Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

ADABI

RESULULLAHIN (sav) İFTAR SOFRASI

Pazar, Haziran 19, 2016




Cahiliye adetlerini yerle bir eden İslam, yeme alışkanlığıyla da şifalı uygulamalar getirmişti. Allah Resulü’nün (sav) sofrasında neler olurdu? Hangi yemekleri severdi? Sofra adabıyla ilgili neler tavsiye etmişti? Asr-ı Saadet dönemi mutfak kültürü ve Hz. Peygamber’in sofra adabı, bugünün Müslümanlarının sağlık ve huzuru için emsalsiz örneklerle dolu.



Hz. Muhammed (sav) kısa ömründe İslam dinini tebliğ ederken yeni bir toplumunun mühendisliğini de üstlenmişti. Cahiliye toplumunun hayatını her konuda değiştiren İslamın yeme içme alışkanlıklarına ne tür müdahaleler yaptığı veya Efendimizin sofra kültürü müstakil bir konu olarak ne yazık ki işlenmemiştir. Hem de hadis ve İslam tarihi kitaplarında ciddi veriler bulunmasına rağmen. İslamın ilk yıllarında yaşanan zorluklar bunların aktarımına öncelik verilmesini engellemiş olabilir.

Resulullah (sav) sofranın toplumu birleştiren yanını görmüş ve bu yüzden ümmetine bir arada yemeyi ısrarla tavsiye etmiştir. Zira birlikte yiyen insanlar arasında duygusal bağlar gelişir. Yemeğini paylaşmaya dayanan komşuluk ilişkisi, köleliğin yaygın olduğu, zengin ve soyluların saygı gördüğü Cahiliye toplumunun sosyal yapısını tadil ederek homojen bir kültürel zemin hazırlamıştır. Grup halinde oturulan sofralarda yenilen yemek her şeyden evvel helal ve temiz olmalıydı. Dikkat edersek Cahiliye kültürüyle yetişmiş insanlardan yeni bir toplum inşa ederken bu şartların hayatî bir önemde olduğu görülür.

Hadis ve tarih kitaplarında Allah Resulü'nün ve ilk Müslümanların sofra kültürü ve adabı hakkında ciddi bilgiler bulabiliyoruz. Her ne kadar ekim yapılan arazi miktarı azsa da coğrafi konumu gereği önemli bir ticaret merkezi olan Hicaz'da pazarda bulunabilen mallar oldukça çeşitliydi.

Anadolu'da çokça kullanılan arpa Resulullah'ın mutfağında da başrolü oynuyordu. Buğdaya göre daha dayanıklıydı. Erken olgunlaşması ve fiyatı, arpayı geçim darlığında olanlar için daha cazip kılıyordu. Resulullah sofrasında arpa, çorbadan ekmeğe birçok yemeğin hammaddesiydi. Arap mutfağında buğday, arpa, çavdar, pirinç gibi tahıllar irice öğütülmüş halleriyle; bulgur, yarma, dövme şeklinde, elenmiş ve elenmemiş olarak farklı biçimde kullanılırdı. İnce öğütülmüş olanları çorbalarda kullanılır, iri öğütülmüş ve kepekli olanlarla ekmek ve yemek yapılırdı.

Arap mutfağına arpa kadar hâkim olan hurma da bolca tüketilen gıdalardandı. Özellikle Asr-ı Saadet dönemi mutfağı tatlılarında kullanıldığı görülen hurma, kıtlık zamanlarında tek başına bir öğünü oluşturmaya yeterdi. Bunun dışında Arabistan'da pancar, kabak, hıyar, pırasa, soğan, sarımsak, zeytin, palmiye kalbi, bakla, limon, muz, nar, hurma, üzüm gibi meyve ve sebzeler yetişirdi. Araplar keskin ve damağa dokunur cinsten kakule, karanfil, tarçın gibi baharatları tercih ederlerdi. Baharat adları hadislerde açıkça zikredilmediği için bunların ne olduğunu, tarif edilen yemeklerden anlayabiliyoruz.

Bedevilerin yaşadığı bir coğrafya olan Arap yarımadasında deve ile beraber koyun yetiştiriciliği de yaygındı. Bu hayvanların etinden ve sütünden faydalanılıyordu. Resulullah'ın deve ve koyun eti yediği bilinir. Kızartılmış kuş eti yediğine dair de rivayetler vardır. Hz. Enes (ra) annesinin kendisini kızarmış kuş eti ve buğday ekmeğiyle Peygamberimizin yanına gönderdiğini, orada bulunanlarla birlikte etin yendiğini anlatmıştır. Keçi de eti yenilirdi. Hz. Peygamber'in kendisine hediye edilen bir dağ keçisinin etinden yediği bilinir.

O dönemde etten birçok yemek yapılıyordu. Hz. Aişe'den (ra) aktarılan bir bilgide etin saklanmak maksadıyla tuzlandığı görülür. Kurutulmuş et iki farklı yöntemle yapılırdı. Et bıçakla yarılır ve tuzlanıp güneşte kurutulur ya da suyunu çekene kadar pişirilip taşların arasına sıkıştırılarak bekletilirdi. Et uzunluğuna yarılır ve güneşte kurutulursa buna “kadid,” enine yarılır da kurutulursa “safif” denilirdi.

Peygamberimiz sahabenin Kızıldeniz'den getirdiği kurutulmuş amber balığı etini de yemişti. Ayrıca “irt” adı verilen, belli bir süre sirkede bekletilerek pişirilen ve yolculuk için hazırlanan et yemeğini yediği de rivayet edilmektedir. Hicret yolculuğunda Arc'dan Medine'ye kadar kendisine kılavuzluk yapan Sad el-Eslemî irt yemeği yediklerini anlatır.

Altın ve gümüş kaptan yemezdi

Arabistan'da süt ürünleri et gibi kurutularak tarhana ve keş benzeri sütlü tahıl mamulleri üretiliyordu. Bunlar tek başına ya da sulandırarak yemeğe dönüştürülürdü. Eski Arap kültüründe kesilmiş süte “kaşk”, arpa ile yapılmış kesilmiş süt ürününe “kaşkin”, top top kurutulmuş ayran tortusuna ise “kaşka” denirdi. Türk mutfağında “keş” olarak karşımıza çıkan bu ürünün kurutulmuşu arpa ile karıştırılmış ve “terhine” adını alan koyu bir tahıl çorbası ortaya çıkmıştır.

Hadislerde kuru peynirin, kurutulmuş yoğurdun ve tereyağının adı geçer. Ayrıca İbn Abbas'tan aktarılan bir haberde teyzesinin Resulullah'a kimi kaynaklarda keş olarak çevrilmiş olan süzme peynir gönderdiği, onun da kendisine hediye edilen bu peynir ve beraberindeki tereyağından yediği anlatılmaktadır. Hellim, labne, “akıt” ya da “ekıt” adı verilen lor gibi peynirlerin Arap mutfağında bulunduğu, keş gibi kurutulmuş yoğurt çeşitlerinin yapıldığı, Peygamberimizin de bunlardan tükettiği kaynaklarda ifade edilir. Yine Resulullah'ın düğünlerinden edindiğimiz bilgiye göre “hays” yemeğinin süzme yoğurt ya da peynirden yapıldığı bilinir.

Hadislerde mutfakta kullanılan bazı araç ve gereçlerden de bahsedilmektedir: muhtemelen hurma liflerinden örülmüş elekler, tahtadan kısa ayaklı hamur açma zeminleri, yer örtüleri ve yine tahtadan yapılma hamur tekneleri gibi. Hurma kütüğü, toprak testi ve küpler; su kabağı, ince ve kalın hayvan derilerinden yapılmış küçük ve küp büyüklüğünde kaplar, “sini” olarak geçen, metalden yapılmış veya cam, altın ve gümüş kaplar o dönemin mutfak malzemeleri arasındaydı. Mütevazı yapısı ve İslamî kurallar gereği Peygamberimiz gümüş veya altın kapları kullanmayı hiçbir zaman tercih etmemişti.

Yemek pişirilen veya sıcak yemeklerin servisinde kullanılan kap kacaklar çoğunlukla toprak ve hurma ağacından üretilirdi. Kaşıklar da hurma kütüğünden yapılırdı.

Çok bulunmamasına rağmen ince yapısı sebebiyle özellikle su kabı yapımında Nudar ağacının kullanıldığını yine hadislerden öğreniyoruz. Bunun dışında “gurra” adı verilen, taştan oyularak yapılmış, büyükçe bir kap topluca yemek yenildiğinde kalabalık sofralarda kullanılırdı.

Asr-ı Saadet'de metal araçlar çoktan üretilmeye başlanmıştı. Her ne kadar hadislerde adı geçmese de, ticaretin yoğun olduğu ve kılıçların yapıldığı bu bölgede muhakkak en azından tunç ve demir kaplar da bulunmalıdır.

Resulullah'ın şıra ve nebizlerin içinde alkol oluşmasıyla ilgili hadisinde o dönemde kullanılan bazı kapların isimleri geçmektedir: “Hurma kütüğünden yapılmış olan kapta, ziftli kapta, kabaktan yapılmış kapta ve kalın derilerden yapılmış küp büyüklüğündeki kapta (şıraları saklayarak) içmeyiniz. (Ancak) şıralarınızı, üzerinden bağlanarak ağızları kapatılan, ince deriden yapılmış su kaplarında (saklayarak) içiniz”.

Hadiste geçen kabağın Anadolu'da “su kabağı” olarak bilinen çeşit olduğunu düşünebiliriz. Deriden yapılan saklama kapları ise ince ve kalın olmak üzere iki farklı deri çeşidinden yapılırdı. Yine küplerin ve ahşaptan oyulmuş birtakım saklama kaplarının bulunduğu da hadislerden edinilen bilgiler arasındadır.

Gecelemiş su severdi


Kap kacak formları ocak ve fırınlara bakarak anlaşılabileceği gibi Resulullah döneminde tandırda, kuru ısıda ekmek ve et pişiriliyordu. Bunun dışında suda haşlama yöntemi de kullanılıyordu. Yemeklerin miktarını artırmak adına haşlanarak yapılan et yemeklerine, çorbalara günlük alışkanlıktan daha fazla miktarda su eklenirdi. Pişirirken Araplar savaş ve sefer hallerinde sıklıkla basit at nalı biçimli ocakları tercih etmişlerdi. Yere derinliği az bir çukur kazılır, içi taşlarla döşenip etrafı daha büyükçe taşlarla çevrilirdi.

Bölgede yerleşik düzende yaygın olarak kuyu tipi tandırlar kullanılırdı. “Tabun” da denilen kuyu biçimindeki bu tandırların izleri Mezopotamya'da da görülebilir. Tabun, yere kazılan bir çukurun içi taş, ısı yalıtımı için kullanılan tuz ve cam gibi malzemelerle kat kat döşendikten sonra çamurla sıvayarak yapılırdı. Bu tandırların ağız kısmının az ya da fazla eğimli, dar ya da geniş oluşu yemeğin pişmesini etkilediğinden yapımı ustalık istiyordu. Ekmek ve yemek bu tandırlarda pişerdi. Hadislerde adı geçmemekle beraber anlatılan olaylardan besise, atriye, lemze, akke, sahira, azira, akise, rağıde, rehiye, velika ve hazife adı verilen yemeklerin pişirildiğini öğreniyoruz.

Asr-ı Saadet dönemi mutfağında yiyeceklerin çoğunlukla birbirine karıştırılmadan pişirildiği görülür. Peygamberimiz bal ve sütün, et ve yağın karıştırılmasını istememiş, bunu yasaklamamış fakat kendisi yememiştir. Hadislerden hareketle sıklıkla tercih edilen haşlama yönteminde kullanılan yağın hayvanî yağlar olduğu söylenebilir. Fakat bu dönemde Arap yarımadasında susam ve zeytinyağının da bulunduğu bilinmektedir. Tatlandırıcı olarak ise hurma ve balın adı geçer.

Arap mutfağında ayrıca hurma, üzüm ve balın sulandırılmasıyla yapılan içecekler de mevcuttu. Bilindiği gibi Mekke ve Medine akarsu kaynakları açısından verimsizdi. Fakat yer altı suları açısından verimli olan Medine, Resulullah döneminden başlayarak açılan kuyular vasıtasıyla su açısından zenginleşmişti. Peygamberimiz Yahudiler tarafından işletilen su kuyularını satın alma yoluna gitmiş ve halka vakfedilmesini sağlamıştı.



Suyun tatlı ve gecelemiş olanını severdi. Hurma bulunmadığında orucunu suyla açardı. Gece dinlendirilmesinden suyun serinletildiğini anlıyoruz. Su konulan kaplar muhakkak ağzı kapalı olarak bekletilirdi.

Su kaynaklarının kıtlığı nedeniyle el yıkama alışkanlığının pek gelişmediği Arap toplumuna Resulullah'ın ilk öğrettiği şey, yemeğe oturmadan önce elleri yıkamaktı. “Yemekten evvel elleri yıkamak fakirliği giderir” diyerek ifade ettiği temizliğin bereketi ümmet tarafından da hassasiyetle yerine getirilmişti. Temiz ellerle oturulan sofralarda yemeğe besmele ile başlanırdı. Ömer b. Seleme'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber, “Ey oğulcuğum; yaklaş, besmele çek, sağ elinle ve önünden ye” buyurmuştur.

Sağ elle yiyen çabuk doyar

Yer sofrasında, bir yaygı üzerinde yemek yerdi. Sofraya bazen dizleri veya iki ayağı üzerine çökerek, bazen de sağ ayağını bükerek sol ayağı üzerinde otururdu. Yemek yediği yer sofralarıyla ilgili olarak kendisine hizmette bulunan Hz. Enes şu bilgileri aktarmıştır:

“Ben Resulullah'ın ne sükürrüce (tahta sofra) üzerinde yemek yediğini, ne ona inceltilmiş (yufka) ekmek yapıldığını, ne de yemek masası (hıvân) üzerinde yemek yediğini hatırlıyorum”.

Hz. Enes'in bu sözünü rivayet eden Hz. Katâde'ye, “Peki neyin üzerinde yemek yiyorlardı?” diye sorulduğunda, “Sofralar üzerinde” diye cevap vermiştir. Bahsi geçen sofra hakkında İbn Kayyım “meşin” yani tabaklanmış, ıslah edilmiş deri örtüler bilgisini vermiştir. Hz. Peygamber'in edeple sofraya oturuşunu gören bir bedevinin, “Bu şekilde oturuşun manası nedir?” demesi üzerine “Şüphesiz ki Allah beni mütevazı bir kul olarak yetiştirdi. Zalim ve inatçı (bir insan) olarak yetiştirmedi” cevabını vermiştir.

Yemekler daima sağdakinden başlanarak servis edilirdi. Sofrada bir başkişi olurdu ve bu, Resulullah'ın bulunduğu sofralarda şüphesiz kendisiydi. Yemeğe daima önce onun başlaması beklenir, yemekler ilk olarak ona ikram edilirdi. O ise kendisine ikram edilen şeyi iki yanında bulunanlardan yaş ve makama bakmaksızın daima sağdakine uzatırdı. Sağdan servis edilen yemek, besmele çekilerek sağ elle yenilirdi. Burada “sağ el” vurgusu, temizlikle ilgili bir husus olmakla beraber, tek elle yenilen yemeğin daha yavaş tüketileceği gerçeği de açıktır. Bu aynı zamanda daha az miktarda yemekle daha çabuk doymayı sağlar.

Bir arada oturulan sofralarda zenginler fakirlerle, hizmetçiler efendileriyle, köleler soylularla aynı kabı, aynı yemeği paylaşırlardı. Birlikte oturulan sofradan mutlaka birlikte kalkılırdı. Beraberce ve eşit şartlarda yemeğin yenildiği bu sofralar dünya için huzurun anahtarı diyebileceğimiz bir manzaraydı.

Resulullah'ın bir yemeğin aleyhinde konuştuğu hiç duyulmamıştır. Yemekten sonra Allah'a şükreder ve bunu da şiddetle tavsiye ederdi. Ayrıca yemeği yapan kişinin incinmemesine özen gösterirdi. Beğenmese dahi yemeği kötü bir sözle reddetmemiştir. Sofradan kalkınca da ellerin yıkanmasına özen gösterirdi. Çok yağlı yemekler yendikten sonra temizliğe bilhassa özen gösterilmesi öğütlenirdi. Eğer sofra kurulduğu halde ezan okunmuşsa muhakkak önce yemek yenilirdi.

Resulullah'ın oruç uygulamalarına bakarsak, kendisi özellikle akşam yemeği ve Ramazan ayında sahuru ihmal etmemek gerektiğini vurgulardı. Diğer dinlerde sahur yemeğinin bulunmayışı Müslümanların orucunun farklarından biridir. Enes'den rivayet edildiğine göre, Resulullah “Sahur yemeği yiyiniz, sahur yemeğinde bereket vardır” buyurmuştur. Ayrıca yalnızca sahur sofrasını “Mübarek ğadâ (kahvaltı)” olarak tanımlamıştır.

İftarı ertelemenin Yahudilere özgü bir davranış olduğunu ifade ederek ümmetinin iftarda acele etmesini istemişti. Orucu hurma ile, bulunamazsa su ile açmayı tavsiye ederdi. Sahurda olduğu gibi bir yudum su, bir lokma ekmek ile de olsa muhakkak iftar edilmesini, iftar edilmeksizin iki gün üst üste oruç tutulmamasını da öğütlerdi.

İftar için ilk planda hurmanın tavsiye edilmesini göze faydalı olmasına bağlayan kaynaklar vardır. Bazıları ise tatlı olduğu için iştahı keseceğini, böylece haddinden fazla yemeye mâni olacağını düşünerek Resulullah'ın bu tavsiyede bulunduğunu belirtirler. Bazı âlimlere göre bu hadiste, imanın tatlılığına ve isyanın acılığına işaret vardır. Bütün bu bilgilere, bölgede bol miktarda bulunan tek yiyeceğin hurma olmasının orucu hurma ile açmanın yaygın bir uygulama oluşuna neden olduğu da eklenmelidir.

Tek öğün, tek çeşit

Su, yemekte olduğu gibi besmele ile içilir ve içildikten sonra hamdedilir. Resulullah'ın ilk uyguladığı su içme kuralı budur. Temiz ellerle, eli su kabı olarak kullanıp içtiği ve bunu tavsiye ettiği görülür. Özellikle kırba gibi deri kaplardan su alınırken ağzının dışarı kıvrılmamasını tavsiye etmiştir. Su sağ elle ve oturarak üç yudumda içilir. Kabın içine nefes vermek Hz. Peygamber'in hoşuna gitmeyen bir durumdur. Bunun sağlık açısından da sakıncalı olduğu bilinmektedir.

Resulullah israfa ve böbürlenmeye kaçmadan yiyip içmeyi tavsiye etmiştir. İsrafın ne olduğunu ise “Her canının çektiği şeyi yemen israftandır” sözleriyle açıklar. İslamın beslenme düzenini “yaşamak için yemek” ilkesi belirlemektedir. Çalışmaya ve ibadet etmeye yeterli düzeyde beslenmek gerekir. Genellikle tek öğün veya iki öğün yemek yediğini bildiğimiz Resulullah acıkmadan yemezdi. Hastalıkların nedenini birbiri üstüne yenilen yemekler olarak görürdü.

Onun sofralarında sıklıkla tek çeşit yemeğin bulunduğu anlaşılmaktadır. Çok çeşit yiyeceğin bulunduğu sofralara da oturmuş fakat her zaman ölçülü yemiştir. Kiloyu hoş görmediğini ve karşılaştığı bazı kilolu kimseleri nazikçe uyardığını biliyoruz.

İslama göre yemek yedirmek bir iyiliktir. Bu iyiliğin Allah katında büyük değeri vardır. Bu davranış insanlar arasındaki sevgiyi pekiştireceği gibi ahirette karşılığı alınacak güzel bir sevaba da vesiledir. Ayrıca Peygamberimiz evin işlerini idare eden kadınlara ayrı bir dille seslenerek, “Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbiriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin. Alıp verdikleri şey bir koyun paçası bile olsa” demiştir. Kadınların yemek yapan elleriyle birbirlerine tutunmalarını toplumsal birliğin şartı olarak görmüştür.

Özetle, hayatı zevk ve safa üzerine kurmayı hoş görmeyen İslam, sofra dahil olmak üzere her alanda tevazu istiyor bizden. Asr-ı Saadet sofraları için azla doymak, paylaşmak ve yalnızlıktan sakınıp birlikte tüketmek esastı. İslam gösterişten kaçıp temiz, az ama helal olanı aramayı emrediyordu.

Bu kurallara ve Hz. Peygamber'in sofra adabına ilk Müslümanlar gibi dört elle sarılırsak bizlere de daha huzurlu ve sıhhatli hayatlar nasip olacaktır inşaallah.

Peygamber yadigarı çorba; Deşişe

Hz. Peygamber'in (sav) çok sevdiği bilinen bir çorba vardır. Osmanlı döneminde yapımı ve fakirlere dağıtımı için araziler tahsis edilen bu çorbanın adı deşişe'dir. Deşişe, iri parçalar halinde dövülerek öğütülen buğday ve arpadan yapılır. Tariflerde iri parçalar halindeki arpa ya da buğday dövmesine et, hurma veya her ikisinin de katıldığı bilgisi aktarılır. Buna göre deşişe'nin birbirinden farklı en az dört şekilde yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu çorba için yazılacak en iyi ve sıhhatli tarif arpa dövmesi, hurma veya et ile yapılandır. İşte tarifi:
Deşişe Çorbası

Malzemeler:

1 su bardağı arpa dövmesi, 100 gr. çekirdekleri çıkartılmış hurma, 1 litre su

Yapılışı:

Arpa dövmesi bir gece önceden ıslatılır. Suyu ile beraber tencereye koyulur. Hurma ezilir ve karışıma eklenir. Sonrasında arpa yumuşayıncaya kadar kaynatılır.

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik