NEFS, AŞK VE iNSAN



Düşünceliydi. Bu da neyin nesiydi? Nereden çıkmıştı şimdi bu? İzin verirse, onun girmesiyle her şey alt üst olabilirdi. Hâlbuki onun yapması gereken daha önemli işler vardı. Boşa harcayacak zamanı yoktu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Kalb'e sormak istedi, bu gelen de neyin nesi diye. Bir de ne görsün, Kalb kendinden geçmiş. Kaptırmış kendisini yeni gelen 'düşmana'. Kalb kendini kaptırmakla kalmamış; parçalamış, yıpratmış kendisini. Akıl anladı, kalesinin bir burcunun yerle bir olduğunu. İşin ciddiyetini kavramıştı. Acil çare bulmalıydı. Gelenin çok sakıncalı biri olduğunu Kalb'in hâline bakınca daha iyi anlamıştı. Kalb'den âdeta eser kalmamıştı.

Akıl düşünceliydi. Bu meseleyi paylaşacağı, onu çıkmazdan kurtaracak birini arıyordu. Birden 'gözler'i hatırladı. Hemen içine bir ümit doldu. Çünkü gözler etrafı gözetleyen en iyi askerleriydi onun. Etrafta olan bitenleri, yeni gelenin kim ve nasıl bir güce sahip olduğunu en iyi onlardan öğrenebilirdi. Hiç zaman kaybetmeden onların yanına gitti. O kadar heyecanlanmıştı ki, hemen konuya girdi:

- Biraz önce bir yabancının kalemize yaklaştığını gördüm. Görünüşe göre o kadar da kuvvetli birisi değil. Ama Kalb'in yerle bir olduğunu görünce dehşete kapıldım. Bu kadar zayıf olmasına rağmen Kalb burcumuzu yıkmışlarsa, demek ki onda bizim anlayamadığımız bir güç var. Ben de işin hakikatini sizden öğrenmeye geldim. Nedir bu? Neden bu kadar tesirli? Neden böyle zamansız, habersiz, sinsice yaklaşıyor kalemize? Bundan nasıl korunabiliriz?

Akıl yüksek sesle ve hızlıca konuşurken bir şey fark etti. Gözlerden hiç ses çıkmıyordu. Sanki onu hiç dinlemiyorlardı. Akıl, sesini yükseltti:

- Ne oluyor böyle? Bu ne saygısızlık? Yoksa beni dinlemiyor musunuz?
- ...

Akıl, gözlere biraz daha yaklaştı. Bir de ne görsün. Gözler ağlamaktan karşı tarafı artık göremez olmuş. Hattâ aklın geldiğini bile görememişti. Akıl çok celâllendi. Yakalarından tutup ikisini de silkeledi. 'Sizi hainler. Bu ne gaflet böyle? Siz memleketi böyle mi koruyorsunuz? Düşman gelip içerimize kadar girmiş; ama siz burada uyuşuk uyuşuk oturuyorsunuz. Burnunuzun ucunu bile göremiyorsunuz.' diye bağırdı. Ama nafile. Onlarda hiç ses yoktu. Sürekli ağlıyor, ağlıyor ve gözyaşlarıyla yerle bir olmuş Kalb burcunu devamlı yıkıyorlardı (Ama tamir ettiklerini sanıyorlardı.) Akıl çıldıracağından korktu. Gözlerin her birine birer tokat vurup hemencecik oradan ayrıldı. Öfkesi daha da artmıştı. Düşmanın bilinmezliği ve acizliği içinde bu kadar kuvveti onu daha da çıldırtıyor ve korkutuyordu. Artık gözlerden de bir fayda gelmeyeceğini anlamıştı. Kimden yardım isteyeceğini kestiremez olmuştu. Yoksa Padişah'a çıkıp durumu arz etse miydi? Ama ne deyecekti? Düşmanın nasıl birisi olduğunu bile bilmiyordu? 'Efendim düşman öyle sinsi birisi ki burçlarımızı nasıl yıktığını, içimize kadar girip, size nasıl yaklaştığını bilmiyorum.' diyemezdi. En kısa zamanda ya düşmanı yenmeli, ya da yeterli bilgi toplayıp Padişah'ın yanına öyle çıkmalıydı. Düşünürken bir çözüm bulmuştu. Hiç zaman kaybetmeden işe koyulmalıydı. Memleketin en acımasız askeri olan Gazap'tan düşmanı bulup yok etmesini isteyecekti. Akıl, Gazap'ı iyi tanırdı. Çoğu zaman Akıl'ı bile dinlemeden harekete geçer düşmanla savaşırdı. Onu ancak Padişah durdurabilirdi. Evet, şimdi Gazap'ın zamanıydı. Hızlıca onun yanına koştu. Onun tehlikeli biri olduğunu da bildiği için ondan biraz uzak durup söze başladı:

- Asker nasılsın? Ne zamandan beri birbirimizi tanıyoruz? Senin ne kadar gözü pek olduğunu biliyorum. Şimdiye kadar kalemizi düşmana karşı en iyi koruyan sensin. Hoşuma gitmese bile, birçok zaman benden izinsiz harekete geçip savaşı başlattığın oldu. Ama sen de kabul ediyorsun ki, o savaşların çoğundan biz zararlı çıktık. Çünkü daha gelenin kim olduğunu, maksadının ne olduğunu anlamadan savaş açtın ve biz kaybettik. Bu sebepten de padişahtan azar işittiğin de oldu; ama bu defa durum farklı, asker. Durum ciddi. Düşman kalb ve göz burçlarımızı farklı yollarla saf dışı bıraktı. Ben bu yüzden onun nasıl birisi olduğunu bile bilmediğimden savaş stratejisini ayarlayamıyorum. Senden o eski günlerdeki gibi düşmanı tanımadan bile harekete geçmeni istiyorum. Sen savaşırken ben de zaman kazanır ve savaş taktiklerimizi geliştiririm. Bu savaşla ilgili bütün mesuliyet benimdir. Kaybedersek Padişah'a karşı ben sorumluyum. Ne dersin?

Gazap her zamankinden farklı olarak suskundu. Gözlerini sürekli bir noktaya dikiyor, belli ki kendini kontrol etmeye çalışıyordu.

- Efendim, sizin dediklerinizi anladım. Durumun ciddiyetinin farkındayım. Ama en son savaştan sonra Padişah beni yanına çağırdı. Bana dedi ki, oğlum, seni anlıyorum. Sen içindeki ateşi durduramıyorsun. Ama bu memlekette herkesin bir gayesi ve görevi vardır. Asıl gayemiz ise birdir. O'na ulaşmak. Senin bu memlekette durmanın sebebi, bu yolda engel çıkarmak değil, engelleri ortadan kaldırmaktır. O'na giden yoldan bizi alıkoyan şeylerle savaşmalısın. Ama bakıyorum ki, tam tersini yapıyorsun. Yakında önemli bir misafirimiz gelecek. Korkarım ki, ona da düşmanca davranırsın. Artık kendini toparla. Bundan sonra geri dönülmez, yanlışlar yapabilirsin. Aslında bunu neden yaptığını da biliyorum. İçimizdeki hain Nefis, seni aldatıyor. Dostumuzu düşman, düşmanı dost gösteriyor. Sen onun hilesinden sakın. Savaşırken Akıl'a mutlaka danış. O, daha iyi karar verir.

- İyi işte. Padişah'ımız da beni dinlemeni söylemiş.
- Hayır efendim. Sizin dediğinizi yapamam. Çünkü sizin vazifeniz karar vermek, seçmek, stratejiler hazırlamak. Bakıyorum ki, bunun hiçbirisini yapacak konumda değilsiniz şu ân. Onun için beni affedin.

Akıl Gazap'ın bu kadar soğukkanlı olmasına doğrusu şaşırmıştı. Ama yardım etmediği için de içten içe kızgındı. Oradan ağır adımlarla uzaklaşmak istedi. Ama aklına takılan soruyu sormak için geri döndü.
- Padişah'ımız Nefis'in hain olduğunu bildiği hâlde neden onu idam etmiyor?
- Efendim, ben sadece savaşmasını bilirim. Sorumu cevaplasa bile anlayamayacağım için hiç sormadım.

Akıl artık ne yapacağını şaşırmıştı. Cevaplaya­madığı sorular gittikçe artıyordu. Cevaplayamadığı soru olunca işte onun çıldırdığı noktaydı. Böyle olunca hep yaptığı bir şey var idi. İhtiyar bir dost olan Hikmet'in yanına gidip onunla konuşmak. Hikmet, Akıl'a çözemeyeceği noktalarda yardımcı olur ve memleketin daha iyi idare edilmesine önemli bir katkıda bulunurdu. Ama onun bir özelliği vardı ki, sır vermezdi. Problemlere, hâdiselere çözümler sunar; ama çözümleri kapalı şekilde Akıl'a söylerdi. Hikmet, sanki bu memlekete O'nun bir lütfüydü. Akıl, düşünceleri etrafından dağıtıp aceleyle Hikmet'in yanına koştu. Hikmet odasında oturup Tefekkür denen arkadaşıyla konuşuyor ve kendisini daha da zenginleştirmeye çalışıyordu. Akıl, onları bir arada görünce çok sevindi. Ve hemen ikisinin de ellerinden öptü.

- Efendim,

- Haberimiz var, oğlum. Anlatmana gerek yok.

Akıl, Hikmet'in hâdiseyi biliyor olmasına sevindi. Meseleyi biliyorsa, çözümünü de çoktan bulmuştur belki de. Hiç zaman kaybetmeden sordu:

- Efendim peki tavsiyeniz nedir? Meçhul birisiyle nasıl savaşabiliriz? Ne kadar güçlü birisi? Hikmet, biraz daha suskunluğuna devam etti. Ama Akıl'daki fırtınaları gördüğünden konuşmaya başladı.

- Bak evlâdım, sen bu memleketin düşünce, strateji üretip memleketin zararlı şeylerden kaçınıp yararlı şeyleri almasına vesile olan birisin. Bunu yaparken elbette hâdiselerin perde arkasını düşünüyor, vereceğin kararın bizi ne kadar kârlı çıkaracağını hesaba katıyorsun. Ama bazen neyin hayırlı neyin de şer olduğunu bilemeyebilirsin. Tıpkı bu hâdiselerdeki gibi. Her şeyi anlamamız, bilmemiz bize zararlı olabiliyor. Çünkü bazı işlerin neticeye varmasından sonra, o işin hayırlı olduğunu anlayabiliyoruz. Sebep netice münasebeti her zamankinden farklı olabilir. Şer gibi görünen şeyden hayır, hayır gibi görünen şeyden şer doğabilir. Şimdi sen, karar verirken şer gibi görünen şeyden tabiî olarak, mesuliyetin gereği kaçman lâzım veya memleketi bu şeyden haberdar etmen için harekete geçmen lâzım. İşte bu neticesi hayra varacak -şer görünümlü hayrı- senin engellememen için bazı şeyleri bilmemen lâzım.

- Efendim; ama benim kabiliyetimin farkındasınız. Ben hâdiselerin perde arkasını da sezebiliyorum.

- Hepimiz sınırlıyız. Bunu en iyi senin bilmen lâzım. Ben kardeşim Tefekkür'le her gün muhabbet edip kendimi geliştiriyorum. Sen de yaşadığın tecrübeler, zorluklarla gelişiyorsun.

- Efendim, sizin şimdi bu gelenle ilgili bir bilginiz yok mu?

- Var, ama sınırlı. Büyük yerden geldiğini biliyorum. Ve Padişah'ın misafiri olduğunu biliyorum, o kadar. Akıl neye uğradığını şaşırmıştı. Nasıl olurdu da kaleye bu kadar zarar veren birisinden Padişah'ın haberi olurdu. Hikmet'i tanımasaydı onun deli olacağını düşünürdü. Deli değildi; ama şaka yapabilirdi.

- Efendim şaka mı yapıyorsunuz?

- Cahillerden olmaktan O'na sığınırım.

Akıl hâdiseyi tam anlayamasa da Hikmet'e inanmıştı. Belli ki işin içinde bir iş vardı. Hikmet'in dediği gibi hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Ama Padişah'ın neden ona haber vermediğini bir türlü anlayamamıştı. Yoksa güvenmemiş miydi? Durum belki de Hikmet'in dediği gibiydi. Ama meseleyi daha da iyi anlamak için galiba bir yolunu bulmuştu. Şehvet'le konuşacaktı. Şehvet, kalenin kapıcılarından biriydi. Günlük ihtiyaçların kaleye alınmasında o vazifeliydi. Ama o da en azından Gazap kadar tehlikeliydi. Birçok defa Aklı kandırarak kaleye lüzumsuz, hattâ zararlı şeyler almıştı. Akıl işi anlayınca artık geç kalmıştı. Bu sebepten de Padişah'tan azar işitmişti. Ama nedense ne Gazap'ı, ne de Şehvet'i Padişah azletmiyordu. Bunun sebebini akıl bir türlü anlayamıyordu. Hattâ kalede Vezirlik makamını tutan Nefs'in hain olduğunu anlamasına rağmen neden Padişah onu idam etmemişti, bunu bir türlü anlayamıyordu. Galiba şimdiye kadar kendine çok güvenmişti. Padişah da bunu pek önemsememiş, yapılması gerekenleri bizzat kendisi yapmıştı. Akıl, bu düşüncelerle kalenin kapısına doğru yaklaştı. Kapıyı aralayıp dışarı baktı. Dışarıda Şehvet'in köpeğinden başka kimse yoktu. Akıl, köpeğin hareketlerinden Şehvet'in içeride olduğunu ve birisini Padişah'a götürdüğünü anladı. Akıl, artık ne yapacağını, neye uğradığını bilmiyordu. Padişah bu kadar kötü, âsi birisine nasıl güvenirdi? Misafir bu kadar önemliyse onun karşılanması gerekmez miydi? Kötü şeyler düşünmeye başladı. Yoksa Padişah, ona güvenmiyor muydu? Yani Şehvet, ondan daha mı önemliydi Padişah'ın yanında? Ama Hikmet'in dediklerini hatırlayınca biraz sakinleşti. Belli ki onu aşan şeyler vardı. Bunu en kısa zaman da öğrenmeliydi. Çünkü soruları gittikçe artıyor ve arttıkça çıldıracağından korkuyordu. En iyisi Padişah'a gitmekti. Bütün soruların cevapları galiba ondaydı. Tabii ki Padişah'ı da aşan şeyler eğer yoksa...

İçinde endişe ve sorularla Padişah'ın köşküne girdi. Meselenin iç yüzünü öğrenecekti. Müsaade isteyip huzura girdi. Ama Padişah'ın yanında bir misafiri görünce şaşırdı. Acaba kaleye bu kadar zarar vererek içeri giren meçhul adam bu muydu? Görünüşe göre bunları yapacak bir kuvvete sahip biri değildi. Zayıf ve sakin birisine benziyordu. Ama bir sinsilik vardı onda. Bakışlarıyla aklı hiç bilmediği yerlere çekip götürebilecek kuvvete sahipti sanki. Akıl içeride misafir olduğu için bir şey demeden bekledi. Padişah misafirle çok yakından ilgileniyordu. Hiç kimseye yapmadığını yapmış, misafirle diz dize vererek oturmuştu. Padişah, Aklı görünce 'Hoş geldin!' dedi. Akıl bir şey demeden sakince baş eğdi. İçeride ondan başka kalenin diğer önde gelenleri de vardı. Nefis, Şehvet, Gazap ve diğerleri orada hazırdılar. Belli ki onları, Padişah çağırtmıştı. Padişah her zamanki gibi yüzü tebessümlü, bakışı ibret doluydu. Yüzünü misafire tutarak Akıl'a dedi:

- Bu bizim misafirimiz. Adı Aşk. Biz O'na ulaşana kadar bize kılavuzluk edecek. İnşallah uzun yolumuzu kısaltmaya, zorlu yılları kolaylaştırmaya vesile olacak. Bundan böyle hepimiz onun emrinde olacağız ve sen de onunla bir yerde çalışacaksın. Şimdiye kadar düşe kalka yol almaya çalıştık. Ama bundan sonra hiç kimsenin görevini ihmal etmesini veya aksatmasını istemiyorum. Senin görevin, Aşk bizi O'na ulaştırırken, Kutlu Elçi'nin yolundan uzaklaşmamamızı sağlamaktır. Çünkü Kutlu Nebi'nin izini takip edersek, işimiz daha kolay olur ve kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayız. Aşk'a onun izinden gitmesine yardımcı olacaksın, rasyonel düşüncelerinle Aşk'ın hata ve sarhoşluklarından bizleri koruyacaksın.

Padişah konuştukça etraftakiler onu dikkatlice dinliyor ve önemli bir değişme olacağını anlıyorlardı. Hattâ kendilerinde de değişiklikler olduğunu hissediyorlardı. Padişah diğerlerine dönerek:

- Sizler de bundan sonra hayatınızda değişiklikler yapmak zorundasınız. Ey Şehvet! Aşkın bize gelişinde sen kuryelik yaptığın için öncelikle sana teşekkür ediyorum. Ama bundan sonra, bazen içine düştüğün yasaklara karşı dikkatli olman ve meşru dairedeki lezzetlerle yetinmen lâzım. Bu konuda sana Aşk'ın önemli yardımı dokunacaktır. Sen, artık alacağın lezzetin çok daha fazlasını O'na olan vuslat arzusuyla alacak ve direnmen gereken yerlerde, Aşk sana vuslatı hatırlatarak yardımcı olacak. Ey Gazap! Bundan sonra, sen artık sövene dilsiz, dövene elsiz olacaksın. Ne var ki sadece O'na karşı olan saygısızlıkta eskisinden daha çok kendini hissettireceksin. Sabretmen gereken yerlerde Aşk sana yardım edecek ve sen O'ndan ötürü gerekirse sabretmen için dilini ısırarak koparacak, ama O'nun için sabredeceksin. Ayrıntılarını sana Aşk anlatır. Ey Nefis! Senin ne olduğunu artık memleketimizde bilmeyen yok. Senin hain ve aşağılık duyguları sinesinde barındıran aceleci ve kör bir vezir olduğunu biliyoruz. Ama seni idam edemem. Çünkü bu yolda seninle birlikte devam etmem istendi. Sen olmazsan bizim de bu dünyada olmamızın bir mânâsı kalmıyor. Sen de artık bundan sonra Aşk'ın emri altındasın. Hainliği bırakıp, mertçe çalışacaksın, önündeki küçük lezzetler için değil, ebedî saadet için gayret göstereceksin.

Padişah yeni dönemde kimlerin nasıl çalışacağını anlatırken kaledekiler Aşk'ın gelişiyle çoktan değişmiştiler. Padişah'ın her dediğine 'başımız gözümüz üstüne' diyor ve duyduklarını hemen hayata geçiriyorlardı. Aşk'ın gelişiyle beden kalesinde Padişah (Ruh), artık daha rahat nefes alıyor ve raiyetiyle birlikte terakki ederek âhiret yurduna ehil hâle geliyordu.
To Top