Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

ANNE SEVGiSi

iSLAMDA KADIN BAŞ TACIDIR!

Cuma, Aralık 21, 2012

İslâm’da kadın, aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir. Birçok noktada onun da görüşü alınır ve kendisiyle istişare edilir. 
Bunun pratikte en güzel örneğini yine Fahr-i Kâinat Efendimiz’de görürüz. O ki, vahiy ile müeyyet Nebiler Sultanı’dır. Önüne gelen bütün problemlerin çözümü doğrudan doğruya Arş-ı Âzam’dan halledilmiş ve çözemediği hiçbir problem, halledemediği hiçbir mesele kalmamıştır. 

Evet, üst üste yığılmış müşküller, problemler çözüm bekliyor. Yağdan kıl çeker gibi müşkülleri çözüveren O Fahr-i Kâinat Efendimiz mübarek nazarıyla bir kere bakıverse, yani şahs-ı mânevînin teşekkülü ile o büyük mana ve ruhtan istimdat edenler arz-ı dîdâr ediverse, insanlığın içinde bulunduğu bütün müşküller âdeta kendi kendine çözülüverecek ve yollar gidip düzlüğe erecektir. İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz budur.
  
 Bununla beraber O, çok defa hanımlarıyla oturur, bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini yapardı. Vahiy ile müeyyet olan O zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ama ümmetine bir şey öğretmek istiyordu: Kadın, o güne kadar olduğundan çok farklı bir yere oturtulacaktı ve işte O, bu önemli vazifeyi bilfiil temsil ediyor ve gösteriyordu.
  
Hudeybiye antlaşması Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Resûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Resûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi.
  
Aslında bu ağırdan alma, Allah Resûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı.
 İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve hanımı Ümmü Seleme Validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş kadın, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki Allah Resûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi. Ne ki, Allah Resûlü böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu.
 Validemiz, Allah Resûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Resûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.”
 Allah Resûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.
 Şimdi acaba hangimiz, kadınlara bu denli değer veriyoruz? Bir aile reisi olarak kaç kişi aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? İslâm’ın kadını esir ettiğini söyleyenlerin kulakları çınlasın! Acaba O Zât’ın asırlar evvel yapıp ortaya koyduğu bu harika icraatın, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen onda birini yapabiliyorlar mı?
Bir bütünün yarısı
Kadın haklarını müdafaa edenlerin düşüncelerinde bile kadın hâlâ ikinci dereceden bir varlık olmaktan kurtulmuş değildir. Oysa biz, kadına bir vâhidin yarısı nazarıyla bakıyoruz. O, öyle bir bütünün parçasıdır ki, diğer parçanın işe yaraması için onun mevcudiyeti şarttır. Öyle ki, bu parçalardan her biri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir esastır. Elverir ki, Allah’ın (celle celâluhu) vaz’ettiği ölçülere riayet edilsin ve denge için yaratılan bir şey dengenin aleyhinde istismar edilmesin...
Ayrıca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareketleriyle kadınlara karşı lütufkâr davrandığı gibi, sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik etmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar:
Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarınıza en güzel davrananınızdır. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15)
Evet, ahlâk ile insan öyle ulaşılmaz zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek mümkün değildir.
Görülüyor ki kadınlık, O’nun nurlu beyanlarıyla kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almış; o güne kadar ayaklar altında çiğnenen, hor ve hakir bir varlık olarak görülen o, dünya ve ukbâ saltanatını elde etmiştir. 
Allah (celle celâluhû) mucizbeyan fermanında kadın-erkek tefrik etmeden. 
Kasem olsun ki, insanı ahsen-i takvîme mazhar yarattık. (Tîn Sûresi, 95/4)
demektedir.. Evet, insan, kadını ve erkeğiyle kâinatın bir fihristi olarak yaratılmıştır.
Yine Allah (celle celâluhû)
Biz âdemoğullarını tekrim ettik (şerefli kıldık) (İsrâ, 17/70) 
buyuruyor. Kadın-erkek, beyaz-siyah herkes Allah’ın bu kasemi altında öyle muallâ bir pâyeye sahiptir ki, artık bunun ötesinde insanlar tarafından verilecek bütün pâyeler buna nispeten çok düşük ve çok sönük kalır.
 
  1. İslâm’da kadın, aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir. Birçok noktada onun da görüşü alınır ve kendisiyle istişare edilir.
  2. Kadın, öyle bir bütünün parçasıdır ki, bu parçalardan her biri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir yer teşkil eder.
  3. Kadınlık, Efendimiz’in nurlu beyanlarıyla, o güne kadar ayaklar altında çiğnenen kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almıştır.  
Ana gibi yâr olmaz. 
Sahabi, Allah Resûlü’nün huzuruna geliyor ve soruyor:
Benim iyiliğime en lâyık olan kimdir?” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Annen!” cevabını veriyor. O, bu sorusunu üç kere tekrar ediyor ve hepsinde aynı cevabı alıyor. Dördüncüde ise Allah Resûlü, “Baban!” buyuruyordu. (Buhârî, Edeb, 2)
Kadın o dönemde o kadar yüceliyordu ki, Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Ekrem’in zevcelerinden biri olan kendi öz kızı Âişe’ye “Anam” diye hitap ediyordu. Efendimiz de, 
Cennet, anaların ayaklarının altındadır. (Nesâî, Cihad, 6)
buyuruyordu. 
Evet, seni yetiştiren ananın ayağının altına yüzünü sürebilir ve onu hoşnut edebilirsen, rahmetinden ümit edilir ki, Allah o yüze Cehennem’i göstermez. Evden ayrılırken ve eve döndüğünde, ananın buruşmuş ayaklarına dudaklarını sür, duasını almaya çalış ki, fert, cemiyet ve millet olarak mutlu olmanın yolu bundan geçer. 
Ana deyip geçme; yerinde o seni sırtında taşır; an olur ve dem gelir, silah kullanmasını da bilir; gerekirse silahını omuzuna alır ve Palandöken’e tırmanıverir. Kurt Paşa’nın ordularının bozulduğu yerde, Rus ordularına karşı savaşır; ırz, namus ve evlâdını korumasını da bilir.
Siz, kaideler üzerinde âbideler yaparsınız. Sizin o âbideleriniz, onun ayağının altında toz bile olamaz. İslâm, ananın âbidesini kurbet zirvelerinde çoktan kurmuştur. İslâm sayesinde ana o kadar yükseltilmiştir ki, sadece Allah’a karşı eğilmesi gereken baş, bir de ananın ayakları için eğilmiş ve 
Cennet, anaların ayakları altındadır. (Nesâî, Cihad, 6) 
denilmiştir.
  
Arş, Cennet’in tavanıdır. Ananın ayağı ise, Cennet’in üst katındadır; zira fâniler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baştır ve bütün başlar onun ayaklarının altındadır. Onun pabucunun tozu, gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler, Arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. 
Ana inleyen bir varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kaimdir; “Anam!” diyen bir evlâtla.. evlât olmayınca ana ana değildir. Bilmem ki, anaya “Anam!” demeyen evlâda ne demeli?

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik