-->
Hot!

Other News

More news for your entertainment
MÜSLÜMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MÜSLÜMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

RAMAZAN'IN HEDiYESi; BAYRAM


Günümüze ve gönlümüze bir bayram sevinci daha doğdu. Orucu farz kılan, ardından ikrâm ve izzetiyle bayramı bir sevinç günü kılan Cenâb-ı Allah’a sayısız hamdler ve şükürler olsun. 

Sahi... Sayılı gün mü dersiniz, Ramazanın bereketi mi dersiniz, zamanın tabiatı mı dersiniz; ne dersiniz bilemiyorum, ama otuz gün bir fırtına gibi geçiverdi. 

GÖZÜMÜN NURU NAMAZ






GÖZÜMÜN NURU NAMAZ
Başta Rasulullah olmak üzere ilk Müslümanların İslam'ın ilk günlerinden itibaren namaz kılmış olmaları İslam'ın hiçbir zaman sadece inançla ilgili bazı esasları kapsayan bir din olmadığını gösterir.


"Mü'minler o kimselerdir ki, namazı gerektiği gibi kılarlar." (Enfal/3)

"(Cehennem görevlileri) suçlulara sorarlar; ‘Sizi bu yakıcı ateşe ne sürükledi?' (Onlar da) derler ki; ‘Biz namaz kılanlardan değildik..." (Müddessir/41-43)

Kur'an, salih mü'minlerin ilk vasfını "namazı dosdoğru kılanlar" (A'raf 7/170) olarak tanımlar. "İman eden kullarıma söyle: Namazı kılsınlar" (İbrahim14/31) gibi ayetlerde ise namaz, imanın ilk göstergesi sayılır.

Namaz -son şekliyle olmasa da- peygamberliğin ilk günlerinde emredilmişti. Cebrail'in Efendimize söz olarak ilk getirdiği Alak suresinin başından beş ayeti; davranış/amel olarak ilk öğrettiği ise abdest alıp namaz kılmak olmuştu. Başta Rasulullah olmak üzere ilk Müslümanların İslam'ın ilk günlerinden itibaren namaz kılmış olmaları İslam'ın hiçbir zaman sadece inançla ilgili bazı esasları kapsayan bir din olmadığını gösterir.

Namaz önemlidir; olmazsa olmaz bir ibadettir. Çünkü Allah'ın birliğine inanmanın ve O'nun kulluğunu itiraf etmenin eyleme dönüşmesini temsil etmektedir. Davranışlarla gösterilmeyen bir duygu ve bilinç halinin yaşanmamış sayılacağını ve zamanla zayıflayıp sonunda da silinip gideceğini haber veriyor insan davranışları üzerine çalışan bilim adamları. Dolayısıyla Allah'a iman ve bağlılığımızı göstermek demek olan namazın hayatımızın orta yerine dikilmesine inancımızın sürekliliğini korumak adına şiddetle ihtiyacımız var. (bkz: Kur'an'da namazdan yüzlerce yerde ikame-i salat = "bir şeyi kaldırıp dikmek, düzeltip doğrultmak, dosdoğru yapmak, özenle ve şartlarına riayet ederek uygulamak, devamlı ve itibarlı hale getirmek" olarak bahsedilmesi)

Namazı ikame etmek, idame ile; onu sürekli, kesintisiz, devamlı kılmakla mümkündür. "Onlar namazlarında devamlıdırlar" (Me'aric 70/23). Rabbimizin namazla murat ettiği faydaların ortaya çıkması ve bunların bir ömür boyu kulun hayatını süslemesi için namaza aralıksız devam etmek şarttır. "...Nice adamlar vardır ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz..." (Nur 24/37)

Önemi nedeniyle bizzat Rasulullah tarafından ‘dinin direği' olarak nitelendirilmiştir. Efendimiz namazın iman ile şirki/küfrü, müminlerle münafıkları birbirinden ayıran bir ibadet olduğunu bildirmiştir. Namazın terkinin imandan uzaklaşmaya ve hatta Karun'la, Firavunla benzeşmeye gidişin sebebi olabileceğine dikkat çekmiştir.

Namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf, arı ve pak bir hale getirir. Beş vakit namaz kılan bir kimse günde beş kere ruhunu temizlemiş, kalbini kötülükten arındırmış olur.

Namaz aynı zamanda, günlük hayatın bizi sürekli işgal eden meşgalelerine kendi bilinçli kararımızla bir mola verebilme iradesini gösterebilmek olduğu içindir ki kişisel tekamülümüz açısından da gözümüzün nuru mesabesindedir. Bir hadiste "Evinizin önünde akan bir nehir olsa da günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz da böyledir, günahları siler süpürür" buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf, arı ve pak bir hale getirir. Beş vakit namaz kılan bir kimse günde beş kere ruhunu temizlemiş, kalbini kötülükten arındırmış olur. Tam bu noktada aklımıza namaz kıldığı halde kişilik ve ahlakından pek de hoşnut kalamadığımız insanlar gelir. Madem namaz insanı ahlaki olarak bu kadar yüceltiyor nasıl oluyor da bu insanlara bir faydası olmuyor diye düşünmeden edemeyiz. Burada soruyu doğru sormadığımız için bu çelişkinin bizi rahatsız ettiğini düşünüyorum. Doğru soru şu olmalı: "Bu insanlar bir de namaz kılmasalar neler yaparlardı?" Çünkü biz biliyoruz ki her ne şekilde olursa olsun ibadete devam etmek insanın manevi gelişimine katkıda bulunur. Bizler birbirimizin -hatta çoğu zaman kendimizin de- ruhi gelişiminin başlangıçtaki düzeyini, ne kadar mesafe aldığını ve içinde potansiyel olarak taşıdıklarını göremediğimiz için namazın bizi nelerden koruduğunu da göremiyor olabiliriz. Ama şuna eminiz ki kıldığımız her namaz bizim ona gösterdiğimiz özen ve bilinç miktarınca bizi arındırır.

Temizlik en büyük ibadet olan namazın asla vazgeçilmeyen bir şartıdır. İslam'da temizlik; biri beden, diğeri ruh temizliği olmak üzere iki türlüdür. Beden, elbise, mesken ve çevre temizliği imandandır ve din temizlik üzerine kuruludur. Dinimizce maddi temizlik ibadetlerin zorunlu bir şartı olduğu içindir ki namazdan evvel bedenimizin ve namaz kılacağımız yerin dinen pis sayılan şeylerden temizlenmesi farz kılınmış ve taharetsiz yapılan ibadetler makbul ve muteber sayılmamıştır.

Maddi ve hakiki temizliğe ilaveten İslam'da bir de hükmi ve sembolik temizlik olan "hadesten taharet" vardır. Namazdan önce abdest almak, cünüplükten sonra gusül denen boy abdestini almak bu guruptandır. Abdestsiz veya cünüp kişi bedenen temiz olsa bile manevi açıdan temiz sayılmaz. Onun için bu haliyle Allah'ın huzuruna çıkamaz, namaz kılamaz. İlahi huzura kabul edilmesi için sembolik bir temizlik yapmak zorundadır. İşte bu yüzden abdest sadece basit bir el-yüz yıkama işlemi değildir. Maddi-manevi arınmayı içerir. Abdest için su bulamayanların toprakla teyemmüm alması (Nisa 4/53) amacın sadece maddi değil, aynı zamanda manevi temizlik olduğunun bir delilidir.

Namaz günlük yaşantının değişmez temel unsurudur. Günler namazla programlanır. Gün içinde beş ayrı zamanda Allah'ın yüceliğini ilan ederek başlanan namazın içinde tekrar tekrar ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isterim' (Fatiha/4) diyerek bütün bir gün Allah'ın huzurunda olmanın bilinci ile geçirilir. Allahuekber diyerek bütün dünyevi kaygılarını ve maddi hususları elinin tersiyle arkaya atıp Mevlasının huzuruna çıkan insan, namazda olduğu kadar hiçbir zaman Allah'a yakın olamaz. Onun için namaz müminin miracıdır. (Namazın sonunda okunan tahıyyat'ın mi'rac esnasında Hazreti Peygamber'in Rabbi ile selamlaşmasının ve meleklerin bu selamlaşmaya heyecanla katılışının bir anısı olması da bu açıdan manidardır.)

Namaz, Allah'ı tekbir etmek, tesbih ve tazim eylemek; O'na hamd etmek, şükür ve senada bulunmak; O'ndan yardım dilemek, günahlar için tevbe ve istiğfar etmek; dua etmek, niyazda bulunmak, yalvarmak, tevazu, huşu, zikir, tefekkür etmek gibi bütün kulluk şekillerini içinde toplayan bir ibadettir.

Namaz duanın sistemleşmiş ve yoğunlaşmış halidir

Allah'ı tekbir etmek, tesbih ve tazim eylemek; O'na hamd etmek, şükür ve senada bulunmak; O'ndan yardım dilemek, günahlar için tevbe ve istiğfar etmek; dua etmek, niyazda bulunmak, yalvarmak, tevazu, huşu, zikir, tefekkür etmek gibi bütün kulluk şekillerini içinde toplayan bir ibadettir. Namazda yapılan kıyam, rüku ve secde gibi hareketler bütün yaratıkların ibadet şekillerini içerdiği gibi aynı zamanda İslam'da var olan bütün ibadet şekillerini de temsili olarak bünyesinde toplar.

En küçüğünden en büyüğüne kadar evrendeki bütün mahlukat kendi yaratılışlarında öngörülen şekilde Allah'ı zikrederler. Bunu maddenin en küçük biriminden en büyük galaksilere kadar bütün varlıkların katıldığı bir koro gibi düşündüğümüzde günlük hayatın bedeni ve maddi ihtiyaçlarının bizi sürüklemesine her ara verip namaza durduğumuzda bu koroya katıldığımızı hissedebiliriz. İşte bu duyguyu her yakalayışımızda namaz bizim için zoraki bir sorumluluk olmaktan çıkarak zevke dönüşür. Namazın evrenselliği namaz vakitlerinin dünyanın güneş etrafında dönüşüne göre düzenlenmesinden dolayı yerkürede her an için bir yörede namaz vaktinin girmesi ve her an yeniden huzura durup secdeye kapananların olması ile de hissedilebilir. Yine namaz kılmak için özel bir mekana ve özel bir din görevlisine ihtiyaç olmaması, namazın temiz olan her yerde ve bireysel olarak da eda edilebilmesi onun evrenselliğini ifade eder.

Namaz sadece bireyin içsel süreçlerini etkileyen bir ibadet değildir. Aksine en yakın çevresinden başlayarak bütün ilişkilerini ve hayata bakışını belirlemede en önemli kıstastır. İnsanlarla olan ilişkilerin yönünü ve biçimini tayin etmede namaz ölçü işlevini üstlenir. ‘Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun elçisi ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren, rükua varan müminlerdir' (Maide/44).

Namaz esas olarak Allah'ın huzurunda kalbin huşu (tam bir saygı ve boyun eğiş) ile dolması, dilin Allah'ı anması ve bedenin de O'na azami derecede hürmet etmesinden ibarettir. Kalpte huşu ve bedende tazim hissi olmaksızın kılınan namaz suret ve şekil olarak namaz ise de hakiki anlamı itibariyle namaz değildir. Bu nedenle bir hadiste ‘Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece yorgunluk ve zahmettir' buyrulmuştur.

Kur'an'da namaza ‘zikir' yani ‘hatırlama' denilmiştir. Bir kimse namazda Allah'ı ne kadar hatırlarsa, onun kıldığı hakiki namaz o kadardır. Bir kimse namazın içinde bir an bile Allah'ın huzurunda olduğunun bilincini yakalayabilse bu o kişi için büyük bir başarıdır. Bu anın başlangıç tekbirinde yakalanması daha uygun olur. Bu anın fazilet ve meziyeti namazın tümüne sirayet ederek onu kendi özelliğine ve niteliğine çevirecek bir maya vazifesi görebilir.

Namaz kılınan yere "mihrab" denmesi namazın nefis ve şeytanla yapılan bir savaş olduğunu ifade eder. Bu durumda "mihrabın hakkını vermek" de onlara galebe etmek manasına gelir.

Namaz belli vakitlerde ifa edilecek şekilde farz kılınmış (Nisa 47103) olmasına rağmen Kur'an-ı kerim, farz namazların sayısını, rekat sayılarını açıkça beyan etmemiş, namaz vakitlerine de kısaca değinmiştir. Diğer pek çok dini tatbikatta olduğu gibi burada da detaylar Efendimiz'in ilahi eğitime dayanan tatbikatına bırakılmıştır.

İslam dini toplumun birlik ve beraberliğine büyük önem verir. Bunu temin etmek için de namazın cemaatle kılınması ve bu cemaatin toplanma yerleri olan camiler özel bir ehemmiyet taşırlar. İslam'da Müslümanların günlük namazları günde beş defa camilerde toplanarak eda etmeleri teşvik edilmiş, haftada bir sadece cemaat halinde kılınan Cuma namazı farz, bayram günleri senede iki defa toplanmaları vacip kılınmış, keza her sene bütün dünya Müslümanlarının bir kere Mekke'de toplanmaları mecburi kılmıştır. Her namazda dünyanın neresinde olursak olalım yönümüzü Kabe'ye çevirmemiz de bu evrensel birlik duygusunun teyididir. Cemaatle kılınan namaza bir imamın önderlik etmesi, cemaatin seçilen imama tabi olmaları, safların düzgün ve dosdoğru tutulması, ortaklaşa yapılan hareketlerin tam bir disiplin dâhilinde tertibe ve nizama harfiyen sadık kalınarak icra edilmesi hem ruhi hem de içtimai bakımdan önem taşır. Zengin-fakir, amir-memur, kuvvetli-zayıf, ihtiyar-genç ayırımı yapılmadan herkesin sadece camiye gelişteki önceliğine göre saflarda eşit olarak yer alması, Müslüman toplumu, insanların Allah'ın kulları olarak eşitliğini benimsemeleri için zihnen hazır hale getirir.

NAMAZ VE ÇEŞiTLERi




NAMAZ VE ÇEŞiTLERi

Hanefîlere göre namazlar:

a) farz,
b) vacip,
c) nafile,

... Olmak üzere üç çeşittir.


a) Farz namazlar

Farz olan namazlar, aynî farz (farz-ı ayın) ve kifâî farz (farz-ı kifâye) olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı ayın olan namazlar yükümlülük çağındaki her Müslüman'a farz olup, her biri ayrı ayrı bunu yerine getirmekle mükelleftir. Farz-ı ayın olan namazlar, her gün beş vakit namaz ve her hafta Cuma günleri kılınan Cuma namazından ibarettir. Günlük farz namazlar; sabah namazı 2 rekât, öğle namazı 4 rekât, ikindi namazı 4 rekât, akşam namazı 3 rekât ve yatsı namazı 4 rekât olmak üzere toplam 17 (on yedi) rekâttir. Cuma namazı, Cuma günü öğle namazının vaktinde cemaatle kılınan ve farz olan kısmı 2 rekât olan bir namazdır. Cuma namazı kılınınca ayrıca öğle namazı kılınmaz.

Farz-ı kifaye olan namaz ise, bir Müslüman öldüğünde başta yakınları, komşuları ve tanıyanları olmak üzere Müslümanlarca kılınması gereken cenaze namazıdır. Bu namazı birileri kılınca öteki Müslümanlar cenaze namazı kılmadıkları için sorumlu olmazlar. Sevap ve fazileti ise namazı kılanlar elde etmiş olurlar.

b) Vacip namazlar

Vacip namazlar, vacip oluşu kulun fiiline bağlı olmayan (li-aynihi vacip) ve vacip oluşu kulun fiiline bağlı olan vacip (li-gayrihi vacip) olmak üzere iki kısımdır. Yatsı namazından sonra kılınan üç rekâtlık vitir namazı ile Ramazan ve Kurban bayramı namazları birinci grupta yer alır.

İkinci grupta ise nezir namazı ve bozulan nafile namazın kazası yer alır. Nezir namazı, mükellef olduğu namazların dışında, kişinin bir vesileyle "Şu kadar namaz kılmayı nezrediyorum"gibi kendi iradesiyle kendini yükümlü kılmış olduğu namazdır. Dolayısıyla bu şekilde adanan bir yükümlülüğün yerine getirilmesi gerekir.

c) Nafile namazlar

Farz veya vacip olan namazların dışındaki namazlara nafile namazlar denir ve farz namazların öncesinde veya sonrasında kılınan sünnet namazlar nafile namaz kapsamında yer alır. Nafile namazları, sünnet namazların dışında ayrı bir kategori olarak ele alan bilginler de bulunmaktadır.

Buna göre namazlar;
a) farz namazlar,
b) vacip namazlar,
c) sünnet namazlar,
d) nafile namazlar,

... Olmak üzere dört çeşit olmaktadır. Sünnet namazlar, vakit namazları yanında düzenli olarak kılınan sünnetleri (revatib) ifade etmekte, nafile namazlar ise düzenli olmayarak çeşitli vesilelerle Allah'a yakınlaşmak ve sevap kazanmak maksadıyla ayrıca kılınan namazları (regaib) ifade etmektedir.

SELAM !




SELAM !

İslâm dini, bizim dünya ve âhiret saadetimizi temin etmek için gönderilmiştir. Bu sebeple İslâm'ın emir ve yasakları, ibadet prensipleri ve ahlâkî esasları bizim önce dünyamızı Cennet'e çevirecek, Cennet'e dönüşen bu dünyadaki hayatımızla da ebedî Cennetle yaşamaya ehil hale gelmemizi temin edecektir. Bunun için dinimizin emirlerini dünyevî-uhrevî gibi bir sınıflamaya tabi tutmamız mümkün değildir. Dünyevî görünen fiillerimizle âhiret saadetini; uhrevî dediğimiz fiillerimizle de önce dünya saadetimizi kazanacağız.


Dünya ve âhiret dini olan İslâm, bizim bütün davranışlarımızı ihâta etmekle, her hareketimize bir şekil vermekte; gezerken, otururken, yatarken, kalkarken, yerken, içerken ve hatta tuvalete girip çıkarken nasıl hareket edeceğimizi bize bildirmekte; ve hayatımızın tamamını ibadete çevirmektedir.

Hayatımızın tamamını tanzim eden dinimizin, içtimâî hayatımızda bizden istediği önemli vazifelerden biri de fertlerin birbirleriyle karşılaştıkları veya ayrıldıkları zaman ilk ve son sözün selâm lafzı olmasıdır. Cemiyet halinde yaşamaya mecbur olan insanlar arasındaki muhabbet ve itimadı kuvvetlendirecek en önemli âmillerden biri olan "selâm", aynı zamanda Cennetin de en güzel kelâmlarından biridir. Cennet'teki en güzel söz mü'minlerin Rahîm Rab'lerinden işitecekleri "selâm" sözü değil mi? (Yâsin,36/58)
 
İyilikler ve güzellikler diyarı olan Cennet'te gıybet, hased, dedikodu, kibir, adavet.. gibi kötülüklerin ismi bile anılmayacaktır. İşte Cennet'te bulunmayan bu kötülüklerin, dünyamızda da bulunmamasını temin edecek en güzel vasıta, Cennetin güzel kelâmı "selâm" olacaktır. Burada, Cennet misal hayat sürdürenler, mezar kapısından Cennete kolayca geçivereceklerdir.

Cemiyet hayatının esası, sıhhati, sevgidir. Binanın taşları gibi fertleri birbirine kenetleyebilecek vasfa haiz, bayağı ve gösteriş havasından uzak, samimi bir sevgi... Ve sonrasında gelen emniyet, vefa ve sadakat!...

Aksi halde, sevginin riyakârlığa, emanetin hıyanete, sadakatin sahtekârlığa döndüğü bir cemiyette fertler, şirazesi çıkmış sahifeler gibi birbirlerinden kopuk ve uzak, kalabalıkları itibariyle de "urbalarla kemik, mintanlarla et" hükmündedirler. Üç asırdır ard arda gelen darbelerle kaybettiğimiz değerlerin arasında belki en mühimi cemiyetteki sevgi atmosferi ve bu atmosferi teşkil edecek edeb ve davranışlardır. Selâm verme, edeblerin içerisinde en nâdide olanıdır. Zira o, Rabbin katında bir lütuf ve her devirde tazeliğini koruyan edebî bir dua ve Cennet ehlinin hoşâmedisindeki mübarek bir hitab-ı ilâhi'dir. Ümid ediyoruz ki, pek çok değerler gibi selâm da yeniden ihya edilecektir...

Selâm kelimesi, Esmâ-ı Hüsnâ'dan olup emniyet, sulh ve çirkin şeylerden beri olma mânâsına gelmektedir. Bu kelime İslâmî edeplerden biri olarak Kur'ân'da defâatla zikredilmiş ve Allah Rasülü (sav)'nün hayatında ısrarla tatbik edilmiş ve ettirilmiştir. Kur'ân-ı Kerim: "Evlerinize girdiğinizde ehlinizden kimse yoksa, kendi nefislerinizi selâmlayınız" (Nisa, 4/65): "Ey iman edenler, başkalarına ait evlere girişlerde izin isteyin ve ev halkına da selâm verin" (Nur, 24/27) âyet-i kerimeleriyle ve Fahr-ı Kâinat'ın (sav): "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız; size, tatbik ettiğinizde birbirinizi seveceğiniz amele işâret edeyim mi? Selâmı aranızda yayınız"(1), buyruğuyla, "selâm"ın ehemmiyetine dikkat çekilmiş, Cennete girmenin bir vesilesi olarak beyân edilmiştir.

Sela Lafızları Ve Kerih Görülenler
 
Hâtem-ül Enbiyâ (sav), ümmetine ilâhi kaynağın emir buyurduğu şekilde selâmı öğretmiştir. İbn-i Cüreyyi'l-Hucemi (ra) rivâyet ediyor:

"-Rasulullah (sav)'ın yanına geldim ve 'aleyke's selâm yâ Rasulallah' dedim. Allah Resulü (sav):

-(Aleyke's-Selâm deme, çünkü o, ölülere verilen selâmdır.) Bana dönerek:

 
-Bir kişi arkadaşını karşıladığında ‘Esselamü aleyküm ve rahmetullah’ desin" buyurdular".(2)
 
Amir b. Şu'be (ra)'dan gelen rivâyette; Nebi (sav):

 
-"Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.
 
Sadece parmak işaretleri ile selâmlaşan Yahudilere; ve ellerini karşılıklı kaldırarak selâmlaşan Hristiyanlara benzemeyin", buyurdular.(3).
 
Selamlaşma Yerleri Ve Adabı
 
Peygamberimizin (sav) selâmın yerini beyân etmede en mücmel ifadesi, Cabir (ra)'dan rivâyet edilen, "selâm, sözden öncedir"(4) hadis-i şerifidir. Selâm içtimâi hayatı zaman ve mekân gözetmeksizin her cepheden kuşatmıştır.

Kur'ân-ı Kerim, özellikle evlere girişlerde emniyetin tesisi için selâm vermeyi emir buyurmuşlardır. Cahiliye döneminde, izin alınmaksızın evin en mahrem köşesine kadar giriliyor ve sonra kendilerine has şekliyle selâm veriliyordu. Tabii bu tarz davranışlar, âile hayatına ait çirkin manzaraların ifşâsına sebep oluyordu. Nebi (sav) bu çirkin muameleden şiddetle men etti. Sehl b. Sa'd rivâyet ediyor: "Allah Rasulü (sav)'nün odasının kapısında bir adam beklemekteydi. Efendimiz içeride makasla saçını düzeltiyordu. Adama döndü:

'-Eğer kapıdan içeriye baktığını görseydim bu makası gözüne sokardım', buyurdular"(5).

Ebu Hureyre (ra)'ın rivâyetinde: Peygamberimiz (sav): "Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, az topluluk çok topluluğa selâm verir", buyurdular (6). Selefimiz bu hadisten hareketle, gençlerin ihtiyarlara, arkadan gelenlerin önden gidenlere, selâm vermesi gerektiğini zikretmişlerdir.

Meclislere girişlerde selâm verilir. Mecliste olanlardan biri selâma cevap verirse diğerlerinden bu vazife kalkar. Aksi halde hepsi mes'ul duruma düşmüş olurlar. Zira selâm verme sünnet, mukabelede bulunmak ise farzdır.

Selâm, iâdesi mümkün olmayan hallerde verilmemelidir. Bu durumlar: Kur'ân okuyan, hutbe dinleyen, namaz kılan, yemek yiyen, selâm alamayacak derecede rahatsız olanlar ve hevesine râm olmuş şekilde yaşayanlar ki Efendimiz (sav): "İçki içene selâm vermeyin, hasta iken ziyaretine gitmeyin ve öldüğünde de namazını kılmayın" buyurmuşlardır (7).

Peygamberimiz (sav)e Yahudi ve Hristiyanların selâmına nasıl cevab verileceği sorulduğunda: Sizler onlara "ve aleyküm" deyiniz, buyurdular. Zira onlar selâm verişlerinde ya istihza ediyorlar veya belâ ve musibet işmâm eden kelimeler kullanıyorlardı.

"Ve aleyküm" cevabıyla o kasıtlarının onların başına gelmesine duâ edilmiş oluyordu.

Selam Duadır

İslâm dini, ibâdet neşvesi içinde yapılan günlük işlerimizi, içinde sâlih bir niyet bulunan fiillerimizi ibâdet gibi değerlendirmiş ve Nebiyyi Mürsel'in (sav) dilinden, takdir etmiştir. Selâm, beşeri bir ihtiyaç olduğu halde, tatbikindeki sünnete uyma niyetinin ve ona gösterilen ihtimamın sevâbına dikkat çekilmiştir.
 
İmran b. Husayn (ra)'dan:

Bir adam Peygamber (sav)'a gelip:

- "Esselâmü aleyküm" dedi. Peygamberimiz (sav) de aynı şekilde mukabelede bulundu ve selâm veren oturdu. Peygamber Efendimiz (sav): "On sevâb kazandı" buyurdu. Sonra bir başkası gelip:

-"Esselâmü aleyküm ve rahmetullah" dedi. Peygamber (sav) aynı şekilde cevap verince oturdu. Efendimiz (sav): "Yirmi sevâb kazandı", buyurdu. Sonra bir adam daha gelerek:

-"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü" dedi. Efendimiz (sav) de yine aynı şekilde cevap verince selâm veren oturdu. Efendimiz: "Otuz sevâb kazandı", buyurdu.(8).

Selamı Yaymak

 
Selâm verme, İslâm âleminin, özellikle de milletimizin ihyâ edeceği edep ve davranışların en önemlilerindendir. Zira bu davranış sadece bir ferdi veya bir aileyi değil, topyekün cemiyet hayatını alâkadar etmektedir.

Hz. Peygamber (sav), Hz. Enes'e (ra) hitaben: "Oğlum, ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun" buyurarak ailede; bir başka hadis-i şeriflerinde de Ashab-ı Kirâm'a hitâben: "... selâmı aranızda yayınız" buyurarak cemiyet hayatındaki ehemmiyetine işaret buyurmuşlardır... Bu vazifeyi yerine getirenleri de: "Fesad-ı ümmet zamanında kim bir sünnet ihyâ ederse ona yüz şehit sevabı verilir" hadisleriyle müjdelemiştir.

 
___
1) Müslim, c.I, sh.74, (Kitabu’l-İman).
2) Ebu Davud. c.5. sh.353, (Kitabu’l-Edeb).
3) Tirmizi, c.4. sh.159, (Kitabu'l-İsti'zân).
4) Tirmizi, c,4, sh.159-160, (Kitabu’l-İsti'zân).
5) Taç, c.5, sh.240, (Kitabu'l-Edeb).
6) Buhari, c.7, sh.127, (Kitabu’l-İsti'zân).
7) Buhari, c.7, sh. 133, (Kitabu’l-İsti'zân).
8) Ebu Davud, c.5 sh.350, (Kitabu'l-Edeb)









DAiMi HUZUR




DAiMi HUZUR

Soru
Eserlerde huzur-u dâimîyi kazanmak için bazılarının "Lâ mevcûde illâ hû", bazılarının da "Lâ meşhûde illâ hû" demeye mecbur oldukları, buna mukabil günümüz Kur'ân talebelerinin huzur-u dâimîyi yakalamaları için ise "Ve fî külli şey'in lehû âyetün- Tedüllü alâ ennehû vâhid" hakikatinin kudsî penceresinin yettiği ifade ediliyor. Burada zikredilen huzur-u dâimîyi nasıl anlamalıyız? İşaret edilen üç yol arasında huzuru dâimî açısından nasıl bir farklılık söz konusudur?


* Birincisi, vahdet-i vücûdcuların yolu. O işin Pişdârı, Muhyiddin ibn Arabî olarak bilinir. Fakat daha önce de isimsiz müsemmâ olarak o yaşanıyordu. (02:00)

* Panteist mülahazası ile vahdet-i vücûd mülahazası arasındaki fark... (07:00)

* Bu mülahaza o işin entelektüeli tarafından yaşanan bir mülahazadır ve objektif değildir. (08:30)

* Dünya ve içindekilere bakış açısı ve huzur-u dâimîyi kazanma yolları... (11:30)

* Devr-i Risalet Penâhîde kurallar vaz edilirken yüzde seksene göre vaz edilmiştir. (14:30)

* Bizim için asıl önemli olan vücud meselesi değil, şühûd meselesi de değil, onları saygıyla karşılamanın yanı başında, cadde-i kübrâ ve Kur'ân yolu diyebileceğimiz sahabî yoludur. Bu, huzuru aramada herkes için açık olan yoldur. (16:00)

* Varlığa bakarken onları evhâm ve hayâlâttan ibaret görme yerine, onlardaki vechi rahmeti görme ve onların Allah'ın eseri olduğunu bilme huzur-u dâimîyi kazanmak için ayrı bir yoldur ve bu yolda insan, iradesinin de hakkını vermiş olur. (20:00)

* İhsan şuuru ve O'nun huzurunda bulunma şuuru... (22:30)

* O'nu görüyor olma ve O'nun tarafından görülüyor olma şuuru ve davranışlarımıza aksedişi... (27:00)

* İnsan hayatını sürekli bir tecessüs mülahazasıyla yaşamalı ve her hadisede O'nun iradesini görmeye çalışmalı... (31:00)

BAŞKASI iÇiN DUA




BAŞKASI iÇiN DUA

Bir kişinin başka birisi için yapmış olduğu dua günahsız bir ağızdan yapılmış dua gibi olması nedeniyle makbul olma ihtimali yüksektir. Esasen bize emeği geçsin geçmesin bir mü'min kardeşimize, yakınlarımıza, hocalarımıza, büyüklerimize vs. onların gıyabında dua etmek çok önemlidir. Biz onlar adına zaman, Cenab-ı Hakkın bu dualarımızı kabul etme ihtimali çok yüksektir. Bununla beraber, tabiî ki insan tabiatı icabı kendisine doğru yolu göstermiş, Hakkı bulmasında ona öncülük etmiş, Allah'la buluşmasına vesile olmuş kişilere karşı daha bir şükran duygularıyla dolar ve onlar için Allah'tan hayırlar ister.

 
Fakat burada bu tür kişiler adına yapabileceğimiz en güzel duayı tespit meselesi için kesin kriterler söylemek zordur. Genel olarak onların Rızayı İlahi'ye nail olabilmeleri, istikamet ve iman üzerine bir hayat geçirmeleri, din-i mübin-i İslam'a hizmetten geri kalmamaları, cennetle cemalüllahla müşerref olabilmeleri vb. gibi dualar yapabiliriz. Fakat biraz da bu durum bizim içinde bulunduğumuz halet-i ruhiyeyle alakalıdır. Yani kendimiz adına olduğu gibi başkaları adına da yapacağımız dualar, gönülden olmalı, kalbin sesini seslendirmelidir. Allah, böyle dualara bizi muvaffak kılsın, yapacağımız dualarımızı kabul eylesin.

DiNiMiZDE KABiR ZiYARETLERi






DiNiMiZDE KABiR ZiYARETLERi





Ölümü Değil Yaşamı Dilemeliyiz

Şüphe yok ki, Allah’ın bize layık görüp verdiği bu hayatı sevmeli, ölümü değil yaşamayı istemeliyiz. Rabbimizin bizim için yarattığı nimetlerden meşru ölçülerde yararlanmalıyız. Ancak şu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız: Bu dünya, her şeyi ile fânidir. Bâki olan yalnızca Allah’tır. Her canlı mutlaka ölümü tadacak, bu dünya hayatı sona erecek ve inancımıza göre daha hayırlı ve ebedî olan âhiret hayatı başlayacaktır. Doğum gibi, ölüm de Allah’ın değişmez bir kanunudur. Ölüm, yok olup gitmek değil, yeni ve ebedi bir hayatın başlangıcıdır.



Âhiret hayatına geçiş için açılan ilk kapı, kabir kapısıdır. Nitekim Kurân-ı Kerîm, bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Allah insanı neden yarattı? Onu, bir nutfeden, spermden yaratıp ona şekil verdi. Sonra ona, yolunu kolaylaştırdı. Sonra ona ölümü verdi ve kabre koydu. Sonra dilediği bir vakitte, onu yeniden diriltir”[1].

Hatırlamak Ve Yad Etmek



Bir insanın, ölmüş olan yakınlarını, dostlarını, sevdiklerini ve hayatı birlikte paylaştığı kişileri unutması, elbette kolay değildir. Her fırsatta onları yâd etmek ve onlarla olan münasebetini, bir şekilde devam ettirmek ister. Bunun için onların kabirlerini ziyaret etmeyi bir vefâ borcu bilir ve bu ziyaretlerle de bir teselli bulur. Bu âyet normal bir insanî tutumdur. Ancak kabir ziyaretinin dinî bir sorumluluğu da vardır:



İslâm dininde, ölümü hatırlamak, âhiret hayatını düşünmek, ölmüş kişinin günahlarının affı için Allah’a dua etmek ve kabirde yatanlardan ibret almak üzere kabir ziyaretinde bulunmak dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Nitekim. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:


“Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirler size âhireti hatırlatır” [2].

Ancak kabir ve türbe ziyaretlerinde İslâm'ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da yanlış olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek, bu zatların duaları kabul ettiğine, tanrısal kudretlerinin olduğuna inanmak, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri, Allah’a değil de onlara arz etmek, onlardan medet ummak, bunun için kabirlerde, türbelerde bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker v.b. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek tevhid dini olan İslâm ile bağdaşmaz.

Ahiret Hatırlanmalı



Kabir ziyaretinde bulunan kişi, âhireti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Kabrin yanına gelince; “Mü’minler yurdunun sakinleri sizlere selam olsun. Allah’ın dileği vakitte, yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim” [3] denilir. Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun görülmüştür. Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin demirlik ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak ise kabir ziyaretinin adabıyla bağdaşmaz.



_____________

[1] Abese, 80/18-22.

[2] İbn Mâce, “Cenâiz”, 47.

[3] Müslim, “Cenâiz”, 104.

KUR'AN DA NAMAZ . . .









KUR'AN DA NAMAZ . . .



Âyet-i kerîmenin tamamının anlamı şöyledir: "Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir."




Âyette hayasızlık ve kötülük diye tercüme edilen "fahşâ" ve "münker" kelimelerinin anlamı daha kapsamlıdır. Fuhşiyat, açıktan ve alenî işlenilen bütün çirkinlikleri, edepsizlikleri ve ahlâk dışı davranışları ifade eden bir kelimedir. Münker de, aklın ve şerîatın beğenmediği bütün uygunsuz davranışları ve günahları ifade için kullanılır. Öncelikle namaz içinde böyle şeyler yapılmaz, onun gerektirdiği bütün edeplere uyularak namaz kılınır. Gerçekten şuurla ve hakikatına erilerek, farkında olunarak, ne olduğu bilinerek kılınan bir namaz, namaz dışında da insanı her türlü çirkinlikten, uygunsuz davranıştan, edep dışı hareketlerden alıkoyar. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Kim namaz kılar da o namaz kendisini hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymazsa, o namaz olsa olsa onun Allah'tan daha fazla uzaklaşmasını sağlar" buyurmuştur (Münâvî, Feyzü'l-kadîr, VI, 221). Kur'an'ın namazla ilgili birçok âyeti vardır. Nevevî'nin konuyla ilgili olarak sadece bu âyetle yetinmesinin sebebi, onun kapsayıcılığından olsa gerektir.




2. "Namazlara, özellikle orta namaza devam ediniz." [Bakara sûresi (2), 238]
Orta namaz dediğimiz salât-ı vustânın hangi vaktin namazı olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de, genel kabul gören ikindi namazı olduğudur. Sahâbeden Hz.Ali, İbni Mes'ûd, Ebû Eyyûb, İbni Ömer, Semüre İbni Cündeb, Ebû Hüreyre, İbni Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Hz.Âişe ve daha birçokları salât-ı vustânın ikindi namazı olduğu görüşündedir. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, bir görüşünde İmam Şâfiî ve Ahmed İbni Hanbel de aynı kanaattedirler. Hz.Ömer, Ebû Mûsa ve Muâz'ın da aralarında bulunduğu bazı sahâbîler ise sabah namazı olduğunu söylemişlerdir. Bazı sahâbîlerin öğle namazı, bazılarının akşam, bazılarının da yatsı namazı dedikleri nakledilir. Hatta bu görüşler cuma namazından bayram namazına kadar uzanan bir çerçeveye oturtulmaya çalışılır. Bunların her biri üzerinde duracak değiliz. Fakat Peygamber Efendimiz'in: "Orta namaz ikindi namazıdır" hadisi (Tirmizî, Salât 19) ve Ahzab harbi gününde: "Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun" (Müslim, Mesâcid 205) buyurması,"ikindi namazıdır" diyenlerin delilini teşkil etmektedir. Ayrı namazlar olduğunun ifade edilmesi de, bütün namazların korunması ve hiçbirinin ihmal edilmemesi gerektiğini ortaya koyar. Nitekim âyetin başında bütün namazları muhafaza ediniz emrinin yer alması bunun en kesin delilidir.




3. "Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse onları serbest bırakın." [Tevbe sûresi (9), 5]
Bu ayetin tamamının anlamı şöyledir: "Haram ayları çıkınca Allah'a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan, esirgeyendir."




İnsanın mü'min olmasının en önemli göstergelerinden biri namazdır. Namaz kılan insana âyette geçen muamelelerin hiçbiri yapılmaz. Bu âyetin hükmü müşrik Arapları kapsamaktadır. Onlar iman edip namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul edince, daha önce yapmış oldukları şeyler, küfür ve haksızlıklar bağışlanır. Çünkü İslam insanın geçmişini örter, kişi âdeta hayata yeni başlamış ve dünyaya yeni gelmiş gibi muamele görür.




4. "Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz." [Cum'a sûresi (62), 10]
Cuma namazından önce ve sonra kılınacak sünnet namazlar hakkında 101 numaralı hadiste bilgi verilmiştir. Bu âyet-i kerîmenin bulunduğu Cuma sûresinin dokuzuncu âyetinde cuma ezanı okununca, işi gücü bırakıp Allah'ı anmak üzere cuma namazı kılınması gerektiği belirtilmekte, açıklamakta olduğumuz yukarıdaki onuncu âyette de cuma namazını kıldıktan sonra herkesin tamamen serbest olduğu, dilediği şekilde hareket edebileceği ifade edilmektedir. Diğer bir söyleyişle, cuma namazını kılan kimsenin bu görevini yerine getirmiş olduğu, şayet ticaretinin başına dönmek istiyorsa dönebileceği, ilim öğrenmek istiyorsa tekrar kitaplarının başına oturabileceği, ibadet etmek istiyorsa dilediği şekilde ibadet edebileceği, hatta dinlenmek istiyorsa dinlenebileceği ortaya konmaktadır. Âyet-i kerîmedeki "yeryüzüne dağılın" ifadesi kesin bir emir değildir. Artık herkesin dilediğini yapmakta serbest olduğu yönünde bir açıklamadır.




Âyet-i kerîmenin devamındaki "Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz" buyruğu, cuma namazı kılanlara bir hatırlatma ve uyarı mâhiyetindedir. Yüce Rabbimiz bu kısa ve özlü tavsiyesi ile bize şöyle demektedir:




Siz cuma namazını kılmakla bir görevi yerine getirdiniz, artık dağılıp gidebilirsiniz; ama kendinizi büsbütün dünyaya kaptırmayın. Kalbinizi devamlı surette canlı ve uyanık tutabilmek için işinizin başında veya evinizde iken yahut bir yere gelip giderken Allah'ın adını anıp zikrederek, zaman zaman Kur'an okuyarak, nâfile namazlar kılarak, Allah'ın kullarına ve diğer mahlûkatına iyi davranıp hizmet ederek, O'nun size esirgemeden verdiği lütufları düşünerek Cenâb-ı Hakk'ı her fırsatta anıp zikredin. Böyle davranırsanız Allah'ın rızâsını kazanabilir ve dolayısıyla kurtuluşa erebilirsiniz.




5. "Gecenin bir bölümünde de uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere, nâfile namaz kıl; ola ki bu sâyede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır." [İsrâ sûresi (17), 79]
Âyet-i kerîmede Peygamber Efendimiz'den, gecenin bir kısmında uykudan kalkması ve namaz kılması istenmektedir. Arapçada geceleyin uykudan uyanarak namaz kılmaya teheccüt dendiği için bu namaza da teheccüt namazı adı verilmiştir.




Peygamber Efendimiz bütün gece uyumayıp namaz kılan sahâbîlerini ikaz etmiş, bunun vücudu yorgun düşüreceğini dikkate alarak bütün gece ibadet etmeyi doğru bulmamıştır. 152 numaralı hadiste geniş bir şekilde ele alındığı üzere, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem genç sahâbîsi Abdullah İbni Amr İbni Âs'ın kendini hırpalarcasına ibadet etmesini yasaklamıştır.


Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre teheccüt namazı sadece Peygamber Efendimiz'in şahsına mahsus bir ibadettir. Bu ibadetin Resûlullah için fazladan bir fazilet yani mendup ve nâfile olduğunu söyleyen âlimler vardır. Onları böyle düşünmeye sevk eden, Peygamber aleyhisselâm'ın geçmişte kalan ve ileride işlenmesi mümkün görülen bütün günahlarının bağışlanmasıdır. Ümmeti için durum elbette farklıdır. Gece namazı onların günahlarına kefâret ve bağışlanmalarına sebep olur. Bazı âlimler ise teheccüt namazı denilen gece namazının Peygamber Efendimiz için beş vakit namaz üzerine ilâve edilmiş fazladan bir farz olduğunu söylemişler, bu özel farz ile onun ümmetine olan üstünlüğünün bir kere daha pekiştirildiğini belirtmişlerdir.




Âyette "Ola ki bu sâyede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır" diye belirtilen makâm-ı mahmûd, hamd, minnet ve teşekkürlerini sunma makamı demektir. Bu yüce makam Resûl-i Ekrem Efendimiz'e mahsustur. Kıyamet gününde her ümmet, diğer bir ifadeyle bütün beşeriyet Resûlullah'ın şefaatıyla mahşerdeki o korkunç bekleyişten bir an önce kurtulmak isteyecekler, kurtulur kurtulmaz da ona bu lütuf ve şefâatinden dolayı şükranlarını sunacaklardır. Makâm-ı mahmûd'un, makâm-ı şefaat olduğu söylenebilir.




6. "Vücutları yatak yüzü görmez." [Secde sûresi (32), 16]
Vücutlarının yatak yüzü görmediği belirtilen kimseler, geceleyin kalkıp Allah rızâsı için ibadet eden, namaz kılan, dua eden kimselerdir. Bu âyet-i kerîmenin tamamı şöyledir:




"Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarıp ibadet ettikleri için vücutları yatak yüzü görmez. Kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar."




Geceleri kalkıp ibadet eden kimselerin mükâfatı yukarıdaki âyetin devamında (17 numaralı âyette) şöyle belirtilmektedir:




"Yaptıklarına karşılık olarak onlar için kendilerini mutlu edecek ne güzel nimetler hazırlanıp saklandığını bilemezler."




Âyet-i kerîmede bu mükâfatın büyüklüğünü hiç kimsenin tahmin ve hayal edemeyeceği belirtilmektedir. Onun ne muazzam ve erişilmez bir mükâfat olduğunu sadece Cenâb-ı Hak bilir. 1884 numaralı hadiste geleceği üzere Peygamber Efendimiz Allah Teâlâ'nın has kulları için hazırladığı bu mükâfatı hiçbir gözün görmediğini, hiçbir kulağın duymadığını, bu büyük lutfun hiçbir insanın hatır ve hayalinden geçmediğini söylemiştir.




İbadet ve tâatla meşgul oldukları için vücutları yatak yüzü görmeyen bu bahtiyar insanlardan, aşağıdaki âyette şöyle söz edilmektedir:



7. "Geceleri pek az uyurlar." [Zâriyât sûresi (51), 17]
Âyet-i kerîmenin baş tarafından itibaren cenneti kazanmış muttakî insanların özellikleri sayılmakta, bu özelliklerden birinin, dünyada iken geceleri teheccüt namazı kılmak için pek az uyumaları, zamanlarını Allah'a ibadet ve dua ile geçirmeleri olduğu belirtilmektedir. Bir sonraki âyette onların bu ibadetlerinin seher vakitlerine kadar devam ettiğine işaretle "seher vakitlerinde bağışlanma diledikleri" söylenmektedir.




Hayatın fâni, ömrün kısa, dünyanın gelip geçici olduğu unutulmamalı, sağlığın ve gençliğin pek çabuk tükenen birer sermâye olduğu göz ardı edilmemelidir. Geceleri kalkıp ibadet ve dua etmek nefsimize hoş gelmediğinden, tembelliğimize kılıf bulmak için bin dereden su getirmekteyiz. Halbuki bize ömür sermayesini lütfeden Allah Teâlâ, başka âyetlere bakmasak bile, yukarıdaki üç âyette, iyi kullarının özelliklerinden birinin geceleri ibadet etmek için yatağını terk etmek olduğunu ifade buyurmaktadır. Rabbim hepimize ibadet zevki nasip eylesin (âmin).

Beş vakit namazı eksiksiz kılmak ve bunu ara vermeksizin yapmak gerekir. Çünkü âyetteki muhafaza kelimesi namazların eksiksiz, en mükemmel şekilde ve vaktinde kılınması gibi özellikleri kapsamına alır. Ayrıca bütün rükünlerini ve şartlarını da yerine getirerek namaz kılmamız icap eder. Zira âyetin devamındaki "Allah için boyun eğerek kalkın namaza durun" emri bunu gerektirir. Burada geçen kunut tabiri, taati, huşûu, boyun eğmeyi ve ayakta durmayı ifade eder ki, dilimizde buna divan durmak denir. Peygamberimiz:

"Namazın en faziletlisi kunutu uzun olandır" buyurmuştur. [Müslim, Müsâfirîn 164-165 ]

___

Riyâzü's Sâlihîn

iHMAL ETMEYEN PEYGAMBER




iHMAL ETMEYEN PEYGAMBER

Soru:
Bir hadis-i şerifte, İslâm'ın garip olarak başladığı ve bir gün yine garipliğe avdet edeceği ifade edilerek garipler müjdeleniyor. Diğer taraftan Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), risaletinin ilk zamanlarında iki Ömer'den biriyle dinin teyit buyrulması için dua ediyor. Bu açılardan, bir beldede, iman ve Kur'ân hizmeti adına ilk adımlar atılmaya çalışılırken, muhatap seçiminde, öncelikli olarak o beldenin garipleri sayılabilecek kimseler mi, yoksa toplumun önderleri sayılan şahıslar mı esas alınmalıdır?


 
Cevap:
Değişik münasebetlerle üzerinde durulmaya çalışıldığı gibi "gurbet" kavramının bizim mülâhazalarımız içinde çok önemli ve oturmuş bir yeri vardır. O mülâhazalar çerçevesinde konuyu hatırlayacak olursak şunları söyleyebiliriz: Herhangi bir yararı olmayan yahut ne bir yararı ne de bir zararı söz konusu olan gurbetler olduğu gibi, faydalı ve Hak nezdinde makbul gurbetler de vardır. Sorunuzdaki hadis-i şerifte beyan buyrulan gurbetin ise ikinci kategoride değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, gurbet fertler için mevzubahis olabileceği gibi, aileler, toplumlar hatta bir millet ve ümmet için de söz konusudur. Mesela inandıklarını ifade ve tatbik etme imkânlarından mahrum bulunan ve yaşadıkları ortam içerisinde yabancılık çeken fertler garip olduğu gibi, değişik kanallardan gelen baskılarla preslenen ve günümüzün moda tabiriyle "mahalle baskısına" maruz bırakılan aileler de gariptirler. Nitekim bir kısım İslâmî eserlerde; namaz kılınmayan muhitte bulunan bir mescidin, fâsık bir kimsenin kalbinde ve okunmayan bir evdeki Kur'ân'ın, zalim bir erkeğin nikâhı altındaki sâliha kadının, serkeş ve arsız bir kadınla aynı evi paylaşan sâlih erkeğin ve hâlinden anlamayanların içinde âlim kimsenin gurbeti olmak üzere fert ve toplum hayatında yaşanan çeşit çeşit gurbetlerden bahsedilir. Bunlar içerisinde hiç şüphesiz en büyük gurbet, hâlden anlamayanların arasında bulunan mânâ erlerinin gurbetidir ve bu mânâdaki gurbetin en büyüğü de, Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) gurbetidir, sonra da derecesine göre nübüvvet yolunu temsil etmeye çalışan temsilcilerin gurbeti gelir.

İslâm Coğrafyası ve Gurbet

Gurbet denilince, günümüzde bütün bir İslâm dünyasının yaşamış olduğu gurbet içre gurbetleri hatırlamamak mümkün değildir. Zira 1,5 milyara varan nüfusuyla tarihin hiçbir döneminde ulaşamadığı bir kemmiyete kavuşmuş bulunsa da, ne yazık ki bu mübarek coğrafya, şimdilerde, tarihin hiçbir devrinde yaşamadığı ölçüde hüzünlü bir gurbeti iliklerine kadar hissetmektedir. Evet, dünyanın değişik yerlerinde bulunan az sayıdaki dertli sine ve onların Allah rızası istikametindeki bir kısım mini gayretleri istisna edilecek olursa –ki o mini gayretler içinde de istenen seviyede, ihlâs, samimiyet ve kardeşliğin korunabildiği iddia edilemez– İslâm coğrafyasında Müslümanlar hesabına ne halk ne de idareciler seviyesinde, sağlam bir plan ve projeye dayanan, ileriye matuf, kayda değer, ciddi bir çalışmanın var olduğu söylenemez. Bu açıdan denilebilir ki, bizim dünyamız bir mânâda hesapsız ve mefkûresiz insanlar dünyasıdır. Evet, başka ülke ve milletlerin karşısında âciz, bir silleyle sarsılabilecek, bir kıvılcımla efradı birbirine düşürülüp birbirinin kurdu hâline getirilebilecek içler acısı manzarasıyla bu coğrafya, katmerli gurbetler altında sürüm sürüm bir hâldedir. Yüce Rabbimizden niyaz ederiz, bu ümmete, ulvî gaye ve yüksek mefkûre sahibi, canını dişine takıp dünyanın dört bir bucağında diriliş soluklayan, kardeşleriyle el ele yürürken çevresine hep emn ü eman hisleri neşreden ve bu yolda attığı her adımını şer'-i şerifin kat'î nasslarıyla test eden müstakîm mü'minler bahşeylesin; bahşeylesin de asırlar boyu yaşanan bu hazin gurbeti onlar vesilesiyle hitama erdirip İslâm âleminin yüzünü bir kez daha güldürsün.
 
İlk Garipler

 
Asıl konumuza dönecek olursak, sorunuzda da ifade edildiği üzere Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz;

بَدَأَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ


" İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Herkesin bozgunculuk yaptığı dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!" (Müslim, İman/232; Tirmizî, İman/13) buyuruyor.

 
Hadis-i şerifteki, "İslâm garip olarak başladı." mübarek beyanını, bu dinin; edasından, üslubundan, yolundan, mesajından, hâlinden anlaşılamayan bir cahiliye atmosferinde neş'et ettiği ve onu temsil edenlerin bu tür gurbetlerle imtihan olduğu şeklinde anlayabiliriz. Çünkü bilindiği üzere Mekke müşrikleri uzunca bir zaman İslâm'a karşı direnmiş, onun bir avuç müntesibine boykottan komploya, ondan her türlü eza ve işkenceye kadar yapmadıkları despotluk ve zulüm bırakmamışlardı. Bir diğer taraftan İslâm, ilk neş'et ettiğinde gariplerle temsil edilmiştir. Evet, o ilk temsilcilerinin içinde toplumun ileri gelenlerinden hemen hemen hiç kimse yok gibidir. Hatırlayacaksınız, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Dihyetü'l-Kelbî (radıyallâhu anh) ile Roma imparatoru Hirakl'e mektup gönderdiğinde, Hirakl Ebû Süfyan'ı çağırtmış ve ona bazı sorular sormuştu. O sorulardan birinde de, Peygamber Efendimiz'i kastederek "O'na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi garipler mi?" diye sormuş; Ebû Süfyan da, "garipler" diye cevap vermişti. İşte bu garipler, kendi toplumları içinde çok garip karşılanmış ve ciğersûz denecek ölçüde çok garip muamelelere maruz bırakılmışlardır. Fakat o mü'minler bunların hiçbirine takılmamış, her türlü "akabe"yi aşarak, Allah'la münasebetlerini kusursuz denebilecek ölçüde devam ettirmiş ve din-i mübîn-i İslâm'ın intişarında tarihin daha sonraki hiçbir döneminde görülemeyecek ölçüde Allah'ın yüce adının bir bayrak gibi gönül burçlarında dalgalanmasına vesile olmuşlardır.

 
İslâm'ın İzzeti ve Hazreti Ömer

 
Sorunuzun diğer vechesini teşkil eden hadis-i şerif ise,
 
اللَّهُمَّ أَعِزَّ الْإِسْلَامَ بِأَحَبِّ هَذَيْنِ الرَّجُلَيْنِ إِلَيْكَ بِأَبِي جَهْلٍ أَوْ بِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ


"– Allah'ım, şu iki adamdan –Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb'tan– sana en sevimli olanı ile İslâm'ı güçlendir." şeklindedir. Bu mübarek sözlerinin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), "O iki kişiden Allah'a sevimli olanı Ömer'di." (Tirmizî, Menâkıb, 18; Müsned, 2/25) buyurmuştur.

 
Bu beyan-ı nebevî her şeyden önce O Nebi-yi Zîşan'ın sinesindeki tebliğ aşk ve iştiyakını göstermektedir. Nebiler Serveri'nin, uykularını kaçıracak ölçüdeki o emsalsiz tebliğ sancısını değişik misalleriyle defaatle arz etmeye çalıştığımdan burada sadece, Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî kelamında, O'nun hakkında, "Neredeyse –Kur'ân'a inanmıyorlar diye– Kendini helâk edeceksin!" şeklindeki takdir edalı ta'dîlini hatırlatıp geçmek istiyorum.

 
İşte ihtimal Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o toplum içinde Hazreti Ömer ve Ebû Cehil gibi kimseleri gözüne kestirmişti. Onların İslâm için çok faydalı olabileceklerini, onlar vesilesiyle nice insanın kurtuluşa erebileceğini düşünüyordu. Elbette ki hidayetleri için dua ettiği kimseler bu iki zattan ibaret değildi. Belki pek çok kimsenin hidayeti için tek tek isimlerini zikrederek Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakarıyordu. Mesela, onlardan biri Seyyidina Hazreti Hâlid (radıyallâhu anh) idi. Müslüman olmak için huzur-u risaletpenâhîlerine geldiğinde Kâinatın İftihar Tablosu ona, "Hamdolsun Allah'a ki, seni hidayete erdirdi. Ben zaten senin gibi akıllı bir insanın İslâm'a yöneleceğini umuyordum." demişti. Demek ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), Hazreti Halid ve onun gibi din-i mübîn-i İslâm'a hizmet edebilecek, toplum içinde parmakla gösterilip gözünün içine bakılan şahısların iltihakını bekliyor ve onlar için dua ediyordu. Bizim gibi sıradan insanların bile, bazı zatlar hakkında, "Allahım, onun kalbini imanla doldur, hem öyle doldur ki, tepeden tırnağa âdeta her tarafında iman nümayan olsun." diyerek dua ettiğimizi düşünecek olursanız, o En Büyük Mübelliğ'in bu konuda nasıl yana yakıla yalvardığı zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır.
 
Çünkü çevresine müessir olabilecek bu tip insanların kazanılması hak ve hakikatin intişarı adına çok önem arz eder. Bunlardan bazen bir düzine, bazen birkaç, hatta bazen bir insanın "evet" demesiyle bile arkadan fevç fevç dehaletler olabilir. Allah Resûlü'nün Yahudiler hakkında böyle bir ümit taşıdığını biliyoruz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların kanaat önderi diyebileceğimiz önde gelenlerinden birkaç kişinin Müslüman olmasıyla o dinin müntesipleri üzerinde olumlu pek çok değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ne var ki, Abdullah ibn Selâm, Vehb ibn Münebbih gibi birkaç kişi istisna edilecek olursa, o toplumun önde gelenleri, geleceğini bildikleri ve hatta ne zaman geleceğini dahi bildikleri dine ve onun resûlüne sıcak bakmadı; bakmadı ve böylece hem kendileri hayatlarının en büyük kaybını yaşadı ve hem de onları takip eden, onların peşinden giden nice insana hayatlarının en büyük haybet ve hüsranını yaşattılar. Eğer o dönem Huyeyy b. Ahtab, Ka'b b. Eşref gibi şahıslar Efendiler Efendisi'ne karşı küstahlıkta bulunup O'na saygısızca dil uzatacaklarına O'nu anlamaya çalışsalar, büyüklüğünü kabul edebilseler ve İslâm'a azıcık sıcak bakabilselerdi herhâlde onların peşinden giden nice insan da hak ve hakikati kabullenmiş olurdu.

 
İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında, karakteri ve toplum içindeki konumu itibarıyla Hazreti Ömer'in (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) gözünden kaçması düşünülemez. Dolayısıyla da Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun hakkında Cenâb-ı Allah'a dua etmesi –yukarıda zikredilen mülâhazalar ışığında bakıldığında– gayet yerinde olur. Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in, Hazreti Ömer'i (radıyallâhu anh) kastederek, "Allahım onunla bu dini aziz kıl." diye yalvarması O'nun hem tebliğ sancısı, hem de fetanet ufku açısından gayet muvafık düşmektedir.

 
Zaten Hazreti Ömer'in (radıyallâhu anh) bereket dolu hayatlarına baktığımızda bu hususu açık ve net bir şekilde görebiliriz. Çünkü onun Müslüman olmasıyla, o dönemde çeşitli eziyetlere maruz kalan Müslümanların Allah ve Resûlü'ne olan inançları daha bir kuvvetlenmiş, Kâdir-i Mutlak olan Rabb-i Kerimlerinin havl ve kuvvetine itimatları daha bir artmıştır. Evet, Abdullah ibn Mes'ud hazretlerinin de ifade buyurdukları gibi Hazreti Ömer'in İslâm'a dehaletiyle Müslümanlar ruhlarındaki izzeti bir kere daha derinlemesine duymuştur. Allah Resûlü'nün bu âlemdeki terakkisini tamamlayıp kendi ruh ufkunun enginliklerine yürümesinden sonra da, Hazreti Ömer, Allah Resûlü'nün ikinci halifesi olmuş, İslâm'ın intişarında çok önemli hizmetlerde bulunmuş, pek çok beldeler fethetmiş ve dünya muvazenesini tehdit eden iki devleti hizaya getirerek Müslümanların bu muvazenede hak ettikleri konumu ihraz etmelerine vesile olmuştur. Evet, ne taraftan bakarsanız bakınız, o zat, tarihin emsalini kaydetmekten âciz kaldığı müstesna bir kâmet, müstesna bir şahsiyettir.
 
Kimseyi İhmal Etmeye Hakkımız Yoktur

 
Buraya kadar anlatılanlardan şu sonuca varabiliriz. Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselâm) hayat-ı seniyyelerine bir bütün olarak bakıldığında O Rehber-i Ekmel'in bütün ömrü boyunca hem toplumun ileri gelenleriyle meşgul olup ilgilendiği, hem de kendini ifade edemeyen, ezilen, parya muamelesi gören gariplere kucak açıp onlarla alâkadar olduğu görülür. Evet, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) bütün hayatı boyunca âdeta bu iki ucu bir araya getirmek için kendini helak edercesine çabalayıp durmuştur. Tabiî o engin sinesini bu iki ucun arasında kalan toplum kesimlerine de hep açık tutmuştur.
 
Meselenin bize bakan yönüne gelince: Geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüzde de açık ya da kapalı, şöyle veya böyle dünyanın hemen her yerinde bir kast sisteminin yaşandığı bir vakıadır. Ayrıca insanların donanımları nazar-ı itibara alındığında toplumlar içinde her iki kesimin de her zaman mevcut olacağı muhakkaktır. O hâlde gönüllüler hareketinin temsilcilerine düşen de, toplumun hiçbir kesimini ihmal etmeksizin herkesi kucaklamak olmalıdır. Evet, vicdan olabildiğince geniş tutulmalı, herkesin konumuna saygı duyulup diyalog zeminleri oluşturulmalı, toplumun bütününe kucak açılmalı, hatta gelmeyen/gelemeyenlerin dahi ayağına gidilmelidir. Bulunulan coğrafyanın şartları göz önünde tutularak bir taraftan, toplumda önemli yerler ihraz eden akademisyen, parlamenter vb. gibi söz söyledikleri zaman referans olabilecek kimselerle diyalog köprüleri kurulmalı; diğer taraftan da yaşadıkları içtimaî hayat içerisinde değişik mazlûmiyet, mahkûmiyet ve mağduriyetlerin zebunu olmuş gariplere el uzatıp onlara destek olunmalıdır. Çünkü mesleğimiz herkese açık bir peygamber şehrahıdır. Bundan dolayı bir taraftan içtimaî yapıda önemli konumları ihraz etmiş insanlara hak ettikleri bir seviyede muamelede bulunulmalı, saygıda kusur edilmemeli, düşünce dünyamızın daha başka gönüllere ulaştırılması adına onların referanslarından istifade edilmeli; diğer yandan da içtimaî statüde daha alt tabakalarda kalmış olan insanlara imkân hazırlanıp onların içine düştükleri kompleksten çıkmalarına ve kendilerini ifade etmelerine yardımcı olunmalıdır. Böylece o garipler, ezilmiş ve düşmüşlüğü tatmış olmanın verdiği anilmerkez bir hızla şahlanacak ve Allah'ın izni ve inayetiyle üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getireceklerdir.
 
Gurbetin İksiri Kurbet
 
Sözün başında koskocaman bir coğrafyanın hüzün dolu manzarasına işarette bulunmuştuk. Fakat şu husus da asla unutulmamalı ki, İslâm dünyası Asr-ı Saadet'ten bu yana pek çok gurbet yaşamış, ancak o gurbetlerin hepsi Allah'a kurbet sayesinde zamanla aşılmıştır. Zaten gurbetin Allah'a kurbet ve düzgün temsilden başka bir iksiri yoktur. Bir kısım pansuman tedbirlerle ne bir mahallenin ne bir müessesenin ne de bir grubun baskısından yani gurbet yaşamaktan kurtulmak kat'iyen mümkün değildir. Pansuman müdahaleleri çare olarak görmek parya muamelesi altında ezik olarak yaşamaya devam etmek mânâsına gelir. Evet, bütün gurbetler evvela Allah'ın izin ve inayetiyle, sonra da kimliğinden fedakârlıkta bulunmayan, başkalaşmaya karşı direnen, dimdik duran, her defasında bir kere daha bir İslâm mütefekkirinin ifadesiyle, "Yeniden bir kez daha İslâm"a diyebilen iyi temsilcilerin göz dolduran temsilleriyle aşılmıştır.



Asrımızın Müslümanları olarak biz de dileriz ve Rahmeti Sonsuz'dan niyaz ederiz ki, İslâm Dünyası; Moğol ve Haçlı işgalleri, Asya'da yaşanan hercümerçler gibi hazin ve büyük gurbetlerden sıyrılıp kurtulduğu gibi, son asırlarda içine düştüğü ve günümüzde en ağır şekilde yaşadığı hercümerçlerden de bir an önce kurtulur. Ne var ki, bunun da ancak Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselâm) on dört asır evvel müjdelemiş olduğu o kendini ıslaha adamış kurbet eri garipler sayesinde gerçekleşeceği asla unutulmamalıdır.