-->
Hot!

Other News

More news for your entertainment
O'NU SEVMEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
O'NU SEVMEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SADAKAT EHLi 3 KAHRAMAN



SADAKAT EHLi 3 KAHRAMAN


Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür. Nitekim sadakat kahramanı Kâ'b b. Mâlik (radıyallâhu anh): "Ben doğruluğumla kurtuldum." der. Evet, doğruluk deyince O'nu hatırlamamak mümkün değildir.
 
Kâ'b b. Mâlik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şairdi. Şiirleriyle kâfirlerin moral dünyalarını alt-üst edebilirdi. Akabe'de gelip Allah Resûlü'ne biat etmişti. Dolayısıyla da Medine'nin ilklerindendi. Fakat Tebük Seferi'ne katılamamıştı. Tebük zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma İmparatorluğu'nun ordularıyla yaka-paça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. O düşünceyle gidildi.. o civanmertlik gösterildi.. o sevap alındı ama o korkunç muharebe sadece düşüncelerde kaldı.

Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ'b, bu sefere iştirak edememişti. Şimdi siyer kitaplarından, kendi serencamını kendi ağzından icmal ederek anlatalım:

"Herkes muharebeye davet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti ama Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu.

Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiçbir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime: Nasıl olsa onlara yetişirim, diye beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu. Bugün-yarın-öbür gün, derken günler gelip geçiverdi. Artık Allah Resûlü'ne yetişmem mümkün değildi. Mecburen bekleyecektim.. ve bekledim de. Hem de her saati günler süren bir bekleyişle bekledim.

Nihayet, Allah Resûlü'nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, O'nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir beşaşet vardı; Allah Resûlü dönüyordu...

Nihayet beklenen vakit geldi. Ordu Medine'ye avdet etti. Efendimiz de mutadı olduğu üzere evvelâ mescide uğrayıp iki rekât namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretleri kabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama nasıl olur da hiçbir mazeretim olmadığı hâlde Allah Resûlü'ne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda, İki Cihan Serveri kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve: 'Neredeydin?' diye sordu. Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım. Başını çevirdi ve dil ucuyla: 'Kalk git!' dedi.

Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı: 'Sen de bir mazeret söyle, kurtul!' dediler. Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum: 'Benim durumumda olan başkaları var mı?' 'Var.' dediler ve iki isim söylediler. İkisi de Bedir'e iştirak etmiş namlı, şanlı sahabeler arasında bulunuyorlardı: Mürâre b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye. Evet, onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. -Estağfirullah- intizar koridoruna girmişlerdi. Benim için ikisi de kendilerine ittiba edilecek insanlardı.. ben de onlara uymaya karar verdim; mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.

Namaz kılarken gözümün ucuyla O'na bakıyordum

Üçümüz hakkında bir emir yayımlandı. Artık hiçbir Müslüman bizimle görüşüp, konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım evlerine kapanıp, durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum. Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescidde geçiriyordum. Allah Resûlü'nden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu.. heyhât ki, her gün evime hicranla dönüyordum; O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selâm veriyordum; acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.

Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O'na bakıyordum. Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer bana öylesine yabancılaşmıştı ki, kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.

Bir gün Ebû Katâde -ki amcamın oğluydu, onu çok severdim, o da beni canı kadar severdi- onun bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Selâm verdim, selâmımı almadı. Sordum: 'Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü'nü sevdiğime inanmıyor musun?' O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de: 'Allah ve Resûlü bilir.' dedi ve yanımdan ayrıldı. Dünya başıma yıkılmıştı. Ebû Katâde'den bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım.

Yine bir gün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken; sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum. Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi. Adam yanıma geldi, elinde de bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân Meliki'nden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu. Mektubunda: 'İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış.. Bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir...' gibi sözler ediyordu. "Bu da bir imtihan." dedim ve mektubu yırtarak ateşe attım.

Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı

Kırkıncı gündü. Allah Resûlü bir adam göndermişti. Gelen şahıs bizim, hanımlarımızdan uzak durmamız gerektiğini söylüyordu. 'Boşayayım mı, ne yapayım?' dedim. -Ah vefasına kurban olduğum insan!- 'Sadece uzak dur!' dedi ve gitti. Hanımıma kendi evlerine gitmesini söyledim. Bu arada Hilâl'in hanımı gidip, hizmet etmek kaydıyla izin istemişti. Hilâl yaşlı bir insandı. Kendi işini göremiyordu. Ve Allah Resûlü onun hanımına izin vermişti. Bazıları benim de aynı şekilde izin almamı istediler. Fakat kabul etmedim. Zira Allah Resûlü'nün böyle bir teklifi nasıl karşılayacağını bilemiyordum.

Derken bir müddet de böyle geçmiş ve tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hâle gelmiştim. Dünyam kararmış ve kabir kadar daralmıştı. Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış, oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimi söylediğini duydum. Ses: 'Müjde Kâ'b!' diyordu. İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akabe yaşıyordum. Allah Resûlü'nün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. 

-O anda Cennet'le müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti- Allah Resûlü: 'Allah sizi affetti.' buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular:
"Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah Tevvâb'dır, Rahîm'dir."(Tevbe Sûresi, 9/118)
O bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah'a hitaben, 'Yâ Resûlallah! Ben doğrulukla kurtuldum.. Bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şey söylemeyeceğime, söz veriyorum.' dedim.

Evet, peygamberlik hakikati, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Her peygamber doğru söyler. Ve öyle olması da zarurîdir. Zira, gayb âleminden emirler getirerek insanlığa tebliğ eden bu şahıslardan herhangi birinde küçücük bir yanılma veya yanlışlık olsa, her şey altüst olur. İnsanlık adına öğrenmemiz gerekli olan bütün hakikatler, bize onlar vasıtasıyla intikal etmektedir. Bu ise zerre kadar yanılgıya tahammülü olmayan çok hassas bir konudur. 

Özetle
  • Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür. Nitekim sadakat kahramanı Kâ'b b. Mâlik (ra): "Ben doğruluğumla kurtuldum." der.
  • Allah Resûlü, bütün askerî harekâtlarını gizli tutarken bu defa açık gitmiş ve herkesi açıktan davet etmişti. İşte, böyle açık bir davete rağmen Kâ'b, bu sefere iştirak edememişti.
  • Çok defa namaz kılarken gözünün ucuyla O'na bakıyordu. Namaza başladığında Allah Resûlü de ona bakıyordu. Fakat namazını bitirince hemen ondan gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti.
Haftanın Duası
Allah'ım! Senden bizim, inanan kardeşlerimizin ve topyekün insanların kalblerini, imana, İslam'a, Kur'an'a, ihsan duygusuna ve Peygamberimiz vasıtasıyla bize gönderdiğin bütün hakîkatlere tastamam açmanı diliyoruz. Kalblerimizi topyekün islerden, paslardan, küçük-büyük bütün virüs ve mikroplardan arındır.. bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz hatalarımızı, günahlarımızı mağfiret buyur.

Sözün Özü
İnsan, Allah nezdinde murad olmayı, meleklerin ve cennet ehlinin muradı hâline gelmeyi istiyorsa ağyarı kafasından silip atmalı, her şeyde bir yönüyle hep O'nu görmeli; Allah'ı murad olarak düşünüp her hâl ve davranışında O'nun rıza ve hoşnutluğunu yakın takibe almalıdır. Yaptığı işin murad-ı İlâhî istikametinde olmadığını hissettiği durumlarda ise, hemen o işten vazgeçmeli, o hâlden sıyrılmalıdır.

SULTANLARIN PEYGAMBER SEVGiSi




SULTANLARIN PEYGAMBER SEVGiSi

Osmanlı Devleti, tarih sahnesinde kaldığı sürece İslâm'ın bayraktarlığını yapmış, bu bayrağın dünyanın dört bir köşesinde dalgalanması için cansiperâne mücadele etmiştir. Sultanlar bu mücadelenin en ön safında ya bizzat yer almış veya yer alma arzusuyla yanıp tutuşmuşlardır. Bu kutlu insanlar, İslâm'a karşı yapılan saldırılara göğüs germeyi her devirde vazife bilmiş, bunu bir kulluk ve ümmet olma şuuru hassasiyetiyle yerine getirmişlerdir.

Osmanlı sultanları, Allah Resulü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisiyle büyümüş ve büyütülmüştür. Birçoğu bu sevgiyi gönüllerine öylesine nakşetmiştir ki, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî'nin Şehbâl açması için, hayatlarını at sırtında geçirmişler denilse yeridir. Ruh dünyalarına ilmik ilmik dokudukları bu muhabbet O'nunla (sallallahü aleyhi ve sellem) ilgili her şeye hususi bir ihtimam göstermelerine vesile olmuştur. Onlarda, Peygamber sevgisi âdeta mânevî bir cihadın tezahürü hâline gelmiş, fethe hazırlandıkları beldeleri önce bu sevgiyi taşıyan gönül erleriyle yoğurmuşlar, yani mânevî cihâtla kalblerin kapılarını, maddî cihatla da kalelerin kapılarını açmışlardır.

Bu güzel insanlar, Efendimiz'i (sallallahü aleyhi ve sellem) kalblerinde öyle müstesna bir yere koymuşlardır ki, günlük hayatlarından, yazdıkları şiirlere (nâ't-ı şerîf) kadar her sahada O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) adını zikretmeyi ve himmetine müracaat etmeyi hayatlarının olmazsa olmazı saymışlardır. Onların, çoğu zaman gözyaşlarıyla kaleme aldıkları bu nâ't-ı şerifler günümüze kadar birçok Peygamber âşığının da hislerine tercüman olmuştur. Bu denizden katre misâl bazı güzellikler tarih boyunca insanımızın zihinlerinde tatlı hatıralar olarak yer almıştır:

Sultan İkinci Murad mecalsiz bir şekilde yatıyordu. Gözler ellerinin bir işaretine, kulaklar dilinden dökülecek bir tek söze kilitlenmişti. Yerinden hafifçe doğruldu ve vezirine seslendi:

— Oku İshak, vasiyetimizi oku!

İshak Paşa vasiyeti yüksek ve gür bir sesle okumaya başladı: "Bismillahirrahmanirrahîm, Allah'a (celle celâlühü) hamd olsun. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed Mustafa'ya (sallallahu aleyhi ve sellem) olsun. Tevekkülüm Hâlık'ımadır. Her nefis herkes ölümü tadacaktır. Sizleri dünya hayatı mağrur etmesin, sizler gururlanmayın. Saruhan vilâyetinde bulunan malımın üçte birini -3.500 altını Mekke fukarasına, 3.500 altını Medine fukarasına- olmak üzere dağıtınız. 500'ü Mekke ahalîsinden Kâbe ve hatim arasında toplanarak 70.000 kere 'lailahe illallah' kelime-i tevhidini zikredip defalarca Kur'ân okuyup sevabını vasiyet sahibine ita edenlere harcansın. 2.500'ü Mescid-i Aksa'da Sadre kubbesinde 70.000 kere 'lailahe illallah' kelime-i tevhidini zikredenlere ve defalarca Kur'ân okuyanlara harcansın."

Dikkatle bakıldığında vasiyetinden Sultan Murad Han'daki Allah (celle celâlühü) ve Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aşkı okunmaktadır. Çünkü o dönemde ne Hicaz (Mekke–Medine) ne de Kudüs (Mescid-i Aksa) Osmanlı toprakları içerisinde yer almaktadır. Gönlündeki sevgi o kadar aşkındır ki, o beldelere değen mukaddes ayaklar hürmetine, oraların ahalîsine hürmette kusur etmek istemez.

Ve yıl 1453... Osmanlı ordusunun önünde gencecik bir serdar... İstanbul surlarının önünde, Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) medhine nail olabilmek için otağını kurmuş... Bir Cuma sabahı Cenab-ı Hak ona fethi müyesser kılmış... Bu kutlu serdar bir gece otağından çıkar ve hocası Akşemseddin Hazretleri'ni ziyarete gider. Allah Resulü'nü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'ye hicretlerinden sonra Mescid-i Nebevî yapılana kadar evinde misafir eden ve yıllar sonra da, İstanbul önlerinde şehit olan sahabe efendimiz Hazreti Eyyub el-Ensarî'nin (radıyallahu anh) kabrinin bulunması hakkındaki arzularını belirtir, himmetlerini ister. Akşemseddin Hazretleri de hünkârın koluna girerek çadırdan çıkar. Haliç kıyılarında, surlara yakın bir yeri işaret ederek, "İşte burasıdır." der. Fatih Sultan Mehmet Han derhal emir verir: "Buraya bir cami ve türbe yapıla." Bu emir üzerine bugünkü caminin ve türbenin inşasına başlanır. Anlaşılıyor ki, onlar sadece Allah Resulü'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) değil O'nun köyünün kokusunu taşıyanlara da büyük bir sevgi beslemişlerdir.

Bu sevgi Fatih'ten oğluna da aksetmiştir. Bir gün İkinci Bayezid Han çok iyi dostu olan Hak âşığı Baba Yusuf'u Hacca uğurlamak için ayağına kadar gider, ona bir miktar altın teslim eder ve "Bu, elimle çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravza-i Tahira'nın kandilleri için ayırdım. Allah Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna varınca: Ey Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), günahkâr kul Bayezid'in selâmı var... Bu altınları türbenin kandillerine yağ alınması için gönderdi. Kabul buyurunuz..." diye söylemesini tembih eder.

Babadan oğula bir miras gibi geçen bu mukaddes sevgi Yavuz Sultan Selim döneminde yeni bir boyut kazanmıştır. Öyle ki, ünlü şairimiz Yahya Kemal, Yavuz'a atfen şu mısraları kaleme almıştır:

" Seyr eylesün felek kaderin şehsuvarını
Fethetti bir seferde nebiler diyarını
Sahrayı Mercidabık'a nakş etmiş kader
İslâm fikr-i vahdetinin kâr u zârını..."

Ancak Yavuz Selim Han bu zaferden sonra İslâm dünyasında daha çok tanınmasından pek de hoşnut olmamıştır. Zîrâ camilerde hutbeler kendisinin adına okunmaya başlanmış ve burada da Hâkimü'l-Harameyn (Mekke ve Medine'nin hâkimi) lâfzı kullanılır olmuştur. Bu söz onu içten içe yaralar. Bir gün Halep Ulu Camii'nde bir Cuma namazı sırasında minberde imamın dilinde Hâkimü'l-Harameyn sözünü işitince, hemen ayağa kalkarak onu düzeltir: "Hayır, hayır Hakimü'l-Harameyn değil, Hâdimü'l-Harameyn (Mekke ve Medine'nin hizmetkârı)" Hatip, onun istediği gibi okur hutbeyi. Namazdan sonra da koca hünkâr, kaftanını hatibe hediye eder. Efendisi'ne karşı hissettiği derin muhabbete etrafındakiler de şahit olur.

Osmanlı padişahları içinde Efendimiz'i (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında görüp O'ndan aldığı emir ve işaretle fetihler yapanlar da olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman'ın gördüğü rüya buna misâl olarak nakledilmiştir. Rüyasında Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra da benim şehrimi imar edesin!" diye emir buyurur. Bu emir üzerine, Kanunî hemen Harameyn'i imar ve iskân projelerine başlar. Hattâ vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Kızı Mihrimah Sultan da babasının bu vasiyetini yerine getirir ve Arafat'taki Ayn-ı Zübeyde Suyu'nu Mekke'ye ulaştırır. Cihanın önünde el pençe divan durduğu bu büyük kumandan, Allah Resulü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda O'na şöyle yalvarır:

"Nûr-ı Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda
Eyleme âşıkların bir lâhza kapından cüda
Gitmesin nâm-ı şerefin bu dilimden dem-be-dem
Dertli gönlüme devadır can bulur ondan safa."

(Hem Allah'ın (celle celâlühü) habibi hem de âlemlerin nurusun. Sen'i sevenleri bir an olsun kapından uzak tutma. Gitmesin dilimden şerefli ismin, nişanın. Benim dertli gönlüm bu zikirden şifa bulur canım da sevinç duyar.)

Kanunî'den sonra devlet duraklama devrine de girse, onların gönüllerinde bu aşkın yerinde sayması mümkün olmaz. Sultan İkinci Ahmed devletin içte ve dışta değişik gailelerle boğuştuğu bir dönemde tahta çıkar. Gençtir, ancak, mâneviyat yüklü ve dertli bir padişahtır. Öylesine dertlidir ki, derdine dermanı yaşadığı devirde bulamaz ve çok öncelere gitmeye karar verir. Bir gece, kimseye görünmeden Topkapı Sarayı'ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi'ne gider. Burada Allah Resulü'nün (sallallahü aleyhi ve sellem) nalınını eline alır ve şu beyitleri söyler:

"N'ola tacım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Resulün
Gül-i Gülzâr-ı Nübüvvet o kadem sahibidir
Bahtiya, durma yüzün sür kademine ol Gül'ün"

(Keşke Peygamberler Şahı'nın o temiz ayaklarının nalınını bir taç gibi başımda taşıyabilsem. O ayağın sahibi peygamberlik bahçesinin Gül'ü dür. Öyleyse Ahmet sen de yüzünü sür ayağına o Gül'ün.)

O günden sonra Efendimiz'in ayak izinin resmini sarığındaki sorgucun içinde taşımaya başlar. Başka bir yerde de gönlünün yangını, alev alev peygamber aşkıyla yanarak şu mısraları döker:

"İftirakınla Efendim bende takat kalmadı
Yekpare oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı
Şol kadar ağlattı ben bîçarei hükm-i kaza
Giryeden hiç Hazreti Yakub'a nevbet kalmadı"

(Ayrılığınla Efendim bende takat kalmadı. Bu dilim tek parça oldu, aşkta sevgi kalmadı. Ben çaresizi o kadar ağlattı ki, sinemde Hazreti Yakub'a gözyaşı kalmadı.)

Sultan Abdülaziz de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) âşığı padişahlardandır. Bir gün hasta yatağında yattığı sırada Medine'den bir dilekçe gelir. Devlet erkânı önce dilekçeyi arz etmekte tereddüt gösterse de, padişahın Medine'ye karşı hassasiyetini bildiklerinden, dilekçeyi huzura getirirler. Yaveri dilekçeyi okuyup cevabını isteyecektir; ama sultan onun Medine'den geldiğini öğrenince okumasına mâni olur. Muhabbeti öylesine derindir ki, yanındakilere "Beni ayağa kaldırınız. Mukaddes beldeden gelen dilekçeyi yatarak dinleyemem." der. Dilekçeyi titreyen ayaklarına rağmen el pençe divan durarak dinler ve hemen gereğinin yapılmasını emreder. Âdeti oluğu üzere Medine'den gelen hiçbir postayı abdestini tazelemeden eline almaz. Çünkü bunlarda Hz. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) köyünün tozu ve kokusu vardır. Öper, alnına koyar, koklar ve öyle açar.

Osmanlının en çalkantılı dönemlerinden biri de İkinci Abdulhamid Han dönemidir. Lâkin bu dönemde önemli icraatlara imza atan cennet mekân Sultan Abdulhamid Han, ülkenin dört bir yanını demir yolu ile donatır. Bu yolların en önemlisi Hicaz demiryoludur. O mukaddes beldeleri korumak ve hacıların emniyetli bir yolculuk yapabilmesini sağlamak için, İstanbul'dan Medine'ye kadar demiryolu hattı döşetir. Harem hudutlarına yaklaşılınca da, rayların döşenmesinde sadece Müslüman işçilerin çalışmasına müsaade edilir. 31 Ağustos 1908 tarihinde Medine'ye ulaşan hattın son 30 km'lik kısmına bizzat padişahın emriyle keçe döşenir. Lokomotif şehre yaklaştığında hızını keser, yavaşça perona yanaşır. Yolcular parmak uçlarında inerler trenden, edeple, hürmetle... Keçe döşenen raylar, o kutlu beldeye duyulan hürmetten günün belli saatlerinde gülsuyuyla yıkanır.

Hz. Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle tarifi zor bir aşkla bağlı olan Osmanlı padişahlarının neden Hacc'a gitmediği sorusu akla gelebilir. Gerek, o günün nispeten zor şartlarında üç ay civarında süren yolculuğun emniyet açısından sakıncaları, gerek padişahların Kâbe'de ve Hicaz bölgesinde sürekli korunmalarının çok kolay olmayabileceği mülâhazası, gerekse padişahların İstanbul'dan bu kadar uzun bir süre ayrı kalacak olmalarının yol açabileceği idare boşlukları ve muhtemel fitneler onların bizzat gitmeyip, yerlerine birkaç defa vekil göndermeleriyle önlenirken, Hacc fârizası da yerine getirilmiştir. Oraya gidememek Peygamber aşkının onların sinelerini yakacak şekilde kat kat artmasına da yol açmış olmalıdır. Bu durum yukarıda görüldüğü üzere şiirlerine de yansımıştır.

Osmanlı padişahları ilk ferdinden son ferdine kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisini kalblerinde böylece taşırlar. Belki de bize bıraktıkları en mühim miras da o sevgidir. Rabb'im bize Resulü'nü (sallallahü aleyhi ve sellem) onlar gibi sevmeyi ve O'nun şefaatine nail olmayı nasip eylesin.

HiCRi TAKViM'DE RAMAZAN


HiCRi TAKViM'DE RAMAZAN

Ömer'iin hilafeti zamanında Arap Yarımadası'nda; Persler, Romalılar ve başka medeniyetlerin kullandığı güneş ve ay takvimleri kullanılmaktaydı. Hicaz-Asir bölgesinde ise hem güneş hem de ay takvimi kullanılıyordu. Takvim oluşturma fikri ortaya çıkınca yapılan istişareler sırasında sahabeden Ali bin Ebu Talib, oluşacak takvimin peygamberin Medine'ye hicretini başlangıç tarihi olarak önermiştir. Bu görüş kabul edilmiştir fakat peygamberin hicretinin ay takviminin ilk ayı olan Muharrem'e değil de Rebiulevvel'e denk gelmesi sonucunda tarih geriye alınmıştır. Buna göre Hicrî takvimin başlangıcı miladî '23 Temmuz 622'ye denk gelir, yılın dokuzuncu ayı da böylece Ramazan olur. Ramazan ayından önceki hicrî ay Şaban, Ramazan'dan sonraki ay ise Şevval ayıdır.

Hicrî takvimin salt ay takvimi olması hasebiyle, bu takvimdeki ayların mevsimlerle ilişkisi yoktur; yani her ay güneş takvimine göre her yıl pozisyonu değişir, ve böylece aylar mevsimler arasında gezinir - belirli bir mevsimin ayı olmazlar. Bu sebeple Ramazan ayı ve oruç dönemi her yıl değişi

O'NU (SAV) RÜYA'DA GÖRMEK


Mü'minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi'nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir.

Çünkü, O'nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te'vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Pek çok hadis kitabında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez."

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerinde farklı görüşler ortaya konulmuştur: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında "Bu zat, Peygamberimizdir" şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Peygamber Efendimiz'in rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz'in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp "Ben Muhammed'im" diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, "Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O'nu temsil edemez" derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, "Ne şekilde ve surette olursa olsun, "Ben peygamberim" diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir." demiştir. Alimlerimizin çoğunluğu, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî Hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz'i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz'a göre ise, Râsul-ü Ekrem'i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te'vîle, tabire muhtaçtır.

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz'i görmek ne şekil ve surette olursa olsun bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz'in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın ruh aynasına eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, alimlerimize göre, rüyada Peygamber Efendimiz'i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet'te O'nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Rüyaya yansıyan hüzün

Nebîler Serveri'nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları işaret eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın ruh aynasında onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü'nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın ruh aynasında Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz'in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O'nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî'yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de göz ardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz'in gerçek suretiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi'nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid'atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül'ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibarıyla olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a'lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi hakiki suretinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hüzünlü ve kederli görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk'a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri def edici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

ÖZETLE

1- Peygamber Efendimiz: "Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez." buyuruyor.

2- Rüyada Efendimiz'i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne işarettir.

3- Efendimiz'in rüyada hüzünlü ve münkesir görülmesi ümmete bir uyarıdır. Böylesi rüyalar bizi kendimizi tekrar gözden geçirmeye yönlendirmeli.