Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

HARAM-HELAL

HELAL KAZANÇ, HELAL LOKMA

Pazar, Temmuz 14, 2013


HELAL KAZANÇ, HELAL LOKMA

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, yaklaşan Ramazan ayı için belirlenen ‘Helal Kazanç-Helal Lokma’ ana temasını bir basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaştı.

‘Biz Ramazan’ı değil Ramazan bizi değiştirmeli’ diyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Ramazan’a ilişkin birçok konuya da açıklık getirdi. Başkan Görmez şunları söyledi:

“Biz Ramazanı değil; Ramazan bizi değiştirmeli…”

  • Evlerimizi ve gönüllerimizi orucu bizimle idrak eden herkese açık tutmalıyız. Ne zenginlik müminler arasında bir statüdür, ne de fakirlik ve yoksulluk sofralarımızı kendileriyle paylaşmadığımız ayrı bir sınıfı oluşturur. 

Bugün İslâm dünyasında “Ramazanla değişmek”le “Ramazanı değiştirmek” arasında gidip gelen yeni bir takdim formu dikkat çekmektedir. Oysa aslolan ve doğru olan Ramazanla değişmektir. Ramazan bütün imtihan süreçleriyle bize bu imkânı sunar. Ramazanda değişmek, onun etkili manevî ortamında değişimi gerçekleştirmek, murâd-ı ilahî’ye uygun birer kul olarak bu sınavlardan geçmek her bir Müslüman için kuşkusuz en büyük bahtiyarlıktır. Hâl böyleyken bu ayda değişmek gibi gerçek ve derinlikli bir amaca uygun hareket etmek yerine, onu değiştirmeye kalkışmak doğru değildir.

“Ramazanın Kur’an ve Sünnetle oluşmuş geleneği korunmalı…”

Ramazanın Kur’an ve Sünnetle oluşmuş geleneğini, belirlenen sabitelerini göz ardı etmeye, aşındırmaya, giderek de onu yok etmeye yönelik nevzuhur ilgiler artık kemal-i ciddiyetle ele alınmalıdır. Bugün bütün iyi niyetli başlangıçlarına rağmen Ramazan ayının mana ve ehemmiyetini zaman zaman göz ardı eden ve sıklıkla dünyevileşme girdabına savrulma tehlikesiyle karşı karşıya gelen kimi kutlama ve şenliklerin de İslâmî âdab ve gelenek içinde yeni bir değerlendirmeye tâbi tutulması gerekir.

“Ramazanın coşkusu bir eğlence, şatafat ve gösteriye dönüşmemeli…”

Gösterişli iftar programları, sınıf ve itibar esasına dayalı ihtişamlı davetler, Ramazanı yanlış bir şekilde bir tür eğlence, karnaval ve festival havasında terennüm eden eğilimlerin mevcut gidişatı ciddi olarak dikkat çekmeye başlamıştır. İnsanlık durumumuzu Yüce Rabbimiz indinde tahkim etmenin yolu, lütuf ve ihsan ayı Ramazanın maneviyatına bihakkın teslim olmak, yeniden yapılanmak ve değişmektir.

Müminlerin bu ayda yaşayacakları coşku ibadetin coşkusudur. İbadetle neşelenen gönüller müminler arasındaki muhabbeti de pekiştirmelidir. Yoksa Ramazanın coşkusu son zamanlarda ortaya konulduğu şekliyle bir eğlence, şatafat ve gösteriye dönüşmemelidir.

“İftar sofraları israf sofralarına dönüşmemeli…”

Ramazan ayında icra edilen oruç ibadeti iftarla nihayetlenmektedir. İftarlar kendi mütevazı hâlinde bir ziyafeti barındırmaktadır. Ancak bu iftar sofraları asla israf sofralarına dönüşmemelidir. Zira son yıllarda özellikle büyükşehirlerde gerek otel ve gerekse birçok mekânlarda hazırlanan iftar sofraları kendi içinde israfı ve gösterişi barındırmaktadır.

“Hanelerimizi ve gönüllerimizi orucu bizimle idrak eden herkese açık tutalım...”

Evlerimizi ve gönüllerimizi orucu bizimle idrak eden herkese açık tutmalıyız. Ne zenginlik müminler arasında bir statüdür, ne de fakirlik ve yoksulluk sofralarımızı kendileriyle paylaşmadığımız ayrı bir sınıfı oluşturur. Aksine müminlerin ahlâkı, camideki gibi aynı safta olanların her zaman bir ve beraber olmasını esas alır. Bu anlamıyla asgarî ücretle geçinmeye mahkûm edilmişlerle, dar ve darlıkta kalanlar, yoksun bırakılmışlar ve yolda kalanlarla zenginlerin sosyal statülerini din eşit görür ve ibadetlerimizin ihyasını bu eşitliğe göre mümkün oldukça tatbik etmeye bizleri teşvik eder.

“İftar çadırlarının gayesinin dışına çıkarılmasına izin verilmemeli…”

Başlangıcı tamamen güzel bir düşüncenin ürünü olarak yoldan geçenlerin ve yolda kalanların bir çorbayla iftarını açmasıyla ilgili kurulan iftar çadırlarının son zamanlarda bu gayenin dışına çıkarak bir gösteri aracına dönüştürülmemesine özellikle kamu hizmeti yapanların dikkat etmesi gerekiyor. Dinî hükümlerin ortaya koyulmasında ve tatbikinde aslolan bu hükümlerdeki hikmetlerdir. Hikmeti kaybolan bir hükmün tatbiki İslâm’ın istediği bireysel kemali ve erdemli bir toplumun inşasını var etmez.

“Ramazandaki toplumsallaşma reklam, tanıtım ve gösteriye dönüşmemeli…”

Ramazan dolayısıyla müminler arasında yaşanan toplumsallaşma doğal ve kaçınılmazdır. Bu tarz sosyallikler doğal seyrinde yaşanmalıdır. Özellikle bu toplumsallaşmalar reklâma, tanıtıma ve gösteri aracına dönüştürülmemelidir. Bütün sosyal, kamusal ve ticarî kuruluşlar her yıl Ramazan ayında yaptıkları hayırlı faaliyetlere devam etmelidirler. Ancak bunu yaparken Ramazanın sükûnetine, huzuruna ve maneviyatına riayet etmelidirler.

“Toplu iftarlarımızı çalışanlarımızla beraber yapalım…”

Geliniz bu Ramazanda gerek kamu ve özel kuruluşları gerekse ticarî kuruluşlar olarak toplu iftarlarımızı çalışanlarımızla beraber yapalım. Çalışanlarla, işçilerle, memurlarla ve emekçilerle, iş sahiplerinin, patronların, amirlerin ayrı dünyaların insanı olmadıklarını Ramazan dolayısıyla gösterelim. Bu iftarla oluşan manevî atmosferi bütün bir yıla yayarak bu kardeşliğin kalıcı olmasını sağlayalım. Özellikle belirmek isterim ki, yanında beraber çalışanın derdiyle dertlenmeyen, mümin idrakine sahip olmamış kimse demektir. Yanında emeğiyle çalışan birinin darlığını gidermeden sırf desinler diye Ramazan paketini dağıtan bir kişi İslâm’ın infak anlayışını anlamamış demektir. Yoksulluk ve yoksunluğun sadece bir gıda paketiyle giderileceğini düşünmek, İslâm’ın yardımlaşma ve dayanışmasını henüz tam kavrayamadığımız anlamına gelir.

  • Müminin hem bu dünyada hem de öte dünyadaki safiyet ve erdemini ölçen temel kıstaslardan biri helal-haram duyarlılığıdır. Çünkü asıl başarı, sınırsız üretim, çılgınca tüketim değil, Allah’ın koyduğu helal-haram sınırlarını hakkıyla muhafaza edebilmektir. 

Yardımlaşma ahlâkı…

Şurası unutulmamalıdır ki onuruyla, izzetiyle yoksunluğunu belli etmeden yaşayan nice insanlar vardır. Bu insanları bulmak ve onların onurunu zedelemeden geleceklerinin inşası için çaba göstermek gerekmektedir. Bu anlamıyla yardımlaşma ve dayanışmanın yeni dilinin bulunması önemli bir ahlaki ve sosyal sorumluluktur. Ramazan ayı, oruç ibadetinin yanında yardımlaşma ve dayanışmayı da içinde barındırmaktadır. Tabiî ki müminlerin zekât ve fitrelerini sorumlulukları doğrultusunda yerine getirme gayretleri önemlidir. Ancak yardımlaşma ve dayanışma asgarî limitlerde ifa edilen zekât ve fitrenin dışında infakı da kapsamaktadır. İnfakla ilgili duyarlılığımızı bu ay vesilesiyle hatırlamalı ve infakta da yarış yapmalıyız. Ancak İslâm, yardımlaşma ve dayanışmanın rastgele yapılmasını değil, ahlâkî bir temele dayalı ifa edilmesini esas alır.

“Yardım eden kişinin, yardım ettiği kişinin onurunu koruma mükellefiyeti vardır…”

Yardım edenin yardım edilene karşı hiçbir üstünlüğü yoktur. Yardım eden kişinin, yardım ettiği kişinin onurunu koruma mükellefiyeti vardır. Kişilerin itibarının zedelenmesine imkân tanıyan yardım organizasyonlarının İslâm’ın insan haysiyetinin korunması prensibine uygun olmadığı bilinmelidir. Hiçbir sosyal yardım, insan kişiliğinin zedelenmesine asla kapı aralamamalıdır.

“Bireyin onuruna yakışanı, kendi ihtiyaçlarını kendisinin almasıdır…”

Yardımda esas muhtaç olanın ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Ramazan dolayısıyla son yıllarda her tarafta görünür olan gıda paketleri kişilerin ihtiyaçlarından ziyade belli başlı maddeleri ihtiva etmektedir. Bu paketlerin toplumsal yaraları ne kadar sardığı tartışmalıdır. Bireyin onuruna yakışanı kendi ihtiyaçlarını kendisinin almasıdır. Yardım edenlerin bu hassasiyeti göz önünde bulundurarak toplumsal dayanışmaya katkı vermelerinin insan onuruna daha yakışır olacağı bilinmelidir.

“Helal Kazanç, Helal Lokma…”

İnsanlık tarihinin “en uzun yüzyılı” olarak nitelenen 20. asır, tarih boyunca yaşanan tüm teknolojik, ekonomik ve maddi gelişmelerden daha fazla ilerlemenin kaydedildiği bir dönem olmuş, beraberinde ideolojik ve kültürel kırılmalar yaşanmış ve tüketim merkezli bir toplumsal proje hayata egemen olmuştur. Bu yüzden günümüz toplumlarını en iyi anlatan tanımlardan biri “tüketim toplumu”dur.

“Tüketim kültürü, zorunlu ihtiyaçların yerini yapay ve doyumsuz isteklerin almasına neden oluyor…”

Günümüzde reklam ve iletişim araçları tüm gücüyle gösterişçi ve aşırı tüketimi yüceltiyor. İnsanın tükettiği kadar mutlu olabileceğini söylüyor. İnsanları daha çok harcamaya çağırıyor. Daha çok harcamak için daha fazla kazanmak gerekiyor. Böylece tüketim çarkının dişlileri arasında insanın imtihanı başlıyor. İnsan maddi açıdan yükselirken, manevi olgunluğunu yitiriyor. Emek sarf etmeden kazanmak istiyor. Hiç kimsenin, el emeğiyle kazanıp yediğinden daha hayırlı bir lokma yiyemeyeceğini, asıl zenginliğin gönül zenginliği olduğunu unutuyor. Ürettiğinden fazlasını tüketiyor. Tüketim uğruna, kendisine emanet edilen doğanın dengesini bozuyor, imarla görevlendirildiği dünyayı tahrip ediyor. Helalin geniş dairesi ona kifayet etmiyor. Çünkü var olduğunu kanıtlaması için çılgınca tüketmesi isteniyor. Böylece sorumluluk, denge ve paylaşma gibi erdemler, yerini haz ve çıkara; zorunlu ihtiyaçlar yerini yapay ve doyumsuz isteklere bırakıyor. Bu tüketim sarmalı biteviye sürüp gidiyor.

“Tüketim çarkında tükenmemenin yolu; “Helal Kazanç, Helal Lokma” bilincinin geliştirilmesidir…”

Müminin hem bu dünyada hem de öte dünyadaki safiyet ve erdemini ölçen temel kıstaslardan biri helal-haram duyarlılığıdır. Çünkü asıl başarı, sınırsız üretim, çılgınca tüketim değil, Allah’ın koyduğu helal-haram sınırlarını hakkıyla muhafaza edebilmektir. Helal-haram konusu ne sadece toplumsal kurallar ve kanunlar ile ne de emniyet gücü ve müeyyidelerle tam olarak hayata geçirilebilir. Burada Allah’a karşı kalplerde beslenen takva duygusuna sahip olmak çok önemlidir. Helal-haram duyarlılığı, müminlerin duygularına, düşüncelerine, davranışlarına, alışkanlıklarına, en önemlisi de üretim, tüketim ve ticaret ahlakına yön vermelidir. Yoksa haramlardan, hilelerden ve yanlışlıklardan emin olmak mümkün değildir.

“Dinî içerikli programlarda aslolan İslâm’ın genel, kuşatıcı ve doğru anlatılmasıdır…”

Ramazan ayında yapılan dinî yayınların kamuoyunu rahatsız edici mahiyetten çıkması sevindirici olmakla birlikte bu tür programların asıl gayesi, sahih dinî bilgileri halka ulaştırmak olmalıdır. Ancak bazı programlarda zaman zaman dinî tecrübede kabul görmemiş birtakım zayıf görüşlerin, tedbiri ikinci bir plâna iten tevekkül anlayışının ve reytingin de etkisiyle hüzün eksenli bir menkıbe ve dramatik din anlayışının öne çıkarıldığı gözlenmektedir. Dinî içerikli programlarda aslolan, İslâm’ın genel, kuşatıcı ve doğru şekilde anlatılması olmalıdır. Bu açıdan gündelik hayatın tüm yönlerini kuşatacak şekilde İslâm’ın ahlâkî prensiplerinin anlatılmasına yönelik bir çaba ve gayretin, bu tür program yapanların sorumluluğunun bir parçası olduğunu hatırlatmak isteriz.

“Gözlem sonuçları, Diyanet takvimleriyle örtüşmektedir…”

Başkanlığımız, Ramazanın manevi ikliminin herkesi bir bahar serinliği gibi kuşattığı bir zamanda Mümin gönüllerin, ibadet hayatlarıyla ilgili bir takım gereksiz tartışmalarla meşgul edilmesini doğru bulmamaktadır. Ancak ne yazık ki özellikle imsak ve yatsı vakitleri ile ilgili olarak artık her yıl karşılaşmaya alıştığımız bir takım tartışmalar, televizyon ekranlarında yine boy göstermeye başlamıştır. Bu hususta kısaca bazı bilgileri paylaşmak istiyoruz: Başkanlığımız ibadet vakitlerine ilişkin olarak dile getirilen her türlü görüş ve düşünceyi ciddiyetle takip etmenin bir gereği olarak imsak ve yatsı vakitlerinin bilimsel gözlem yöntemleriyle belirlenmesi için Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ile ortak bir gözlem projesi yürütmektedir. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapılan gözlemler neticesinde insan gözüne endeksli aletsel rasatlarla yapılan gözlem sonuçlarının Başkanlık takviminde verilen imsak vakti ile örtüştüğü görülmektedir.

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik