Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

ADABI

HER ANI iMTiHANLA DOLUYDU

Salı, Ocak 13, 2009


Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'ye karşı olan alakası ve irtibatı da bizim herhangi birimizin kendi vatanına karşı olan irtibatından çok farklıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin Mekke'deki konumunun idrakinde olduğu gibi Sidretü'l-müntehâ'nın izdüşümü ve yerin göbeği olan Kâbe ile aynı memeden süt emmenin ve bununla beslenmenin de şuurundaydı.

İşte bu derin alakaya rağmen kendisi için adeta ikinci bir eş olan Kâbe'den ayrılmak zorunda kalmıştı. O (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretle, sadece yurdunu ve yuvasını değil her gün Cenab-ı Hakk'ın cemâlinin tecellîgâhı olan mübarek bir yeri bırakıp gitme durumundaydı. Bunun yanında O, Medine-i Münevvere'ye gittiğinde de on altı veya on sekiz ay Kâbe'ye doğru namaz kılamamıştı. Hadis-i şeriflerin umumu birden mütalaa edilince görülür ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) göz ucuyla hep oraya doğru hareketlenir ve bir nigâh-ı âşina ile "Kâbe'ye döndürülür müyüm?" şeklinde bir beklenti içine girerdi. Bunun üzerine Kur'an O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle diyecekti: "Elbette ilahî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. (Artık müsterih ol, işte) memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi, şimdi yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir! Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin!" (Bakara Sûresi, 2/144) Nebiler Serveri hicret esnasında Mekke'den ayrılırken bu duygularla dopdolu ve derin hislerle: "Eğer beni çıkarmasalardı senden çıkmazdım. Ey Kâbe! Allah şâhid ki seni çok seviyorum." demişti. Böylece Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yurttan yuvadan edilmenin yanı sıra Kâbe gibi bir mekândan edilmenin ızdırabını da sinesine basmıştı; basmıştı zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinden sonra yurdundan ve yuvasından edilenlere örnekti. Bu itibarla denebilir ki "Efendimiz'in hayatının hiçbir karesi imtihansız geçmemiştir."

Yine bir keresinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir yere gelip oturmuş ve bir dinsizin su-i kastına maruz kalmıştı. Bugün bazı medyada olduğu gibi, Efendimiz döneminde de hemen her gün bir kısım densiz, sürekli komplo peşinden koşar ve sürekli yargısız infazda bulunurlardı. O dönemde Nebiler Serveri'ne belki on defa suikast tertip edilmişti. Bazen Efendimiz'in başına taşlar atılmış bazen kılıçlarla üzerine gidilmişti. Bu tür olaylar öyle bir hal almıştı ki o büyük güven insanı (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine'de bir gün yalnız olarak hücre-i saadetlerinde yatarken, içinden, "Keşke birisi gelse, başımda beklese de biraz uyuyabilsem." şeklinde bir düşünceye dalmıştı. O öyle düşünürken Sa'd b. Ebî Vakkas, kılıcını kuşanmış olarak oraya gelmiş ve Efendimiz'in kim olduğunu sorması üzerine kendini tanıtmış ve "Allah'ın Resûlü rahat uyusun, size bir şey olmasın diye kapınızda bekleyeyim mülahazasıyla geldim." demişti.

Hayâdan buram buram terlerdi

İşin doğrusu Efendimiz'in hayatının hemen her bölümünde değişik imtihanlara dair kareler görmemiz mümkündür. Cenab-ı Hak Medine'de de O'nu korkuyla imtihan etmiştir. "Biz mutlaka sizi biraz korku ile biraz açlık ile yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!" (Bakara Sûresi, 2/155) ayetiyle buna işaret edilmektedir. Evet, O Rehber-i Küll (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı münasebetiyle pek çok Ashabını kaybetmişti. Yani her şeye o derece katlanan Nebiler Serveri, arkasına aldığı ve belirli bir kerteye kadar beraber hareket ettiği Ashabı ile de imtihan olmuştu.

Evet, O (sallallahu aleyhi ve sellem) başına gelen sıkıntılarla imtihan olduğu gibi başlarına gelmesi muhtemel musibetlerin ağırlığını da her an ruhunda derin derin hisseden bir vicdandı. Mesela Efendimiz'e yakın olan insanlardan bazıları Bedir'de harp başlayacağı esnada şöyle diyebilmişlerdi: "Biz bir kervanı takip etmek ve Mekkelilerin elimizden aldığı mallarımızı istirdad etmek için bu yola çıkmıştık. Bizim harp mülâhazamız yoktu." Böyle bir söz sarf etmemiş olsalardı dahi ona böyle bir ihtimalin ne kadar ağır olduğu/olacağı ortadadır. Bu meseleyi, kendimizi başkasının yerine koyarak değil de O'na inanarak, O'nun için yurdunu yuvasını terk etmiş veya evini başkalarına açmış kimseleri düşündüğümüzde, O'na inanmış bazı insanların bunu veya benzerini söyleme ihtimalinin Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için ne büyük bir imtihan olduğu anlaşılacaktır.

Rehber-i Küll, Mukteda-yı Ekmel ve Ekrem olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), musibetlere dayanma mevzuunda da bizim için bir numune teşkil ettiğini bu şekilde hayatıyla göstermiş oluyordu. Ayrıca O (sallallahu aleyhi ve sellem), örtüsü arkasında evlenmek bilmeyen bir genç kızın hayâsı içindeydi ve bir kadının yüzüne bakınca sıkıntıdan buram buram ter dökerdi. Bundandır ki, dinin teşrîî emirlerini başkalarına anlatırken ezvâc-ı tâhirâttan olan annelerimiz bazı konuları başkalarına izah etme lüzumunu duyarlardı. Efendimiz'in vazifesi tavzîh idi ama örtüsüne bürünmüş bir azrâ gibi o kadar hayâ ederdi ki teşrî' makamında olmasına rağmen anlatılması gereken hususları tavzih ederken terlerdi. Efendimiz bu iffetiyle ve mâsiyete karşı dayanıp dişini sıkma hususiyetiyle de ümmetine en güzel bir örnek teşkil ediyordu.

Netice itibarı ile diyebiliriz ki, bütün hayatıyla bizim için muktedâ-yı küll ve rehber-i ekber olan Efendimiz vasıtasıyla Allah'ın bize ihsan ettiği en güzel ve en mükemmel husus, O'na iktidâ ve ittiba hususudur. Rabb'imizin bizi O'na iktidâyla şerefyab etmesi ümidiyle...

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik