-->
Hot!

Other News

More news for your entertainment
ALLAH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALLAH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TAHTERAVALLi



Çocuk parklarındaki tahterevalliler ne güzel çalışır. Oturanların ağırlıkları farklı bile olsa, iki ucu da hem kalkar, hem iner. Parkın birindeki tahterevallide iki çocuk aşağı inip yukarı çıkarken, tahterevallinin tam ortasında çocukların annesi olduğu anlaşılan bir kadın ağırlığını bazen bir uca bazen diğer uca veriyor, çocukları eğlendiriyordu.

O'NU GÖR, O'NU BİL, O'NU TANI!


Ben şahsen, Allah’a karşı vefa hissi, samimiyet ve ihlâsla yapılmayan bir işin semereli olacağına inanmıyorum. Aksine, vefa, samimiyet ve ihlâsla gerçekleştirilebilecek hayırlı amellerin, dünyadaki ordularla elde edilemeyeceğine bütün ruh u canımla kat’iyen iman ediyorum. Aslında ben, bu ve buna benzer sözleri 1520 seneden beri, tabiî.. İmam Gazzâlî’den Bediüzzamana pek çok İslâm büyüğü ve İslâm dâhilerini takliden bu işin hakikatini bütün derinliği ile vicdanımda tam duymadan söylemiş olabilirim ama, şimdilerde bunu vicdanımda daha net, daha açık görüyor ve bu hakikate bundan önceki yıllara nispeten çok daha fazla inanıyorum.

Evet, Allah’a karşı vefa hissinin canlı tutulması ile elde edilecek zaferler, ordularla elde edilebilecek zaferleri –inanın– kat kat aşar. Meselâ, şimdilerde mazhar olduğumuz lütuf ve ihsanların elde edilmesi için Fatih başta, sağ cenahta Ulubatlı Hasan, sol cenahta Hızır Çelebi İstanbul’un fethine yürüyen o büyük fetih ordusu ile dahi elde edilemeyecek kadar zor ve önemli olduğuna inanıyorum. Öyleyse misyonun böylesine öneminden dolayıdır ki, sık sık vicdanlar kontrol edilmeli, Allah ile olan ahd ü peymanlar gözden geçirilmeli, ulûhiyet, mâbudiyet ve abdiyet konuları tekrar tekrar ele alınmalıdır. Eğer biz kul isek –ki kuluz– lütfedilen bütün bu ihsanları, boynumuza geçirilen bir tasma veya ayağımıza geçirilen bir pranga gibi görmeliyiz. Bu ve buna benzer mülâhazalarla biz gerçek ubûdiyeti sergileyebilirsek, bunun karşılığında Rabbim de rahmetini sağanak sağanak üzerimize yağdırmaya devam edecektir.

Evet, Üstad Hazretleri’nin On Yedinci Söz’de dediği gibi “Yalnız Bir’i bil, yalnız Bir’i gör, yalnız Bir’i tanı.”[1] düşüncesi bizim bütün davranışlarımızın esası olmalıdır. Yani insanlarla oturup kalkma, onları sevme veya nefret etme... sadece O’ndan ötürü bulunmalıdır. Bu açıdan şimdilerde içte ve dışta çok ses getiren eğitim, kültür faaliyetleri, milletimiz ve hatta topyekün insanlık adına yapılan hizmetler bizim nazarımızda bir hiç olmalıdır. Zaten “O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”[2] demiyor mu Ataullah İskenderî. O hâlde boşa olta atmamalı, boşa zıpkın salmamalı. Her şeyde sadece O’nun rızası gözetilerek hareket edilmeli ve Allah’a talip olmanın ötesinde bütün düşüncelere elden geldiğince kapalı kalınmalıdır.

Her zaman çevremizde açılıp kapanan çiçeklere bakıp bayılıyorum ben. Çünkü onlar sürekli güneşi takip ediyorlar. Açılıp kapanmalarını ona göre ayarlıyorlar. İşte onların bu hâlleri, kulluk dersi adına bana çok önemli geliyor. O’nun rızasının olduğu yerlerde var, aksi takdirde yok. Ne kadar güzel! İşte bizim varlığımızın en anlamlı buudu da bu; Rabbimiz’le olan irtibatımızı kavî tutup gerisine karışmama.

Öte yandan Rabbimiz’in şu icraatına bakın ki, boyumu­zaposumuza bakmadan, gerçek kadr ü kıymetimizi nazara almadan tenezzülen konuşmalarını bizim anlayabileceğimiz seviyede yapmış ve yapıyor.. ve yine tenezzülen,
“Sığmam dedi Hak arz u semaya,
Kenzen bilindi dil madeninden.”[3]
beytinin ifade ettiği gibi, insan kalbine tecellî dalga boyunda inmiş ve “Gör Beni burada!” demiş. Dolayısıyla insan hüşyar bir anlayış ve idrakle azıcık kendi kalbine dönüverse tasvir, tasavvur ve tahayyüllerin çok çok üstünde, keyfiyetsiz, kemmiyetsiz verâların verâların verâların.... verâsında O’nu ter ü taze bulabilir. Zaten böyle bir bulma da her zaman insanın gayesi olmalıdır.

[1] Bediüzzaman, Sözler s.231 (On Yedinci Söz, İkinci Makam).
[2] eş-Şürnûbî, Şerhu Hikemi’l-Atâiyye s.208.
[3] el-Cürcânî, et-Ta’rîfât s.218; es-Suyûtî, ed-Düreru’l-müntesira s.15

VE RUH ÜFLENDi KAiNATA...



VE RUH ÜFLENDi KAiNATA...

BİG BANG’DAN SONRA (B.B.S.) 10.000.000.000 senesi civarıydı. Bugünkünden daha küçük, ama daha hızlı ve hareketliydi kâinat. Büyüyor, serpiliyor, genişliyor, bir hedefe doğru aceleyle koşuyordu. Yuvasından henüz çıkmış genç kuşlar gibi uçuşan yıldızlar, ışıl ışıl kandillerini yakmış dev filolar misâli birbiriyle yarışan galaksiler... Hepsi o kadar. Güzel, muhteşem, muazzam bir kâinat—fakat birşeyler eksik.

Derken, Yerel Galaksi Kümesi içinde, tıpkı yüz bin milyon kardeşi gibi uzun saçlarını savura savura dönüp duran bir galaksi güzeli, bir yıldıza hâmile kaldı. Görünüşte diğerleri gibi, fakat istikbâli farklı bir yıldızdı bu.

ALLAH VE RESULÜNE iTAAT



ALLAH VE RESULÜNE iTAAT


Haşr suresi 7 ayette Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: 

“Peygamber size neyi verirse onu alın; neden sizi nehyederse ondan da sakının Allah'tan korkun Şüphesiz Allah'ın cezalandırması çok şiddetlidir” 

Allahu Tealâ peygamberine itaati, kendisine olan itaat gibi saymış; Rasulüne olan itaat ile kendisine olan itaati birbirine yakın kılmıştır Bu emir vücubiyet ifade eden bir hükümdür 

MATERYALiST BATILIYA iSLAM NASIL ANLATILMALI




MATERYALiST BATILIYA iSLAM NASIL ANLATILMALI

Fizik alemi, metafizik alemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik alemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkansızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu alem, mülk alemidir; ancak bu alemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde alemine münhasır görüp, mana alemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.


Bugün bu türlü manevi körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tespit ettikleri verilere "var"derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.

Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı'da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı manada pozitif insanlarsa- Hz. Mesih'i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı'da, sayıları az da olsa madde alemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.

Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks'ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasda bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mana da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü metaryalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dini dünyalarında dahi ahirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkansızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatları anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı'ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına bir şeyler anlatsalar da, netice itibariyle bir çok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahadelerim karşısında şöyle demiştim: "Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş."Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı'nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslam'ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye katedilse de kanaat-ı acizanemce Batılıya hak ve hakikatları ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslüman'ın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur'an ve Sünnet'in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslam'ın ruhi hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbni Arabi, Mevlana ve Yunus Emre gibi İslamî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslam'ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslam'a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslam'ın temsil yoluyla seslendirilen hal besteli, Kur'an ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbni Erkam'ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslamî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke'yi bütün bütün ter kedip Medine'ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur'an'ın "fetih"dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında adeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevç fevç İslamiyet'e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslam'a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Halbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hal ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman'ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur'an'ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlakı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda makes buldu.

Hasılı, İslam'ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevç fevç dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslam'ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hal dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

KAiNAT VE RABB'



KAiNAT VE RABB'

Allah’ı Düşündüren Kâinat Ayetleri Allah’ın varlığı, fiil ve sıfatları ile apaçık iken; zatı ile gizlidir. Zatı duyularla ve akılla idrak edilemez. Bununla birlikte Allah’ın varlığı akıl ile bulunabilir. Öncelikle şu soruyu sorarak konumuza girelim: Acaba insanın Allah’ın varlığına inanması için, O’nun varlığını akılla ispat etmeye gerek var mı? Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır. Veya şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Allah’ın varlığını aklen ve ilmen ispat etmek mümkün müdür? Hayır mümkün değildir. Çünkü ispatı istenen varlık aklı aşmaktadır.

Allah’ın varlığını gösteren akli deliller gaflet içindeki insanları uyandırmak içindir. Geçmişten günümüze kadar Allah’ın varlığını, çok az insan dışında, toplum olarak inkar eden olmamıştır. Allah’ın varlığına ve birliğine, görülen, işitilen ve bilinen her şey şahidlik etmektedir. İnsan bir damla su iken, ana rahmindeki oluşumu ve aşamaları, dünyaya gelişi, bebeklik ve çocukluk dönemi, gençlik, ihtiyarlık ve nihayet ölümü, düşünen insan için Allah’ın varlığına en kesin delillerdir. Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır İnsan, etrafına bakıp kainatı incelediğinde mükemmel bir düzen ve ahengin olduğuna şahit olmaktadır. Güneş, ay, gezegenler ve diğer tüm gök cisimleri birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde hareket etmektedir. Dünyamız da hem kendi çevresinde hem de güneşin çevresinde dönmektedir.

Dünya bu dönüş esnasında güneşe bulunduğu yerden çok az bir mesafe yaklaşsa alevler içinde kalır; tersine çok az bir mesafe uzaklaşsa buz kesilip donardı. Havada direnç kuvveti olmasa, yağmur taneleri yeryüzüne bir mermi gibi inerdi. Suyun kaldırma kuvveti olmasa, denizlerde gemiler ve insanlar yüzemezdi. Yeryüzünde dağlar olmasa dünyamız sürekli sarsıntı geçirirdi. Dünyanın da içinde bulunduğu gezegenlerin uzaya fırlayıp savrulmasını engelleyen, yer çekim kuvveti adı verilen ilahi bir kanundur. En küçüğünden en büyüğüne tüm hayvanlar, bitkiler, ırmaklar, nehirler, denizler, okyanuslar, dağlar yeryüzünü bir vitrin gibi süslemekte, aynı zamanda yaratılışları icabı, Allah’a teslim olup tesbih etmekte ve insana hizmet etmektedirler. İnsan büyük alem olan kainattan, küçük alem olan kendisine bakıp incelediğinde şunlara şahit olur: Saçlarımızdan ayak parmaklarımıza kadar vucudumuzun şekli, boyun, parmak, el, kol, diz, ayak gibi organlar kendilerinden beklenen görevleri yapabilecek şekilde düzenlenmiştir. Kalbimizin çalışması, gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, derimizin hissetmesi, kanın vücutta dolaşması, yiyeceklerin sindirilmesi, zararlı atıkların vücuttan dışarı atılması ve diğer tüm organlarımızın çalışması önceden programlandığı şekilde aksamadan belirli bir düzen içinde devam etmektedir.

Vücudumuzdaki herhangi bir organ rahatsızlandığında diğer tüm organlar bu rahatsızlığı hissederler. Bütün bu düzen ve ahenk kendi kendine olmayıp, üstün özelliklere sahip tabiat üstü bir varlık tarafından yaratılmıştır. Biz müslümanlar bu yüce varlığa ALLAH (c.c) diyoruz. Görüldüğü gibi Allah’ın varlığı meselesinde izlenen metod “eserden müessire geçiş” metodudur. Yani resimden ressama, şiirden şaire, Selimiye camiinden Mimar Sinan’a geçiş metodu. Burada resim eser; ressam müessir, şiir eser; şair müessir, cami eser; camii yapan müessirdir. İşte canlı cansız tüm kainat ve içindeki varlıklar Allah’ın eseridir. Kur’an, Allah’ın her bir eserine “ayet” diyor. Ayet yol kenarındaki trafik işaretleri gibidir. Bu işaretler sürücünün hedefine ulaşmasında ona yardımcı olduğu gibi gerçek akıl sahipleri de Allah’ın ayetlerine bakarak O’na ulaşır.

Allahü Teala kendi varlığını gerek Kur’an ayetleriyle, gerek kainat ayetleriyle her an göstermektedir. Bu yüzden tabiattaki her olay basit birer hadise olmaktan çıkmakta, dikkatimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedirler. Nasıl ki, yol üzerindeki trafik levhaları dikkatimizi kendilerine değil de, gideceğimiz yöne çekerse; kâinat olayları da dikkatlerimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedir. Bu gerçek, Allah’ın varlığı, birliği ve kudretidir. Bu anlamda kâinattaki her olay da, insanın kendisi de, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden ayetlerdir. Burada sözlü ayet olan vahiy (Kur’an) ile, sözsüz ayet olan kainat ayetleri arasında fark yoktur. Her ikisi de Allah’ın eseridir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığıyla ilgili olan ayetlerde, O’nun hak olduğunu isbat eden delillerin, hem kâinatta, hem de insanın kendi varlığında olduğu ifade edilmektedir:

“Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussılet: 41/37) “Kesin inanacak olanlar için yeryüzünde ve kendi canlarınızda (Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren) nice deliller vardır. Görmüyor musunuz? (Zâriyât: 51/20-21 )

Kur’ân-ı Kerim Allah’ın varlığını, insanlar tarafından doğal kabul edilmesi gereken bir konu olarak görmektedir. Bu yüzden konuyla ilgili ayetler genellikle soru şeklinde veya hayret bildiren uyarı ve kınama biçimindedir. Allah’ı bulmanın, O’nu kabul edip O’na inanmanın bozulmamış akıl için mecburiyet olduğu açık bir hakikattir. Sağlam bir akıl, yaratıcı, yoktan var edici, tabiat olaylarını yönlendirici, aleme nizam verici bir zatı, yani Allah’ı kabul etmek zorundadır. Akıl, zaruri olarak Allah’ın varlığına inanmak durumundadır. Ancak çok az sayıda da olsa bazı insanlar, Allah’ı inkar edebilmekte, O’na hiç inanmamaktadır. Bu tipteki anormal insan(!)lara uzun uzadıya Allah’ın varlığını isbat etmeye çalışmak gereksiz, hatta yanlıştır. Bu insanlara karşı tavrımız müdafa değil; hücum olmalı, bunlara: “öyleyse insanlar, varlıklar, bütün evren nasıl meydana geldi? Kendisinde can bile bulunmayan doğa veya tesadüf denilen şey hiç yaratıcı olabilir mi?...” gibi sorular sormalı, Allah’ın var olmadığını onların isbatlaması istenmelidir. Görülecektir ki bir şeyin yokluğu isbat edilemez. Hele Allah’ın -hâşâ- var olmadığı hiç mi hiç isbat edilemez. İnsan sadece kendini kandırır. [1]

[1] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi 97-99. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

YOK & VAR





YOK & VAR


"Yoktan Var Olmaz, Vardan da Yok Olamaz"Diyorlar. Zamanımızda Geçerli midir?

Lavoisier'e dayandırılan bu söz sadece bir iddiadır. Diyorlar ki: "Madde enerjiden mürekkeb ve enerjinin şekillenmiş halidir. Madde-enerji, enerji-madde bir devr-i daim halinde sürer gider. Demek ki, var yok olmaz, yok da var olmaz. Meselâ, yeryüzünde insanlar var olurlar, öldüklerinde çürür ve bu sefer de toprak olurlar. Ve varlıklarını toprak şeklinde devam ettirirler. Güneşteki hidrojen helyuma çevrilir, ondan çıkan şua, radyasyon ve çeşitli boydaki dalgalar, dünyanın yedi bucağına yayılır hatta birçok sistemlere kadar gider, ve onlar da kendilerine göre bunlardan istifade ederler. Yani, değişen sadece varlığın keyfiyetidir; yoksa bizzat varlık hep devam etmektedir."




Evvela, Lavoisier "Var yok olmaz, yok da var olmaz"derken bunu eşyanın kendisine nispet ederek söylemektedir. Yani, hiçbir varlık kendi kendine yok olmaz. Yok olan da yine kendi kendine var olamaz. Aynı zamanda, var ve yok etme gücüne sahip olamayan, sebepler, tesadüfler; hatta varlık içinde en kabiliyetli olan insanlar dahi, bu hükme dahildirler.. onlar da bir varı yok, bir yoku da var edemezler. Onların eliyle sadece terkipler değişir; varlık varlığını devam ettirirken, yok da ebediyyen yok olarak kalır. Ancak, mes'ele Cenâb-ı Hakk'a (cc) isnat edildiğinde bu hüküm tamamen tersine çevrilir. Allah (cc) varı yok eder, yoku da var eder. Her baharda binlerce, yüz binlerce, yoktan ve hiçten yaratılan bunca nebâtatı gördüğü halde, yok var olmaz diyen muannid evvelâ kendisi yok olmalıdır. Evet, Allah (cc) varı yok eder yoku da var eder. Zaten Lavoisier'nin de buna bir itirazı yoktur.



İkincisi: Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir ki böyle bir iddiada bulunmak doğru olsun!



Epikür ve Tales'ten bu yana maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom bugün daha küçük parçalara ayrılmış olarak bilinmektedir. Atom, kendi çekirdeğinin etrafında dönen, eksi yüklü elektronlar, artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan müteşekkildir. Dün bilinmeyen bu husus bugün herkesin malumudur; ve bugün yine her kesin malumudur ki, bunlar durmadan dalga neşretmektedirler. Görülüyor ki, bilgilerimiz daima yenileniyor ve bilgi dağarcımıza her an yeni bilgiler ilâve oluyor. Atom nazariyesi bir çok değişikliğe uğraya dursun, belli bir dönemde foton nazariyesi ortaya atıldı ve ilim adamları artık bütün mesâilerini partiküller üzerine teksif etmeye başladılar. Biz çok şey bildiğimizi zannediyoruz; halbuki çok şey bilmiyoruz. Varlık hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize nisbetle deryada katre kalır...



Biz yine düne kadar, her şeyin atomdan meydana geldiğini kabul ediyorduk. Ancak bugün anti-madde nazariyesiyle atomun karşısında da bir anti-atom olduğu söylenmektedir ki, "Daha bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı"(Yasin/36) manâsına gelen âyetin içinde bu manâyı düşünmek de mümkündür.



Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu ilmî gerçeklere ve telkin ettiği îmana bakınız ki, "Atomdan seyyarata kadar, her şeyi Cenâb-ı Hakk (cc) çift olarak yarattı. Tek olan birisi vardır o da Allah'tır (cc)."Sadece O tek olan Zât'tır ki, parçalanmaz, bölünmez, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez, kemmî ve keyfî olarak ele alınmaz. O zâtında vardır ve bir Zât-ı ecell-i âlâdır. Tebeddülden, tağayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâdır.



Anderson'dan Asimov'a kadar, fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, anti-madde, anti-atom, anti-proton ve anti-nötron hususu bilgi sınırımızı tesbitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzûunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehâleti artmaktadır.



Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Halbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu ispat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacakdır: Anti-x, anti-partikül, anti-proton, anti-nötron, anti-elektron, anti-molekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) anti-bitki, anti hayvan, anti-insan ve anti-dünya...vs.



Çok sözleri kehânet derecesine varan Einstein demiştir ki, "Görünen üç buudlu mekanın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır."Tabii ki bu sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekanın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekandan başka bir mekân vardır. Ve bu mekan hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir.



Madde ile anti-madde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır.



Ve yine ilim adamları, bir gün bütün kâinatta, maddenin anti-maddeye galebe edeceğinden bahsetmektedirler. Halbuki onların sözlerini te'yid eden hiçbir delilleri de yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; acaba ilim adamları her şeyi biliyorlar mı ki, böyle bir neticeyi hemen kestirip atıyorlar.



Haydi onların bazı dediklerini kabul edelim. Yeryüzünde madde daha çoktur, anti-madde ise daha azdır. Ama bir de ileri sürdükleri hususlar üzerinde düşünelim. Meselâ onlar diyorlar ki, kâinat yaratılırken madde ve anti-madde birbirine mukâbil yaratıldı. Diyelim ki madde tarafında ikibin iki tane madde vardı; anti-madde tarafında ise bu oran ikibin taneydi. Sonra madde anti-maddeyi yedi, tüketti. Sonunda madde, anti-maddeden sadece iki tane fazla kaldı ve bu fazlalıktan dolayı, kalan iki fazla maddeden bu âlem vücuda geldi. Böylece de, madde anti-maddeye galebe çalmış oldu. Aslında hiç de böyle bir durum yoktur. Çünkü, eğer böyle bir şey olsaydı, yeryüzünde anti-maddeden bahsetmeye imkân olmazdı. Zira, iddiaya göre anti-madde baştan bütünüyle yok edilmiş sayılıyordu.

ALLAH (c.c.) - KAiNAT iLiŞKiSi







ALLAH (c.c.) - KAiNAT iLiŞKiSi

Birçok ayette, kâinatı kuşatan icraat ve tasarruflarından bizleri haberdar eden yüce Yaratıcı, Bakara suresi 2/255. ayetinde kâinatla olan ilişkisini, rububiyetine layık bir biçimde anlatmaktadır. Bu ayete "Ayetü'l-Kürsî"ismi verilmiştir. Bu ayet Allah'ın hükümranlığının son derece açık ve özet bir anlatımını ifade eder. Bir rivayette Kur'ân'da en büyük ayetin bu ayet olduğu bildirilir. (Bkz., İbn Hanbel, Müsned, V, 142, 178) bu uzun ayetin kısa bir meali şöyledir.


Allah o İlahtır ki Kendisinden başka ilah yoktur.

Hayy'dır (Her zaman var olan, diri olan, ezelî ve ebedî hayat sahibi),

Kayyûm'dur (Kendi zâtı ile var olup, zeval bulmayan ve bütün kâinatı varlıkta tutup onları yöneten).

Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutar.

Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur.

İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine?

Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir.

Mahlûklar ise O'nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.

O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır.

Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na ağır gelmez, O öyle ulu, öyle büyüktür. (Bakara, 2/255)

1. Hayy'dır: Kendisinden başka bir ilah bulunmayan O Allah, zat-ı uluhiyetine has bir hayat sahibidir. Bütün hayat sahiplerinin, hayatlarını kendisinden aldığı bir hayat sahibidir. Fena ve zevalden (yok olmak ve kaybolmaktan) münezzehtir; ezelden ebede mutlak ve sonsuz bir hayat sahibi olup O'nun için ölüm diye bir şey söz konusu değildir.

2. Kayyûm'dur: Varlığı kendinden olan Allah, bütün mahlukatının da idaresini bizzat yürütendir. Her şey varlığı ve varlığının devamı için Kendisine muhtaçtır. Kendisinden başka bir ilah bulunmayan O Allah, 'O, her an yeni tecellilerle iş başındadır' (Rahman, 55/29)."

Allah bu âlemi kanunlarla yönetir. Ancak kanunlar, Allah'ın, varlığın sevk ve idaresini kendilerine bıraktığı hariçte bizatihi var olan şey değillerdir. Kanunlar, ilahî icraat ve faaliyetin bizatihi kendisidir. Kâinatın düzeni veya tabiat kanunları dediğimiz şey, eşyanın yaratılış ve devam ettiriliş biçiminin bize yansıyan görüntüsüdür, yoksa belirleyicisi değil. Yani, eşya belli bir biçimde yaratıldığı için kanunlar vardır; yoksa kanunlar var olduğu için eşya belli bir biçimde var oluyor, değildir. Bir başka ifadeyle, mikro âlemden makro âleme kadar kâinatın işleyişinde gördüğümüz düzenli her bir faaliyet, Allah'ın sünnetinin/âdetullahın tecellisidir. Yaratıcı tarafından sebep-sonuç çizgisinde sürdürülen bu düzenli faaliyeti biz 'kanunlar' diye algılarız. Şu halde kanunlar, eşyanın bir silsile halinde varlık sahasına çıkarılmasının bize akseden görüntüsünden başka bir şey değildir.

Bilimler, varlıklarını "sünnetullah"denilen Allah'ın koymuş olduğu kanunların düzenliliğine, muntazamlığına borçludurlar. Eğer yüce Yaratıcı varlığı sebep-sonuç çizgisi içinde ve düzenli bir devamlılık içinde yaratıp devam ettirmeseydi, bilimlerden asla söz edilemezdi.

Tevhid inancıyla doğrudan alakalı olan bu hususun üzerinde biraz durmamız yararlı olacaktır: Bu konuda gerek geçmişte gerekse günümüzde tevhid inancına aykırı yanlış mülâhaza ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kur'ân ve hadislerin gayet açık bulunan ifadelerine rağmen, İslâm düşünce dünyasında bile -farkında olarak veya olmayarak- eşyada/sebeplerde hakikî tesir görenler eksik olmamıştır. Halbuki, sebep ve sonuçlar arasındaki ilişki, bir illiyet/nedensellik ilişkisi değildir. Bu ilişki yatay değil, dikeydir. Kâinatta bir düzen vardır, fakat bu düzen eşyanın kendi arasındaki zorunlu nedensel bağlantılara indirgenemez.

Gerek sebeplere bakarak, sonucu aklımızla bulabileceğimizi iddia etmek; gerekse, sebep-sonuç ilişkilerinin değişmeyen bir düzen içerisinde olduğunu deneylerle gözlemleyerek, sonucun, sebep tarafından yapıldığını iddia etmek, temelde hep aynı yanılgıya dayanmaktadır.

Kur'ân açısından olaya baktığımızda bizim farklı bir şekilde düşünmemize yarayacak ciddî bir delile ve gerekçeye sahip olmadığımızı görüyoruz. Dört kuvvetin tamamı (çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, zayıf ve güçlü kuvvetler) İlahî Kayyûmiyetin sebep-sonuç çizgisinde düzenli bir devamlılık içinde bize akseden tecellisinden ibarettir.

Sebep ve sonucun birbirine rasyonel yasalarla veya zorunlu tabiat kanunlarıyla bağlı olduğunu zannetmenin adı determinizmdir. Sebepler de sonuçlar da yaratılmışlardır. Sebepler, kendilerinin kâinattaki düzeni sürdürmelerine imkân veren zatî hiçbir niteliğe sahip değillerdir. Yaratılışta sünnetullah caridir. Eğer Kâinatta Allah'ın koymuş olduğu kanunlar sürekli değişse idi, istikrar olmayacağından ne ilimler teşekkül ederdi ne de yaşamak mümkün olurdu. Yaratılış, Allah öyle irade ettiği için tekdüzedir; daha da ötesi, yaratılışta, Allah'ın başka bir şekilde değil de, bu şekilde yaratmasını zarurî kılacak hiçbir şey yoktur. Allah istediği zaman istediği şeyi değiştirebilir. Mesela on katlı bir apartmanın en üst katından bir bebek aşağı düşüyor, ölmüyor. Deprem gibi afetlerde bakıyorsunuz kendini korumaktan aciz birçok çocuk, günlerce sonra enkaz altından sapasağlam çıkabiliyor.

Yüce Yaratıcı biz kâinatı anlayabilelim, böylece kendisini tanıyabilelim diye, sebep-sonuç-çizgisi içinde yaratmayı irade etmiştir. Yaratanın sonuçları yaratmak için sebeplere ihtiyacı yoktur, ama, O'nun nasıl yarattığını anlamak için, bizim, sebeplere bağlı daimi bir yaratılış şekline ihtiyacımız vardır. Bunun içindir ki, yüce Yaratıcı, kendi isimlerini göstermek için kâinatta eşya ve olaylar arasında gözle görülür anlamlı bir ilişki ve ilgi kurmuştur. Bütün eşya ve sebepler O'nun isim ve sıfatlarını bize aksettiren birer ayna gibidir. Büyük-küçük, küllî-cüz'î her bir mahluk kendi hal diliyle O'nun yüceliğini ilan eden ayetler olup asla O'nun icraatında birer ortak gibi düşünülemezler.

Varlığın düzenlilik içinde devam eden işleyişi, ancak ve ancak mutlak irade, ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatlara sahip bir Yaratıcının doğrudan idare ve tasarrufuyla izah edilebilir, zira mevcudatta tezahür eden bütün küllî fiiller, her şeyi ihata eden bir kudretin tecellileri olduğunu gösterirler.

Gerek fezada gerekse arzda bulunan bütün cisimlerin varlığı ve bekası bu kayyumiyet kanununa bağlıdır. Eğer Kayyûm (âdeta ayakta, her an iş başında) olan Allah, emrini bir an için çekecek olsa, milyonlarca küre ve gerçekte her şey hiçliğe düşecektir; çünkü yaratılmış şeyler, varlıklarını kendi başlarına devam ettirmelerine yardım edebilecek hiçbir şeye sahip değillerdir. Bu hususu konuyla ilgili Kur'ân'ın şu ayetleriyle noktalamış olalım:"Her bir şeyin melekûtu (idare ve tasarrufu) elinde olan (Allah'ın) şanı ne yücedir."(Yasin, 36/83.)"O'nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: göğün ve yerin, Kendisinin buyruğu ile kaim olmaları, belirlenen yerde sapasağlam işlerinin başında bulunmalarıdır.

(Rum, 30/25.)"Gerçek şu ki: Gökleri ve yeri yok olmaktan koruyan, Yüce Allah'tır. Şayet onlar yıkılacak olursa onları Allah'tan başka kimse tutamaz.""(Fatır, 35/41)

Hasılı, varlık ne kendiliğinden olagelmiştir ne de yaratıldıktan sonra kendi akışına bırakılarak 'Hadi, bakın işinize!' denilmiştir. İlahî irade ve ilahî kudret varlıkta her an hükmünü icra etmektedir. Her şey O'nun elinde ve O'nun tasarrufundadır. Hiçbir şey O'nun kudretinin dışında değildir. Her şeyin gerçek sahibi ve yöneticisi yalnızca O'dur.

3. Allah'ı ne bir uyuklama, ne de uyku tutar: O öyle bir kayyûm'dur ki, her şeyin varlığı da varlığını devam ettirmesi de O'na bağlıdır. Her şey her anında Allah'a muhtaçtır. Allah'ı varlığı kendinden ve bizatihi kaimdir. Bu konuda O'nun hakimiyetine gölge düşürebilecek/halel getirebilecek bir anlık ne bir gaflet ne de bir uyuklama söz konusudur. O, mülkünün her şeyini bilen ve her şeyinden haberdar olandır.

4. Göklerde ve yerde ne varsa, (hepsi) O'nundur: Fizik ve fizikötesi boyutlarıyla varlık bütünüyle O'nundur. Her bir mevcut, acizlikleri ile O'nun kudretini, şuursuz mahiyetleri ile O'nun ilmini ihtiyaçları ile O'nun ğınasını/lütfunu, fanilikleri ile O'nun bekâsını vs. gösteren âdeta birer ayna görevi görürler.

Yukarıda aşağıda, görünen görünmeyen her bir şey O'nun irade ve kudretinin eseridir. Varlıkta 'Bu da başkasının.' denilebilecek hiçbir şey yoktur ve mümkün de değildir. Zira, kâinat ayrılmaz bir bütündür. Her şey, -içinde hiçbir cüz'ün diğerinden daha aslî olmadığı- bir bütünü oluşturan diğer her bir şeye bağlıdır. Yani, her şey yoksa, bir şey de yoktur. Bir şeyden sorumlu olan her kim veya her ne ise, her şeyden de onun sorumlu olması gerekir. Başka bir ifadeyle, realitede bütün eşya birbirine öylesine bağlıdır ki, bir şey, kâinattaki başka her şeyden bağımsız bir şekilde var olamaz; bir şey, ancak kâinatın bütünü içinde var olabilir. Öyleyse, bir şeyi yapabilmek için, kâinatta her şeyi kontrol altında bulunduracak bir bilgi ve kudrete sahip olmak gerekmektedir ki, O da Allah'tan başkası değildir.

5. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine?

O'nun idare ve tasarrufuna sözlü veya fiilî olarak müdahale edebilecek hiçbir güç yoktur. Bu ayet her şeyden önce Allah'ın kâinattaki hükümranlığı ve tasarrufunu anlatmaktadır. O zaman buradaki şefaati, öncelikli olarak varlığın işleyişi noktasında (kozmolojik bağlamda) ele almak daha uygun olacaktır.'Şe-fe-a' fiili, kelime olarak 'aracı olma, araya girme, müdahale etme' gibi anlamlara sahiptir. Bu cümleden olarak, bu ayeti -diğer bilinen anlamı yanında- şöyle yorumlamamız mümkündür: Huzurunda -O'na rağmen- mülküne ve onun işleyişine müdahale etmek kimin haddine? O'nun işine karışacak, izni dışında varlığın emir ve idaresine müdahale edebilecek bir ortak ve nezaret edici olamaz. Bu mülk bütünüyle O'nundur ve O'nun hükmü altındadır. İnsanoğlunun varlığa yapmış olduğu her bir müdahale O'nun izniyle gerçekleşmektedir.

Bugün bilimsel alanda gerçekleştirilen bir kısım başarılar O'na rağmen olmuş değildir, O'nun müsaadesiyle olmaktadır. Meselâ, insanımızı hayrette bırakan klonlama olayı üzerinde duralım. Kopyalama olarak da isimlendirilen bu olayın aslı şudur: Kopyalama işlemi için, kopyalanması planlanan canlının DNA'sı kullanılır. Canlının bir hücresinde bulunan DNA mikroskop altına alınır ve o türden başka bir canlının yumurta hücresi içine yerleştirilir. Ardından hemen şok uygulanır ve yumurta hücresinin bölünmeye başlanması sağlanır. Bölünmeye devam eden embriyo, aynı türden herhangi bir canlının rahmine yerleştirilir ve gelişip doğması beklenir. Dikkat edilirse bu işlem sırasında kullanılan bütün biyolojik materyaller, hücre, hücre çekirdeği, hücre zarı, mitokondri, DNA gibi canlılığın hayatî bütün parçaları, hazır bir şekilde bir canlıdan alınıp diğer canlıya nakledilmiştir. Bu, canlılığın cansız maddelerden ortaya çıkması değil, canlı bir varlığın canlı başka bir varlığa -teknolojik imkânların kullanılmasıyla- aktarımından ibarettir. Aktarımdan sonra gerçekleşen sonuç, yine yüce Yaratıcının yaratmasıyla meydana gelmektedir. Burada bilim adamlarının yaptığı, aktarımı yapıp yaratılacak olan neticeyi beklemekten ibarettir. Yoksa sonuç onların becerileriyle ortaya çıkmış değildir, sonuç yine Allah tarafından yaratılmaktadır.

Şu halde, bu ve bunun gibi olaylar, Allah'ın -sebeplere usulünce müracaat eden- kullarının bu dünyadaki gayretlerine müsaade etmesi ve çalışmalarının karşılığını vermesiyle meydana gelmektedir. Çünkü Allah, insanı yeryüzüne halife olarak göndermiştir. (Bakara, 2/30) Bütün varlığa halife olabilme payesiyle şereflendirilmiş bulunan insanın hilafeti Allah'a inanıp ibadet etmeden eşya ve hâdiselerin esrarına vâkıf olmaya, ondan da tabiata müdahale etmeye kadar fevkalâde geniş bir dairede cereyan eder.

Ne var ki, Allah'ın bir şeye izin vermesi ve neticesini yaratması her zaman O'nun, o şeyden razı olduğu anlamına gelmez. Çünkü O bu dünyada kullarını hür iradeleriyle istediklerini tercih etmekte serbest bırakmıştır. Sorumluluk kendilerine ait olmak üzere kullarının iyi veya kötü olarak seçtiği her bir fiili yaratır. Çünkü dünya bir imtihan yeridir.

6. (Yarattığı kullarının) önünde arkasında ne var, hepsini bilir: Yüce Yaratıcı kâinatın, varlığın her şeyiyle kendi emir ve tasarrufunda olduğuna dikkat çektikten sonra sözü insanlara getirerek onların da tamamen kendi gözetimi altında olduklarını hatırlatıyor. Allah kullarının her şeyini bilir; bildiklerini ve bilmediklerini, geçmişlerini, geleceklerini ve de gizli açık her şeyni bilir. Zaten uluhiyetin şe'ni de bunu gerektirmektedir.

O'nun için geçmiş-gelecek diye bir şey yoktur. Bu ifadeler, zihinleri zaman mefhumuyla yoğrulmuş biz insanlar içindir. O, geçmişi, geleceği ve içinde bulunulan zamanı bir noktayı, bir anı görüyor gibi görür, bilir.

7. Allah'ın yarattığı varlıklar ise O'nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar: İnsanların Allah'ın nihayetsiz ilmini ve de mutlak/kayıtsız ilminin tecelli ettiği malumatı ihata etmesi, bilmesi mümkün değildir. Ancak O'nun dilediği kadarını kavrayabilirler.

Esasen insanların bildikleri O'nun bildirdiklerinden ve duyurduklarından ibarettir. Allah'ın kullarına verdiği/duyurduğu bu ilmi iki grupta değerlendirebiliriz:

Birincisi, Allah'ın kullarından seçip dilediğine verdiği bir ilimdir ki, bu, peygamberlere gelen vahiydir. Vahiy, özel donanımlı kimseler olan peygamberlere Hakk'ın hususî bir teveccühüdür. Dünyada hiçbir mevhibe ile mukayese edilemeyecek kadar da yüksektir. Buna, ilham yoluyla Allah'ın bazı kullarına -istidatları ve kendisine yakınlıkları ölçüsünde- açtığı bilgileri/sırları da dahil edebiliriz Ama vahiy, şeffaf, şahitle müeyyed (Cebrail) objektiftir, bağlayıcıdır; İlham ise, hususî, yoruma açık, şahitsiz ve bu itibarla da ilzam edici değildir. Yani nebî vahyi Hak'tan telâkki ettiği gibi velî de ilhamlarını yine O'ndan almaktadır. Ancak velîye Cibril nâzil olmamakta, dolayısıyla da böyle bir mesaj bağlayıcı bir hitap sayılmamaktadır. Subjektif ve vicdanî bir hâdisedir ve bağlayıcılığı da söz konusu değildir. İlham, Kur'ân ve Sünnet i Sahiha'nın muhkemâtına uygunluğu ölçüsünde kabule şâyân görülüp dinin esaslarına uygunluğu çerçevesinde bir değer ifade eder.

İkincisi, Allah'ın, eşyanın sırlarıyla alâkalı olarak, her devirde -sebeplere usulünce müracaatlarının bir karşılığı olarak- kullarına açtığı, verdiği bir ilimdir. Şöyle ki, ilahî ilmin tecelli alanı olan varlık âdeta bir şifreler mecmuasıdır. İşte bu şifrelerin çözümüne yardımcı olacak ilhamı/desteği kullarının gayretine bağlı olarak lutfeden de yine Allah'tır. Meselâ, bir bilim adamı, kendi kapasitesiyle asla altından kalkamayacağı bir çalışma içinde ne yapacağını bilememenin çaresizliği içinde kaldığı bir anda, o işin çözümüyle alâkalı bir ilhama mazhar olur. Ve yine teknolojik bir alanda çaba sarf eden bir bilim adamı, araştırmasını yaparken, bazen hedeflediğinin tamamen aksine bir şey keşfeder. Bu, -ister inanan ister inkâr eden olsun- sebeplere müracaat eden o bilim adamının şahsında, Allah'ın insanlığa bir lütfudur. Kur'ân'ın "Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir."(Alak, 96/4-5) ayetini, böyle geniş bir perspektiften düşünmemize bir mani olmayacağı kanaatindeyiz.

8. O'nun kürsüsü (hakimiyet ve tasarrufu) gökleri ve yeri (bütünüyle) kaplamıştır: Bu cümlede geçen kürsü, Allah'ın hükümranlığını ifade eden bir kelimedir. Yüce Yaratıcı kâinatla olan ilişkisini bu ifadenin evvelinde açıklamış olduğu halde, yeniden varlıktaki tasarrufunu veciz ve kapsamlı bir ifadeyle dikkatlerimize arz eder ve biz kullarına şu mesajı verir: Şunu iyi biliniz ki, çepeçevre kuşatılmış olduğunuz şu kâinatta hiçbir nokta bulunmaz ki, orada rabbinizin irade ve kudreti, hükmünü icra etmiş olmasın.

9. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na ağır gelmez, O öyle ulu, öyle büyüktür: Bu cümle, Allah'ın gücü ve kudreti hususunda şeytanın insan aklına sokabileceği bütün şüpheleri bertaraf edici mahiyettedir. Yüce Yaratıcı bize burada âdeta 'Bu kadar iş tek bir zat tarafından nasıl yürütülür?' gibi bir düşünceye asla kapılmayın, demektedir. Zira O'nun için zor veya kolay diye bir şey yoktur. O'nun Kitab'ında zaman zaman bu türden beyan buyurduğu ifadeler, biz kullarının seviyelerini gözetmesinden ötürüdür.

İlahî irade ve kudret için hiçbir engelin söz konusu olmadığı, Kur'ân'ın önemle üzerinde durup vurguladığı bir husustur. Allah (c.c.), hemen hemen her sûrede pek çok ayetin sonunda birer fezleke olarak "Şüphesiz O, her şeye kadirdir."buyurarak bu gerçeği hatırlatır. Kur'ân'ın Allah'ın (c.c.) kudretinin mutlaklığını ifade sadedinde serdettiği "O bir şeyin (olmasını) diledi mi ona, sadece 'ol' der, o da hemen oluverir."(Yasin, 36/82.) âyeti ise, bu konuda beyanın zirvesindedir.

Cenab-ı Hakk'ın kudretine göre yıldızlar bir zerre, bahar bir çiçek, ağaç bir tohum kolaylığında yaratılır.

10. (İşte) O (böylesine) yüce, (böylesine) büyüktür: O'nun büyüklüğü lafızlarda kalan mücerret bir büyüklük değildir. O yegane yüce ve yegane büyük olandır. Büyüklüğünü akıl terazilerinin asla tartamayacağı kadar yüce bir Varlık'tır. Büyük Allah'tır. Mikro âlemden makro âleme kadar topyekûn kâinatın, -herhangi bir karışıklık ve kaostan uzak olarak- baş döndürücü bir ahenk ve nizam içerisinde yürütülmesi, bize bu noktada yeterli bir fikir verecek mahiyettedir.



CAN'IM NAMAZ !





CAN'IM NAMAZ !

Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak'a imandır. Bu hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:

 
Elhamdü'lillahi rabbi'l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah'a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?

 
Er-Rahmani'r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Dünyada nimetlerini her an üzerimize sağanak sağanak yağdırmaktadır. Ötelerde ise has kullarını gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan hayal ve tasavvurunu aşan nâmütenahî nimetlerle serfiraz kılacaktır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?

 
Mâliki yevmi'd-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük ameller dahi, kendisine arz edilecek ve o da hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah'ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.

 
İyyake na'büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen'den yardım diliyoruz. Sen'in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah'ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus'un ifadeleri içinde
'Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni'


diyoruz.

 
Bu ifadeler, her tarafında tevhid akidesi nümayan; şuurla eda edilmesi gereken kulluğun ve Allah'ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?

 
Namaz kılmamanın bahanesi olmaz

 
Fatiha'nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.

 
İnsan, namaz ibadeti ile tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah'ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.

 
Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise,
'Nâçar kaldığı yerde
Nâgah açar ol perde
Derman olur her derde.'
dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.

 
Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.

 
Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namazdan mahrumiyet çok büyük bir nasipsizliktir. Namaza karşı gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı yanlış düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.

 
Özetle
  • Namaz, dinin direği olduğu gibi, iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır.
  • İnsan, namazla tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir. 
  • İşlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Namaza karşı ilgisizlik, gevşeklik ve tembellik imanın muhafazası adına tarifsiz riskler taşımaktadır.
Her Meselenin Başı İmandır

Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. Buna göre Allah'a iman, kalbî huzurun yegâne esası ve teminatıdır. Allah'a imandan nasibi olmayan kalbler, bu boşluğu kat'iyen başka bir şeyle kapatamazlar. “Dikkat edin! Kalbler başka değil ancak Allah'ı zikir ile tatmin olur.” (Ra’d Sûresi, 13/ 28) âyeti bu hakikati hatırlatır.

Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı'na iman sayesinde, dünya ve ukbânın en tehlikeli yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O'nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle serfiraz olacağımıza iman ederiz.

Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı duyarak hissederek yaşarız.

Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O'ndan olduğuna, aksine ihtimal vermeyecek kat'iyette inanma demektir.

Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Resûlü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.

Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.

Haftanın Duası

Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya muhtaç, boynumuzu bükmüş böyle bir teveccüh bekliyoruz. İşimiz sürekli tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz kamerin o sürpriz tulûu gibi ekstra bir doğuş intizarında. Hak dostları, Sana vasıl olunca hayret yaşarlar; bizse Seni tam bilememenin hayretleriyle şaşkınlık içindeyiz. Verdiklerin vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.

Sözün Özü

Cemaati terkedip, namazı tek başına aceleyle kılıverme belki küçük bir günahtır ama zamanla büyük günah halini alır. Bu şekilde cemaati terk, âdetâ namazı terk etmek ölçüsünde büyük bir günah olur. Namazı terk etmek, büyük günahlardandır. Bu sebeple, mü'min, bir vakit namazı terk ettiğinde ağlar, sızlar, dövünür ve tevbe eder. Fakat cemaati terk ettiği zaman ağlamaz ve tevbe etme gereği de duymaz. Sonra bu, alışkanlık haline gelir ve neticede insan üst üste pek çok günaha girmiş olur.

BÜYÜK SIR; ÖLÜM



BÜYÜK SIR; ÖLÜM

Eşyada tasarruf eden Zât'ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden dahi en nâdide varlıkları icat etme âdetinden; her şeye daimî yenilikler bahşetmesinden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüle sevk etmesinden, bir baştan bir başa varlık âleminde her grubu bir tulû takip etmektedir. Tıpkı, yer dilimlerinden gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışık, yerini karanlığa terk etmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmayan semerelerin alınması.. ve daha pek çok yüce maksatlar için, Güneş küre-i arz münasebeti içinde, hayatı ölümün arkasına taktığı gibi...


Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duralım; ancak her şeyden önce ölümü tanımak gerekmektedir.
Ölüm; tabiî bir sona eriş, bir inkıraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir. O, bir yer değiştirme, hâl değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfetinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, her şeyin kendi özüne ve hakikatine intikâl etmesinden ibarettir.

Bu itibarla ölüm, hayat kadar cazip; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümsüzlüğe ermek kadar büyük bir nimettir.

Ölümün bu hakikatini göremeyen maddeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakmışlardır. Dünden bugüne ölümün hakikatini idrak edemeyen talihsizlerin durumları hemen hep aynı çizgide cereyan etmiştir.

Vâkıa ölüm, bir ayrılık olması itibarıyla, aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Böyle bir tesiri bütün bütün inkâr etmek kâbil olmadığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda -geçici dahi olsa- onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müthiştir. Böyleleri için "ba'sü ba'de'l-mevt" akîdesi, her şeyini kaybeden dilenciye sultanlık bağışlanması ve idam edilecek birinin ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkalâde sevindirecek büyük bir hâdisedir.

Bunun içindir ki, ölüm, onun hakikatini idrak edenlerin nazarında, bir terhis, bir tebdîl-i mekân ve yüzde doksan dokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukâbil, hakikatini idrak edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsizler için ise o, bir cellât, bir darağacı; dipsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur...

Ölümü ikinci ve ebedî bir varoluşun başlangıcı sayanlar, sinelerinde onun tatlı tatlı esintilerini duydukça Cennet baharları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu itikadî zevk ve neş'eden mahrum inkârcı ise, onu hatırladığı her lâhza, vicdanında yaşattığı Cehennem'e girer-çıkar ve ızdırap çeker. Çektiği acılar sadece kendine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu ve lezzetlerinden lezzet alıp, acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur.

İnanan insanın nazarında her şeyin ölümü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatlerden bir paydos olması ve onların misalî hüviyetleri, ilmî mahiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri cihetiyle de bir tekemmül, bir terakkî ve daha ulvî bir mahiyet kazanmaktan ibarettir.

Evet, ölüm, ebedî varolmayı sünbül vermesi ve insanı hayatın meşakkatlerinden kurtarması itibarıyla büyük bir nimet ve insana en kıymetli bir ilâhî armağandır. Ne var ki, her kemâl ve terakkî; dolayısıyla her lütûf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vâbeste olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Meselâ: Altın madeni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakikatleriyle görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tâbi tutulmadıkları takdirde, kendi hakikatlerine zıt bir surette, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.

Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; her şeyin bir noktada gurup edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zâhiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etmekten başka bir şey değildir.

Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar her şey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizâtında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince husûsi mahiyetleri itibarıyla ölürler; fakat, bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.

Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama kat'iyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeplere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikaller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama kat'iyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez!..

Diğer bir zaviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazife devir ve tesliminden ibarettir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren Zât'ın huzurunda bir resmî geçit vazifesiyle mükelleftir. Merâsim bitip, istenilen resim ve sûretler tespit edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir. Tâ başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. "Gelen gider, konan göçer." fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canlılıklar ve cazibeler meydana gelir.

Bir başka cepheden de; ölümün sessiz nasihatinde, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kâim olmadığını; her şeyin yanıp-sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fenâ ve zevâlin öldürücü pençeleri altında, inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzura erme yolunu iş'âr etme vardır. Yani, gönlümüzü kaptırdığımız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bâki bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. İşte ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör hükmündedir.

Bundan ötürü, fenâ ve zevâle, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, tımar eden, aşılayan bir el ve neşter nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Hatta, bir bakıma, fenâ ve zevâli zâtî görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zira, mutlak yokluk kat'iyen bahis mevzû değildir. Bilâkis her şey, bizim dar müşâhede buutlarımıza göre kaybolur, misalî ve ilmî hüviyetiyle, hâfızalarımızdan Levh-i Mahfuz'a ve nihayet bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar, değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde, farklı mahiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Âdeta her şey, bir tohum hâlinde çürür, bir çiçek hâlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü, binlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer. Şimdi, değişik bir zaviyeden tekrar suale dönelim. Her şey, ölüme değil de, hayata dayansaydı, yani, hiçbir şey fenâ ve zevâl bulmasaydı; varlık, varolma içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi ne olurdu?

Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; ölümün rahmete dayanmasına mukabil, âlemşümûl ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felâkettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkânı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âh u vâh edeceklerdi!..

Bir kere düşünün! Hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar, otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü hâkimiyetleri altında bulundurup; sonra da, hiçbir sarmaşık, çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi, bir asırda yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?

Hele şimdi, müşâhede ettiğimiz kâinatın o akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağının monoton çehresinde görebilirdik?.. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!.. Her tarafta, güzelliklerinin akislerini görüp durduğumuz Muhteşem Sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simâda görecektik!.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesile âlî temâşâların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahlûklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı..

Diğer taraftan da, bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalâde bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren mutlak hikmet Sâhibi, elbette ki, hiçbir şeyi isrâf etmeyecek ve en değersiz enkâz ve kalıntıları daha başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icat edecektir. Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususîyle insanın, o ruh ve öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyit mahlûklar meydana getirecektir. Yoksa, önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nâzenin mahlûkları, enkâz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümûl hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktı ki; Şân-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır.

Netice olarak diyebiliriz ki; bütün eşya, tertip, tanzim, sevk ve idare edilmesi itibarıyla, selîm akıllara, zevkten anlayan gönüllere, şâirane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların, ağaçların hâlden hâle geçmelerine; ırmakların fenâ bulma istikametinde denizlere koşmalarından, denizlerin, kendi aleyhlerine buharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar; hatta, oradan da baş aşağı, yeniden zemîne inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar, her şeyin ciddî bir şevk içinde, bir keyfiyetten daha âlî diğer bir keyfiyete doğru koştuğu müşâhede edilmektedir.

fgulen.com