine, vefa, samimiyet ve ihlâsla gerçekleştirilebilecek hayırlı amellerin, dünyadaki ordularla elde edilemeyeceğine bütün ruh u canımla kat’iyen iman ediyorum. Aslında ben, bu ve buna benzer sözleri 1520 seneden beri, tabiî.. İmam Gazzâlî’den Bediüzzamana pek çok İslâm büyüğü ve İslâm dâhilerini takliden bu işin hakikatini bütün derinliği ile vicdanımda tam duymadan söylemiş olabilirim ama, şimdilerde bunu vicdanımda daha net, daha açık görüyor ve bu hakikate bundan önceki yıllara nispeten çok daha fazla inanıyorum.

Evet, Allah’a karşı vefa hissinin canlı tutulması ile elde edilecek zaferler, ordularla elde edilebilecek zaferleri –inanın– kat kat aşar. Meselâ, şimdilerde mazhar olduğumuz lütuf ve ihsanların elde edilmesi için Fatih başta, sağ cenahta Ulubatlı Hasan, sol cenahta Hızır Çelebi İstanbul’un fethine yürüyen o büyük fetih ordusu ile dahi elde edilemeyecek kadar zor ve önemli olduğuna inanıyorum. Öyleyse misyonun böylesine öneminden dolayıdır ki, sık sık vicdanlar kontrol edilmeli, Allah ile olan ahd ü peymanlar gözden geçirilmeli, ulûhiyet, mâbudiyet ve abdiyet konuları tekrar tekrar ele alınmalıdır. Eğer biz kul isek –ki kuluz– lütfedilen bütün bu ihsanları, boynumuza geçirilen bir tasma veya ayağımıza geçirilen bir pranga gibi görmeliyiz. Bu ve buna benzer mülâhazalarla biz gerçek ubûdiyeti sergileyebilirsek, bunun karşılığında Rabbim de rahmetini sağanak sağanak üzerimize yağdırmaya devam edecektir.

Evet, Üstad Hazretleri’nin On Yedinci Söz’de dediği gibi “Yalnız Bir’i bil, yalnız Bir’i gör, yalnız Bir’i tanı.”[1] düşüncesi bizim bütün davranışlarımızın esası olmalıdır. Yani insanlarla oturup kalkma, onları sevme veya nefret etme... sadece O’ndan ötürü bulunmalıdır. Bu açıdan şimdilerde içte ve dışta çok ses getiren eğitim, kültür faaliyetleri, milletimiz ve hatta topyekün insanlık adına yapılan hizmetler bizim nazarımızda bir hiç olmalıdır. Zaten “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”[2] demiyor mu Ataullah İskenderî. O hâlde boşa olta atmamalı, boşa zıpkın salmamalı. Her şeyde sadece O’nun rızası gözetilerek hareket edilmeli ve Allah’a talip olmanın ötesinde bütün düşüncelere elden geldiğince kapalı kalınmalıdır.

Her zaman çevremizde açılıp kapanan çiçeklere bakıp bayılıyorum ben. Çünkü onlar sürekli güneşi takip ediyorlar. Açılıp kapanmalarını ona göre ayarlıyorlar. İşte onların bu hâlleri, kulluk dersi adına bana çok önemli geliyor. O’nun rızasının olduğu yerlerde var, aksi takdirde yok. Ne kadar güzel! İşte bizim varlığımızın en anlamlı buudu da bu; Rabbimiz’le olan irtibatımızı kavî tutup gerisine karışmama.

Öte yandan Rabbimiz’in şu icraatına bakın ki, boyumu­zaposumuza bakmadan, gerçek kadr ü kıymetimizi nazara almadan tenezzülen konuşmalarını bizim anlayabileceğimiz seviyede yapmış ve yapıyor.. ve yine tenezzülen,
“Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninden.”[3]
beytinin ifade ettiği gibi, insan kalbine tecellî dalga boyunda inmiş ve “Gör Beni burada!” demiş. Dolayısıyla insan hüşyar bir anlayış ve idrakle azıcık kendi kalbine dönüverse tasvir, tasavvur ve tahayyüllerin çok çok üstünde, keyfiyetsiz, kemmiyetsiz verâların verâların verâların.... verâsında O’nu ter ü taze bulabilir. Zaten böyle bir bulma da her zaman insanın gayesi olmalıdır.

[1] Bediüzzaman, Sözler s.231 (On Yedinci Söz, İkinci Makam).
[2] eş-Şürnûbî, Şerhu Hikemi’l-Atâiyye s.208.
[3] el-Cürcânî, et-Ta’rîfât s.218; es-Suyûtî, ed-Düreru’l-müntesira s.15

EN HAYIRLI GECE; KADiR



EN HAYIRLI GECE; KADiR

Hakk'ın en şa'şaalı nûru tecelli etti.
Doğdu Kur'an güneşi, leyle-i fetret bitti.

Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren, beşeriyyeti karanlıklardan çıkarıp aydınlığa kavuşturan dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında, Kadir gecesinde inmiştir.

Bu gece, çok şerefli ve müstesna bir gece olduğundan müstakil bir sûre ile şerefi yükseltilmiş, Kur'an-ı Kerimin 97. sûresi buna tahsis edilmiştir.

O'NA iMAN ŞEHADET'iN BiR PARÇASIDIR



O'NA iMAN ŞEHADET'iN BiR PARÇASIDIR

Allah Rasûlü’nün hükümlerini dışlamaya çalışanlar, hadislerini reddetmek için fırsat ve bahaneler arayanlar, onlara imkân hazırlayıp çanak tutanlar ve onların propaganda yoğunluğu karşısında sarsılanlar, modaya kapılma hevesi taşıyanlar bilmelidirler ki; 

Biz bu aziz dîni Allah Rasûlü’nden öğrendik. Allah Kelâmını ilk önce Ondan dinledik. Rabbımızın bize ne emrettiğini, emrini nasıl yerine getireceğimizi anlamak için Ona kulak verdik. İslâmın kemaliyle nasıl yaşanacağını Onda gördük. Ahlak güzelliğinin bütün meyvelerini Onda tattık.

KUR'AN DA BAŞÖRTÜSÜ



 KUR'AN DA BAŞÖRTÜSÜ
"Bazı ilahiyatçılarlar, 'Kur'an'da başörtüsü hükmü yoktur' veya 'Devir değişti, İslam hukuku artık uygulanmaz' diyorlar. Dayandıkları bir nas var mı?"

Bu konuda yıllardır yazıyoruz; ama hâlâ konuşulduğunu, tartışıldığını, sorulduğunu görünce yazmaya devam etme ihtiyacı ortaya çıkıyor.

"İslâm'da başörtüsü vardır" diyecek yerde "Kur'ân'da vardır" dememizin sebebi, "Kur'ân'da olmayan İslâm'da da yoktur" diyenlere itiraz payı/fırsatı bırakmamaktır.

Doğrusu ise "Kur'ân'da, Sünnet'te, ictihadda ve ictihadların birleşmesi ile meydana gelen icmâda var olanın İslâm'da da varolduğu" hükmü ve kaidesidir.

FUHUŞ...



FUHUŞ...



"Fuhuş" kelimesi, "fahşâ" kökünden ödünç alıyor anlamını. Gündelik hayatta "fahşâ" kelimesiyle tanış değiliz. Kur'ân'da en az 24 kez vurgulanır "fahşâ". Fahşâ'nın anlam analığı ettiği "fuhuş", "fahiş" ve "fahişe" kelimeleri dolaşımdadır. Aktif ve aktüel olarak dilimizdedir. Fuhuş, cinsel suçlar için kullanılır. Yüz kızartıcıdır. Fahişelik utanılacak haldir. Ahlaksızlıktır. Hakaret sıfatı olarak işe yarar. "Fahiş" tabiri pazarda kullanılır. Bir mala fahiş fiyat biçen hak ettiğinden fazlasını ister. Ticaretteki ölçüleri ihlal eder, haksızlık yapar. Ayıplanmayı hak eder. 
Vahiy, özelde namazın, genelde ibadetin insanı "fahşâ"dan alıkoyacağını belirtilir.

KIRIK CAM



KIRIK CAM

Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava bunaltıyor. Yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı. Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) Böyle gelmiş, böyle giderdi. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayaklarımı oturak yerine koydum, bankın arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.


GURBETTE BAYRAM NAMAZI - 2010 KURBAN BAYRAMI


GURBETTE BAYRAM NAMAZI - 2010 KURBAN BAYRAMI
 
KKTC'nin başkenti Lefkoşa'da bayram namazı saat 07.24'de kılınacak.  

Türk cumhuriyetleri ve Balkan ülkelerinde bazı merkezlerdeki bayram namazı saatleri ise şöyle:

AREFE GÜNÜ O'NA YAKLAŞMALI !


AREFE GÜNÜ O'NA YAKLAŞMALI !

Arefe denildiğinde alışveriş ve bayram hazırlığı gelir aklımıza. Ama arefe dini anlamda teslimiyet, ibadet ve duanın yoğunlukla yaşanması gereken bir gündür. Kur'an'ımız, Zilhicce ayının ilk 10 gününe dikkat çekerken, Peygamberimiz de (sas) bu günü cumanın faziletine benzetiyor. Duaların en faziletlisinin arefe günü yapılan olduğunu anlatıyor. Bu günü oruçla, duayla geçirebilir, kendimizi Arafat'ta tahayyül edebiliriz.

GÖZÜMÜN NURU NAMAZ






GÖZÜMÜN NURU NAMAZ
Başta Rasulullah olmak üzere ilk Müslümanların İslam'ın ilk günlerinden itibaren namaz kılmış olmaları İslam'ın hiçbir zaman sadece inançla ilgili bazı esasları kapsayan bir din olmadığını gösterir.


"Mü'minler o kimselerdir ki, namazı gerektiği gibi kılarlar." (Enfal/3)

"(Cehennem görevlileri) suçlulara sorarlar; ‘Sizi bu yakıcı ateşe ne sürükledi?' (Onlar da) derler ki; ‘Biz namaz kılanlardan değildik..." (Müddessir/41-43)

Kur'an, salih mü'minlerin ilk vasfını "namazı dosdoğru kılanlar" (A'raf 7/170) olarak tanımlar. "İman eden kullarıma söyle: Namazı kılsınlar" (İbrahim14/31) gibi ayetlerde ise namaz, imanın ilk göstergesi sayılır.

Namaz -son şekliyle olmasa da- peygamberliğin ilk günlerinde emredilmişti. Cebrail'in Efendimize söz olarak ilk getirdiği Alak suresinin başından beş ayeti; davranış/amel olarak ilk öğrettiği ise abdest alıp namaz kılmak olmuştu. Başta Rasulullah olmak üzere ilk Müslümanların İslam'ın ilk günlerinden itibaren namaz kılmış olmaları İslam'ın hiçbir zaman sadece inançla ilgili bazı esasları kapsayan bir din olmadığını gösterir.

Namaz önemlidir; olmazsa olmaz bir ibadettir. Çünkü Allah'ın birliğine inanmanın ve O'nun kulluğunu itiraf etmenin eyleme dönüşmesini temsil etmektedir. Davranışlarla gösterilmeyen bir duygu ve bilinç halinin yaşanmamış sayılacağını ve zamanla zayıflayıp sonunda da silinip gideceğini haber veriyor insan davranışları üzerine çalışan bilim adamları. Dolayısıyla Allah'a iman ve bağlılığımızı göstermek demek olan namazın hayatımızın orta yerine dikilmesine inancımızın sürekliliğini korumak adına şiddetle ihtiyacımız var. (bkz: Kur'an'da namazdan yüzlerce yerde ikame-i salat = "bir şeyi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, dosdoğru yapmak, özenle ve şartlarına riayet ederek uygulamak, devamlı ve itibarlı hale getirmek" olarak bahsedilmesi)

Namazı ikame etmek, idame ile; onu sürekli, kesintisiz, devamlı kılmakla mümkündür. "Onlar namazlarında devamlıdırlar" (Me'aric 70/23). Rabbimizin namazla murat ettiği faydaların ortaya çıkması ve bunların bir ömür boyu kulun hayatını süslemesi için namaza aralıksız devam etmek şarttır. "...Nice adamlar vardır ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz..." (Nur 24/37)

Önemi nedeniyle bizzat Rasulullah tarafından ‘dinin direği' olarak nitelendirilmiştir. Efendimiz namazın iman ile şirki/küfrü, müminlerle münafıkları birbirinden ayıran bir ibadet olduğunu bildirmiştir. Namazın terkinin imandan uzaklaşmaya ve hatta Karun'la, Firavunla benzeşmeye gidişin sebebi olabileceğine dikkat çekmiştir.

Namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf, arı ve pak bir hale getirir. Beş vakit namaz kılan bir kimse günde beş kere ruhunu temizlemiş, kalbini kötülükten arındırmış olur.

Namaz aynı zamanda, günlük hayatın bizi sürekli işgal eden meşgalelerine kendi bilinçli kararımızla bir mola verebilme iradesini gösterebilmek olduğu içindir ki kişisel tekamülümüz açısından da gözümüzün nuru mesabesindedir. Bir hadiste "Evinizin önünde akan bir nehir olsa da günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz da böyledir, günahları siler süpürür" buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf, arı ve pak bir hale getirir. Beş vakit namaz kılan bir kimse günde beş kere ruhunu temizlemiş, kalbini kötülükten arındırmış olur. Tam bu noktada aklımıza namaz kıldığı halde kişilik ve ahlakından pek de hoşnut kalamadığımız insanlar gelir. Madem namaz insanı ahlaki olarak bu kadar yüceltiyor nasıl oluyor da bu insanlara bir faydası olmuyor diye düşünmeden edemeyiz. Burada soruyu doğru sormadığımız için bu çelişkinin bizi rahatsız ettiğini düşünüyorum. Doğru soru şu olmalı: "Bu insanlar bir de namaz kılmasalar neler yaparlardı?" Çünkü biz biliyoruz ki her ne şekilde olursa olsun ibadete devam etmek insanın manevi gelişimine katkıda bulunur. Bizler birbirimizin -hatta çoğu zaman kendimizin de- ruhi gelişiminin başlangıçtaki düzeyini, ne kadar mesafe aldığını ve içinde potansiyel olarak taşıdıklarını göremediğimiz için namazın bizi nelerden koruduğunu da göremiyor olabiliriz. Ama şuna eminiz ki kıldığımız her namaz bizim ona gösterdiğimiz özen ve bilinç miktarınca bizi arındırır.

Temizlik en büyük ibadet olan namazın asla vazgeçilmeyen bir şartıdır. İslam'da temizlik; biri beden, diğeri ruh temizliği olmak üzere iki türlüdür. Beden, elbise, mesken ve çevre temizliği imandandır ve din temizlik üzerine kuruludur. Dinimizce maddi temizlik ibadetlerin zorunlu bir şartı olduğu içindir ki namazdan evvel bedenimizin ve namaz kılacağımız yerin dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi farz kılınmış ve taharetsiz yapılan ibadetler makbul ve muteber sayılmamıştır.

Maddi ve hakiki temizliğe ilaveten İslam'da bir de hükmi ve sembolik temizlik olan "hadesten taharet" vardır. Namazdan önce abdest almak, cünüplükten sonra gusül denen boy abdestini almak bu guruptandır. Abdestsiz veya cünüp kişi bedenen temiz olsa bile manevi açıdan temiz sayılmaz. Onun için bu haliyle Allah'ın huzuruna çıkamaz, namaz kılamaz. İlahi huzura kabul edilmesi için sembolik bir temizlik yapmak zorundadır. İşte bu yüzden abdest sadece basit bir el-yüz yıkama işlemi değildir. Maddi-manevi arınmayı içerir. Abdest için su bulamayanların toprakla teyemmüm alması (Nisa 4/53) amacın sadece maddi değil, aynı zamanda manevi temizlik olduğunun bir delilidir.

Namaz günlük yaşantının değişmez temel unsurudur. Günler namazla programlanır. Gün içinde beş ayrı zamanda Allah'ın yüceliğini ilan ederek başlanan namazın içinde tekrar tekrar ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isterim' (Fatiha/4) diyerek bütün bir gün Allah'ın huzurunda olmanın bilinci ile geçirilir. Allahuekber diyerek bütün dünyevi kaygılarını ve maddi hususları elinin tersiyle arkaya atıp Mevlasının huzuruna çıkan insan, namazda olduğu kadar hiçbir zaman Allah'a yakın olamaz. Onun için namaz müminin miracıdır. (Namazın sonunda okunan tahıyyat'ın mi'rac esnasında Hazreti Peygamber'in Rabbi ile selamlaşmasının ve meleklerin bu selamlaşmaya heyecanla katılışının bir anısı olması da bu açıdan manidardır.)

Namaz, Allah'ı tekbir etmek, tesbih ve tazim eylemek; O'na hamd etmek, şükür ve senada bulunmak; O'ndan yardım dilemek, günahlar için tevbe ve istiğfar etmek; dua etmek, niyazda bulunmak, yalvarmak, tevazu, huşu, zikir, tefekkür etmek gibi bütün kulluk şekillerini içinde toplayan bir ibadettir.

Namaz duanın sistemleşmiş ve yoğunlaşmış halidir

Allah'ı tekbir etmek, tesbih ve tazim eylemek; O'na hamd etmek, şükür ve senada bulunmak; O'ndan yardım dilemek, günahlar için tevbe ve istiğfar etmek; dua etmek, niyazda bulunmak, yalvarmak, tevazu, huşu, zikir, tefekkür etmek gibi bütün kulluk şekillerini içinde toplayan bir ibadettir. Namazda yapılan kıyam, rüku ve secde gibi hareketler bütün yaratıkların ibadet şekillerini içerdiği gibi aynı zamanda İslam'da var olan bütün ibadet şekillerini de temsili olarak bünyesinde toplar.

En küçüğünden en büyüğüne kadar evrendeki bütün mahlukat kendi yaratılışlarında öngörülen şekilde Allah'ı zikrederler. Bunu maddenin en küçük biriminden en büyük galaksilere kadar bütün varlıkların katıldığı bir koro gibi düşündüğümüzde günlük hayatın bedeni ve maddi ihtiyaçlarının bizi sürüklemesine her ara verip namaza durduğumuzda bu koroya katıldığımızı hissedebiliriz. İşte bu duyguyu her yakalayışımızda namaz bizim için zoraki bir sorumluluk olmaktan çıkarak zevke dönüşür. Namazın evrenselliği namaz vakitlerinin dünyanın güneş etrafında dönüşüne göre düzenlenmesinden dolayı yerkürede her an için bir yörede namaz vaktinin girmesi ve her an yeniden huzura durup secdeye kapananların olması ile de hissedilebilir. Yine namaz kılmak için özel bir mekana ve özel bir din görevlisine ihtiyaç olmaması, namazın temiz olan her yerde ve bireysel olarak da eda edilebilmesi onun evrenselliğini ifade eder.

Namaz sadece bireyin içsel süreçlerini etkileyen bir ibadet değildir. Aksine en yakın çevresinden başlayarak bütün ilişkilerini ve hayata bakışını belirlemede en önemli kıstastır. İnsanlarla olan ilişkilerin yönünü ve biçimini tayin etmede namaz ölçü işlevini üstlenir. ‘Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükua varan müminlerdir' (Maide/44).

Namaz esas olarak Allah'ın huzurunda kalbin huşu (tam bir saygı ve boyun eğiş) ile dolması, dilin Allah'ı anması ve bedenin de O'na azami derecede hürmet etmesinden ibarettir. Kalpte huşu ve bedende tazim hissi olmaksızın kılınan namaz suret ve şekil olarak namaz ise de hakiki anlamı itibariyle namaz değildir. Bu nedenle bir hadiste ‘Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece yorgunluk ve zahmettir' buyrulmuştur.

Kur'an'da namaza ‘zikir' yani ‘hatırlama' denilmiştir. Bir kimse namazda Allah'ı ne kadar hatırlarsa, onun kıldığı hakiki namaz o kadardır. Bir kimse namazın içinde bir an bile Allah'ın huzurunda olduğunun bilincini yakalayabilse bu o kişi için büyük bir başarıdır. Bu anın başlangıç tekbirinde yakalanması daha uygun olur. Bu anın fazilet ve meziyeti namazın tümüne sirayet ederek onu kendi özelliğine ve niteliğine çevirecek bir maya vazifesi görebilir.

Namaz kılınan yere "mihrab" denmesi namazın nefis ve şeytanla yapılan bir savaş olduğunu ifade eder. Bu durumda "mihrabın hakkını vermek" de onlara galebe etmek manasına gelir.

Namaz belli vakitlerde ifa edilecek şekilde farz kılınmış (Nisa 47103) olmasına rağmen Kur'an-ı kerim, farz namazların sayısını, rekat sayılarını açıkça beyan etmemiş, namaz vakitlerine de kısaca değinmiştir. Diğer pek çok dini tatbikatta olduğu gibi burada da detaylar Efendimiz'in ilahi eğitime dayanan tatbikatına bırakılmıştır.

İslam dini toplumun birlik ve beraberliğine büyük önem verir. Bunu temin etmek için de namazın cemaatle kılınması ve bu cemaatin toplanma yerleri olan camiler özel bir ehemmiyet taşırlar. İslam'da Müslümanların günlük namazları günde beş defa camilerde toplanarak eda etmeleri teşvik edilmiş, haftada bir sadece cemaat halinde kılınan Cuma namazı farz, bayram günleri senede iki defa toplanmaları vacip kılınmış, keza her sene bütün dünya Müslümanlarının bir kere Mekke'de toplanmaları mecburi kılmıştır. Her namazda dünyanın neresinde olursak olalım yönümüzü Kabe'ye çevirmemiz de bu evrensel birlik duygusunun teyididir. Cemaatle kılınan namaza bir imamın önderlik etmesi, cemaatin seçilen imama tabi olmaları, safların düzgün ve dosdoğru tutulması, ortaklaşa yapılan hareketlerin tam bir disiplin dâhilinde tertibe ve nizama harfiyen sadık kalınarak icra edilmesi hem ruhi hem de içtimai bakımdan önem taşır. Zengin-fakir, amir-memur, kuvvetli-zayıf, ihtiyar-genç ayırımı yapılmadan herkesin sadece camiye gelişteki önceliğine göre saflarda eşit olarak yer alması, Müslüman toplumu, insanların Allah'ın kulları olarak eşitliğini benimsemeleri için zihnen hazır hale getirir.

DAiMi HUZUR




DAiMi HUZUR

Soru
Eserlerde huzur-u dâimîyi kazanmak için bazılarının "Lâ mevcûde illâ hû", bazılarının da "Lâ meşhûde illâ hû" demeye mecbur oldukları, buna mukabil günümüz Kur'ân talebelerinin huzur-u dâimîyi yakalamaları için ise "Ve fî külli şey'in lehû âyetün- Tedüllü alâ ennehû vâhid" hakikatinin kudsî penceresinin yettiği ifade ediliyor. Burada zikredilen huzur-u dâimîyi nasıl anlamalıyız? İşaret edilen üç yol arasında huzuru dâimî açısından nasıl bir farklılık söz konusudur?


* Birincisi, vahdet-i vücûdcuların yolu. O işin Pişdârı, Muhyiddin ibn Arabî olarak bilinir. Fakat daha önce de isimsiz müsemmâ olarak o yaşanıyordu. (02:00)

* Panteist mülahazası ile vahdet-i vücûd mülahazası arasındaki fark... (07:00)

* Bu mülahaza o işin entelektüeli tarafından yaşanan bir mülahazadır ve objektif değildir. (08:30)

* Dünya ve içindekilere bakış açısı ve huzur-u dâimîyi kazanma yolları... (11:30)

* Devr-i Risalet Penâhîde kurallar vaz edilirken yüzde seksene göre vaz edilmiştir. (14:30)

* Bizim için asıl önemli olan vücud meselesi değil, şühûd meselesi de değil, onları saygıyla karşılamanın yanı başında, cadde-i kübrâ ve Kur'ân yolu diyebileceğimiz sahabî yoludur. Bu, huzuru aramada herkes için açık olan yoldur. (16:00)

* Varlığa bakarken onları evhâm ve hayâlâttan ibaret görme yerine, onlardaki vechi rahmeti görme ve onların Allah'ın eseri olduğunu bilme huzur-u dâimîyi kazanmak için ayrı bir yoldur ve bu yolda insan, iradesinin de hakkını vermiş olur. (20:00)

* İhsan şuuru ve O'nun huzurunda bulunma şuuru... (22:30)

* O'nu görüyor olma ve O'nun tarafından görülüyor olma şuuru ve davranışlarımıza aksedişi... (27:00)

* İnsan hayatını sürekli bir tecessüs mülahazasıyla yaşamalı ve her hadisede O'nun iradesini görmeye çalışmalı... (31:00)

YA RAB', YA SABIR !



YA RAB', YA SABIR !
"Sabır ziyadır." [Tirmizi, Daavât 86]


Sözlüklerde "nefsin meşakkatlere tahammül kudreti" diye tarif olunan sabır, bu hadiste "ziya" olarak tasvir edilir. Ziya, ışık ve ısı yayması için başka bir kaynağa ihtiyaç duymayan, ışığı kendinden olan demektir. Müminlerin iç dünyasında, kaynağı kendisi olan bu potansiyel güç, onlara, her zor anlarında yol bulmaya yardım eden bir rehber vazifesi görür. Aydınlanmak için başka bir ışığa ihtiyacı olmayan bu kudreti içimize yerleştiren Rabbimiz,yüce kelamında "Ey iman edenler! Sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin." ( 2/ Bakara 153) âyetiyle, sabrın, hayatımızda çok önemli bir yere sahip olduğunu işaret buyurmaktadır.

Sabrın, zorluklara katlanmaktan en büyük farkı, zorluklara "gönül rızasıyla" katlanmak, iyliklerin olduğu gibi acı ve kederlerin de O'ndan geldiğini bilmek, bu şuurda olmaktır. Yoksa çaresiz bir derde "mecburen" katlanan ve biri sabır, diğeri isyan eden iki kişinin tutumunu aynı kabul etmek gerekir.

Yaşamın her anında, bazen yanlış yorumlandığı üzere, hareketsizliği, ataleti, boşverciliği değil, dinamikliği ve har halükârda dayanıklı olmayı mihverine alan "sabır" inanan insanın en büyük yardımcısı.

Sadece zorluklara değil, güzellik ve iyiliklere karşı sabırdan da bahseder İslam âlimleri. Babası iflasın eşiğinde bir gencin "ya sabır" çekişiyle, uzun yıllar beklediği evlat hasreti son bulmuş annenin, yavrusunu kucağına basarkenki duyguları, sabra bakışı elbette farklı olacaktır. Verilen her nimetin sonlu ve sınırlı olduğunu bildiğimiz gibi hayatın her saniyesini ören imtihanlardaki sıkıntılı anların da geçici olduğunu bilmek ve bu iki zıt durumu abartılı biçimde algılamamak, dengeli bakışı yakalayabilmek, nefsin şımarmasına veya tam tersine ye'se kapılmasına mani olabilmek için en güzel katıktır sabır.

"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." 2/ Bakara, 155.

Fakirliğe, hastalığa, sevdiklerimizi kaybetmeye, korkuya, en ufak endişeye karşı, Allah ve Rasulünün önerdiği bu müsbet gücün, daima elimizden tutması bizim de onun elini bırakmamamıza bağlıdır. "Sabırla ve namazla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir."2/ Bakara,153.

BAYRAM VE SABAHI




BAYRAM VE SABAHI

Bayramlar; Müslümanların birbiriyle kaynaştığı küs olanların barıştığı fakir fukarâ ve yetimlerin sevindirildiği sevinç ve neşe günleridir. Ramazan gittiği için değil günahlarımız affolup nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Bayram günleri Peygamber efendimizin zamanından beri husûsî bir şekilde kutlanmıştır. Bütün İslâm devletlerinde de bugüne kadar kutlanarak gelmiştir.

Bayram günleri; ana baba hoca akraba arkadaş ve komşu ziyâretleri yapılır. Sâlih olan akrabayı ziyâret lâzımdır. Sâlih arkadaşları ziyâret de çok sevaptır. Bayram öncesi yiyecek giyecek ve temizlik gibi hazırlıklar yapılır. Bayram günlerinde herkes temiz giyinir. Çocuklara yeni elbiseler alınır. Fakir öksüz ve yetimler sevindirilir. Bayram namazından sonra kabirler ziyâret edilir; geçmişlerin akraba ve din büyüklerinin rûhu için Kur’ân-ı kerîm okunur duâ edilir ve sadakalar verilir. Daha sonra da aile büyükleri dost akraba arkadaş ve tanıdıklar ziyâret edilir. Çocuklar babalarının ve aile büyüklerinin; gençler de yaşlıların ellerini öperler.

Bayram günü şunları yapmak sünnettir:


  • Erken kalkmak.
  • Gusül abdesti almak.
  • Misvâk kullanmak.
  • Güzel koku sürünmek.
  • Yeni ve temiz elbise giyinmek.
  • Namazdan önce tatlı yemek.
  • Yüzük takmak.
  • Câmiye erken gitmek.
  • Giderken tekbir söylemek.
  • Müminlere selâm vermek.
  • Güler yüzlü olmak.
  • Müminlerle bayramlaşmak
  • Fakirlere sadaka vermek.
  • Dargınları barıştırmak.
  • Akrabayı ziyâret etmek.
  • Din kardeşlerini ziyâret etmek.
  • Ziyârette hediye götürmek.
  • Kabirleri ziyâret etmek.
  • Misâfirlere ikram etmek.
  • Çok duâ ve tevbe etmek.

Bayram ve Bayram Namazları

Bayram bir neş’e ve sevinç günü demektir. Arabçası “İyd” dir. Çogulu “A’yâd” gelir. Bayram tebriklerine “Ta’yîd“ bayramlaşmaya da “Muayede” denir.

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere’yi şereflendirince ora halkının senede iki defa bayram yaparak eğlendiklerini öğrenince onlara şöyle buyurmuş: “Yüce Allah o iki bayram günlerine karşılık onlardan daha hayırlı iki bayram günlerini size ihsan etmiştir.” O günlerin Ramazan ve Kurban Bayramı günleri olduğunu müjdelemiştir. Bunlara arabçada “İyd-i Fitir ve İyd-i Adha” denir.


Bu günlere “İyd” denilmesi bunların birer neş’e ve sevinç günü olmaları hayra yorumlanmaları veya Allah’ın bu günlerde pek çok ihsanlarda bulunması bakımındandır. Ramazan Bayramı üç gün Kurban Bayramı da dört gündür.


Kendilerine cuma namazı farz olanlara cuma namazının vücub ve eda şartları içinde Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vacibdir. Yalnız Bayram namazlarında hutbeler vacib değildir. Bu namazlardan sonra hutbe okunması sünnettir.


Bayram namazlarının ilk vakti işrak zamanıdır. Güneşin görünüşüne nazaran ufuktan bir veya iki mızrak boyu[orta boylu bir mızrak on iki karış uzunluğundadır] kadar yükselip kerahet vaktinin çıktığı andır. Bu andan itibaren istiva veya zeval vaktine kadar kılınması caizdir. (Mekruh vakitler bahsine bakabilirsiniz!.)


Bayram namazları ikişer rekattır. Cemaatle aşikâre olarak kılınırlar. Ezan ve ikamet yapılmaksızın imam iki rekat Ramazan veya Kurban bayramı namazına niyet eder. Cemaat da böyle iki rekat bayram namazı kılmak için imama uymaya niyet eder.” “Allahü Ekber” diye iftitah tekbiri alınır eller bağlanır. Hep birlikte gizlice “Sübhaneke” okunur. Sonra imam yüksek sesle cemaat da gizlice “Allahü Ekber” diye üç tekbir alırlar. Tekbirlerde eller yukarıya kaldırılıp ondan sonra yanlara salıverilir her tekbir arasında üç tesbih miktarı durulur. Üçüncü tekbirden sonra eller bağlanır.


İmam gizlice “Eûzü-Besmele” çektikten sonra aşikâre olarak Fatiha sûresi ile bir miktar daha Kur’an-ı Kerim’den okur. Aşikâre “Allahü Ekber” diyerek bilindiği gibi rüku ve secdelere gider. Cemaat da gizlice tekbir alarak imama uyar. Sonra yine tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır. İmam gizlice “Besmele“den sonra yine aşikâre olarak Fatiha sûresi ile bir miktar daha Kur’an okur. Tekrar üç defa eller kaldırılarak birinci rekatta olduğu gibi üç tekbir alınır. Ondan sonra imam yine aşikâre cemaat ise gizlice 

“Allahü Ekber” diye rükua ve secdelere varırlar. Sonra oturulup gizlice “Tahiyyat Salli-Barik ve Rabbenâ âtinâ” duaları hep birlikte okunur ve iki tarafa selâm verilerek namaz tamamlanır.
Bu halde bayram namazlarının her rekatında üç fazla tekbir bulunmuş olur ki bunlar da vacibdir.


(Hanbelî mezhebine göre birinci rekatta altı ikinci rekatta beş tekbir alınır ve her iki rekatta da tekbirler kıraattan önce yapılır. İmam Malik ile İmam Şafiî’ye göre birinci rekatta yedi ikinci rekatta beş tekbir alınır ve tekbirler her iki rekatta da kıraattan önce alınır.)


İmam bayram namazını kıldırdıktan sonra hutbe okumak için minbere çıkar. Cumada olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak bu bayram hutbelerine tekbir ile başlanır. Cemaat da bu tekbirlere hafifçe katılır. Hatib Ramazan Bayramı hutbesinde cemaata Fıtır Sadakası üzerinde Kurban Bayramı Hutbesinde Kurban ve Teşrîk tekbirleri konusunda bilgi verir.


Cuma hutbelerinde sünnet olan şeyler bayram hutbelerinde de sünnettir. Mekruh olanlar da aynen mekruhtur. Bayram hutbelerinin namazdan önce okunmaları caiz olmakla beraber mekruh sayılmıştır.


İmam birinci rekatta bayram tekbirlerini unutup da Fatiha’nın bir kısmını veya tamamını okuduktan sonra hatırlarsa tekbirleri alır. Fatiha’yı yeniden okur. Fakat Fatiha’dan sonra bir miktar Kur’an okuduktan sonra tekbirleri alır kıraatı iade etmez.


Bayram namazlarında birinci rekatın rükuuna varmış olan bir imama yetişen kimse bu rükua kavuşacağını tahmin ediyorsa hem İftitah tekbirini hem de bayram tekbirlerini ayakta alarak ondan sonra rükua varır. Rükuu kaçıracağından korkuyorsa İftitah tekbirinden sonra hemen rükua varır ve Bayram tekbirlerini rükuda alır. Bu tekbirleri alırken ellerini kaldırmaz. Tekbirleri tamamlayamasa dahi imam kıyama kalkınca o da imamla kalkar imamın alacağı tekbirlerde imama uyar. İmam sünnete uygun olan tekbirlerin dışına çıkmadıkça imama tekbirlerde uyulur sünnet daşında az veya çok almış olduğu tekbirlerde ona uyulmaz.
 

Bayram namazının ikinci rekatına yetişen kimse imam selâm verdikten sonra birinci rekatı kaza etmeye kalkınca önce Besmele ile Fatiha sûresini ve ilâve edeceği bir sûreyi okur. Sonra gizlice tekbirleri alarak namazı tamamlar. Bu şekilde mesbuk olanlar kendi mezheblerinde alacakları tekbirleri getirirler imamın almış olduğu tekbirlerin sayısını gözetmezler.
Bayram namazına yetişemeyen kimse kendi başına Bayram namazı kılamaz. İsterse dört rekat nafile namazı kılar. Bu bir kuşluk namazı yerine geçer sevabı büyük olur.
(Şafiî’lere göre Bayram namazları Müekked Sünnet’lerdir. Bir rivayete göre de Farz-ı kifaye’dir. İslâm alâmetlerinden sayılır. Cemaatla kılınması daha faziletlidir. Yalnız başına da hutbesiz kılınabilir. Bunu misafirler de kadınlar da yalnız başlarına kılabilirler. Güneşin doğuşundan zeval vaktine kadar kılınabilir.


Malikîlere göre Bayram namazı müekked sünnettir. Bir görüşe göre de Farz-ı kifaye’dir. Hanbelî mezhebinde de Farz-ı kifayedir. İmam ile kılmayı başaramayanın bunu kaza etmesi sünnettir.)


Kurban Bayramı namazını ilk vaktinde kılmak Ramazan Bayramı Namazını da biraz geciktirmek müstahabdır. Bayram namazı cenaze namazına ve cenaze namazı da Bayram hutbesine takdim edilir (önce kılınır).
Bayram namazları bir şehirde herkesin toplanacağı bir yerde (Namazgâhda) kılınabileceği gibi birçok camilerde de kılınabilir.


Bayram günlerinde erken kalkmak yıkanmak misvak kullanmak gülyağı ve benzeri hoş koku sürünmek giyilmesi mübah olan elbiselerden en güzel ve temizini giymek yüce Allah’ın nimetlerine şükür için neş’e ve sevinç göstermek karşılaşılan mümin kardeşlere karşı güler yüz göstermek elden geldiği kadar fazla sadaka vermek Bayram gecelerini ibadetle geçirmek müstehab ve güzel bulunmuştur.


Ramazan Bayramında Bayram namazından önce hurma gibi tatlı bir şey yenilmesi Kurban bayramında ise namaz kılınmadıkça bir şey yenilmemesi müstahabdır. Sahih olan görüşe göre bu hususta kurban kesecek kimse ile kesmeyecek kimse eşittir. Kurban kesecek kimsenin keseceği kurban eti ile yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla beraber namazdan önce bir şey yenilmesinde de kerahet yoktur.


Kurban kesecek kimse tırnaklarını ve saçlarını kesmeyi geciktirir. Bunu yapmak mendubdur. Fakat bu geciktirme hoşa gitmeyecek bir durumu ortaya koyacak bir zaman olmamalıdır. Bunun en uzun müddeti kırk gündür.


Faziletli olan haftada bir defa tırnakları ve bıyıkların fazla kısmını kesmek ziyade tüyleri gidermek yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine bakmaktır. Bunlar hiç olmasa on beş günde bir yapılmalıdır. Kırk günden fazlaya bırakılmasında özür kabul edilmez.


Bayram günü camiye bir vakar ve sükûn ile gidilir. Ramazan Bayramında namaza giderken gizlice Kurban Bayramında ise açıkca tekbir alınması ve namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan eve dönülmesi mendubdur.


Kurban Bayramının birinci gününe “Yevm-i Nahir“ diğer üç gününe de “Eyyam-ı Teşrik” denir. Bu bayramdan önceki gün ise “Yevm-i Arefer’dir ki Zilhicce’nin dokuzuncu günüdür. Ramazan Bayramında Arefe yoktur. Arefe gününün sabah namazından itibaren Bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazın arkasından bir defa şöyle tekbir alınır ki bunlara Teşrik Tekbirleri denir:


“Allahü ekber Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahü ekber ve lillâlhilhamd.”
Tekbirlerin bu miktar okunması iki imamın görüşüdür işlem de böyle yapılmaktadır. İmam Azam’a göre bu tekbirler Arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazın arkasından alınır.


Teşrîk Tekbirleri fıkıh alimlerinin çoğuna göre vacibdir. Sünnet diyenler de vardır. İki imama göre farz namazları kılmakla yükümlü olan herkes için bu tekbirler vacibdir. Bu hususta tek başına namaz kılan imama uyan misafir (yolcu) ile mukim köylü ile şehirli erkek ile kadın eşittir. İmam Azam’a göre ise bu tekbirlerin vacib olması için mukim olmak hür olmak erkek olmak ve namaz müstehab şekilde cemaatle kılınan bir farz olmak şarttır. Buna göre misafirlere kölelere kadınlara ve tek başına namaz kılan kimselere bu tekbirler vacib değildir. Fakat bunlar kendilerine tekbir vacib olan cemaatle namazı kılanlara uymaları halinde tekbir almaları gerekir. Cuma ve Bayram namazları kılınmayan köylerde bulunanlara da vacib olmaz. Cuma günü öğle namazını kendi aralarında cemaatle kılan özürlü kimselere de vacib olmaz. Kadınların da kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları müstahab şekilde olan cemaattan sayılmaz.


Bir senenin Teşrîk günlerinde terk edilen bir namaz yine o senenin teşrîk günlerinden birinde kaza edilse sonunda Teşrîk Tekbiri alınır. Fakat başka günlerde veya başka bir senenin teşrîk günlerinde kaza edilecek olsa teşrîk tekbiri alınmaz.


Bir namazda sehiv secdeleri ile teşrîk tekbiri ve telbiye toplanacak olsa önce sehiv secdeleri yapılır sonra tekbir alınır. Ondan sonra da telbiyede bulunulur. Eğer telbiye önce yapılırsa sehiv secdeleri ve teşrîk tekbiri düşer. (Telbiye için hac bahsine bakılsın!)
Arefe günü insanların bir yerde toplanarak Arafat’da bulunan hacıları taklid eder bir durum almaları hiç bir esasa bağlı değildir. Bunu mekruh görenler de vardır.


Bayram günlerinde müslümanların birbirlerini tebrik etmesi görüşüp musafaha yapması ve birbirlerine: “Gaferellahu lena ve leküm Allah bizi ve sizi bağışlasın” yahut: “Takabbelellahu Tealâ minna ve minküm Yüce Allah bizden ve sizden kabul buyursun ” şeklinde duada bulunması da mendubdur.


Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin mü’minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır. 

Bayram insanları kaynaştırıp biraraya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için mü’minler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kur’ân’lar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.

Ramazan Bayramının mü’minler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, hergün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan’ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.


Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin 2. yılından İtibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu da ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren rnü’minler sonraki ayın (şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı denmiştir.

“Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır“(1) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayramları bayram namazlarının kılınmasıyla başlar.
Hz. Peygamber, “Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir”(2) buyurmuştur.

Ramazan Bayramım da bu manada bir gün olarak kabul etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir.(3) Bu sır içindir ki, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Bir gün önce oruç bozmak haramken, bir gün sonra oruç tutmanın haram olması, mü’minlerin düşünce ve duygu dünyasında nimetlerin gerçek Sahibini hatırlatan en etkili bir sebeptir.

Herkes bir gün önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de Onun rızasına uyarak orucunu açar. Ve Onun gerçek nimet Sahibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir şükre yol bulur.

Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük iftarların sünnet türünden âdabı bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu tatlı bir şeyle açmayı adet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. (4)
Her vesile ile bizleri ibadete ve ahiret amellerine teşvik buyuran Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, yılın iki bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederlerdi. Bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirirlerdi. Bunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmişlerdi:

“Sevabını Allah’tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.” (5)


Bayramlar saadet asrında da bambaşka bir hava ve neş’e içinde yaşanırdı. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bayram sabahında namazgaha çıkardı. Peygamber hanımlarının da, diğer hanımlar ve kızlarla birlikte namazgaha çıkması istenirdi. Kadınlar cemaatin arka tarafında yer alırlardı.(6) Kılınan bayram namazından sonra Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam cemaate hitaben bir hutbe okuduğunu anlatan îbni Mes’ud (r.a.) devamla şöyle der:

“Resuîullah Aleyhissaiâtü Vesselam üzerine şehadet ederim ki, o namazı hutbeden önce kıldı. Sonra hutbe okudu. Daha sonra kadınlara işittiremediğini düşünüp onların yanına geldi. Onlara hatırlatmalarda bulundu, öğüt verdi ve sadaka vermelerini emretti.
Bilal de elbiselerini açmış, vermelerini işaret etmekte idi. Kadınlar yüzük, halka ve diğer kıymetleri şeyleri atmaya başladılar.” (7)
Bu hadiseyi anlatan sahabilerden biri, “Kadınların bu verdikleri Ramazan Bayramı zekatı mı idî?” sualine şöyle cevap verdi: “Hayır, lakin o vakit verdikleri bir sadaka idi. Kadınlar yüzüklerini atıyor ve atıyorlardı.”(8)

Aynı olaya işaret eden Ebu Saidi’l-Hudri de (r.a.) bayram gününde en çok sadaka verenlerin kadınlar olduğunu anlatır.
Ramazan Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini insanlara melekler veriyor.

Sa’d bin Evs el-Ensârî anlatıyor: Resulullah Sallal-lahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur.
Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler:
“Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.


“Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi şöyle seslenir:

“Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.”(9)


Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim’de ayrı bir bab ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hazret-i Âişe (r.a.) şöyle anlatır:

“Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken rakseder gibi oynuyorlardı. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar.”(10)

Ancak bayramdaki sevincin gaflete dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Esasen bayram Allah’ın bize verdiği İlahi bir ziyafettir. Bu bakımdan, bayram gününde en çok Allah’ı hatırlayıp şükretmeye ihtiyacımız vardır. Zaman şeridi içinde bayram yeni bir değişimin başı, bir dönüm noktası ve bir muhasebe vaktidir. Ömürden bir yılın daha geçip gittiğini, kabir alemine doğru bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatan vesilelerden biridir.

“Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha (Allah’ı zikretmeye) ve şükre azim tergibat (büyük teşvikler) vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürür nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir,, gafleti kaçırır.” (11)

Nitekim büyük cemaatler halinde kılınan bayram namazları esnasında getirilen tekbirler, gafletin giderilmesine ve şükür vazifesinin yerine getirilmesine en büyük bir vesiledir. Sadece bir ülke halkının değil, yeryüzünde sayısı milyarlara varan Müslümanların hep beraber aynı anda tekbir getirdiklerini hayal ettiğimizde, karşımıza çıkan muhteşem tablo, bayramlarımızı kâinat çapında bir manaya kavuşturur. O anda adeta yeryüzü tek bir ağız olur, tekbir getirip namaz kılar gibi bir hale bürünür. Misâl âleminde birleşen o seslerin bir anda yeryüzünden yükselişi, adeta muhteşem bir koro halinde dünyamızın göklere doğru tevhidi haykırmasıdır.

Bu muhteşem manaların yaşandığı bayram günlerinde küçük meselelerden çıkan kırgınlıkların, dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü’minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o manalar yaşanan hayata geçsin.
 

Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır.
Ebû Hüreyre anlatıyor:

Resulullah Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
“Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.” (12)
Bayramlara sünnet çerçevesinde hazırlanmak bu âdeti de ibadet haline getirir, bu sevinç günlerini biri iman şuuru içinde geçirmeyi temin eder.

Bunun için sünnette yer aldığı gibi bayrama önceden hazırlanmak, temiz ve güzel elbiseleri giymek, gusletmek, misvak kullanmak veya dişleri fırçalamak, güzel kokular sürünmek, güler yüzlü olmak, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey yemek bugünlerimize ayrı bir mana kazandırır.


Asıl itibariyle fıtır sadakası olarak bildiğimiz fitre de bayram günü verilir. Ramazan ayı içinde verilmemişse fitrenin de o gün verilmesi gerekir. Zaten Ramazan Bayramının hadislerde geçen adı “İydü’I-fıtr”, yani Fıtr Bayramı demektir. Yaratılışın gereği olan kulluk görevleri yapıldığı için bu adı almıştır.

Bayramların en güzel şekli tanısın tanımasın mü’minlerin tokalaşarak, kucaklaşarak birbirleriyle bayramlaşması, bayramlarını kutlaması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle “Bârekâllâhü lenâ ve leküm” diyerek bayramlaşılardı, yani “Allah bizden de, sizden de kabul etsin” dedikleri rivayet edilir.(13) Bu tebrikleşme bizim dilimizde “Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar” gibi sözlerle ifade edilir.