Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

GÜNCEL

NEFS'E RAĞMEN !

Çarşamba, Aralık 16, 2009




NEFS'E RAĞMEN !

Nefsi cümleden edna görmek, vazifeyi cümleden âlâ görmekten daha zordur. İhlasın bir buûdu olan nefs-i emmâreye itimat etmemek ancak onun kusurlarını görmekle olur. Kusurunu görmek ve itiraf etmek mânevî bir istiğfardır, insanı muaccel elemden kurtarır.

İnsana daima kötülüğü emreden "nefs-i emmare" yatıştırıldığı zaman herşey bitmiş değildir. Mücahedenin ömür boyu devam etmesi için "mânevî bir nefs-i emmare" devreye girer. Heves, damar, asab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan bu mecazi nefs, hakikisinden daha şiddetlidir, daha ziyade söz dinlemez ve kötü ahlâka çok teşvik eder. İmam-ı Rabbani gibi büyük zatların bile nefs-i emmareden şekva ettikleri söylenir. Halbuki onların şekvaları, hakikisinden değil işte bu mecazî olan nefistendir. Bu ikinci nefis şuursuz, kör hissiyatla hareket ettiği İçin akıl ve kalbin sözlerini anlamaz ve dinlemez, bu yüzden de onlarla ıslah olmaz, kusurunu görmez. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edebilir veya tam bir fedailikle her hissini, maksadına feda edebilir ve enaniyetini, herşeyini bırakabilir. Evet, akıl, kalb ve ruhun rağmına olarak nefs, heva, his ve vehme mağlup olup ihlâssızlık gösterenler, (mesela kendi sahasında çalışan bir kardeşinin muvaffakiyetini alkışlayamayıp "neden ben yapmadım ki" diyenler) bu vartadan kurtulmak için, talihliyseler ya şefkat tokatı yerler, uyanırlar ya da enaniyetlerini ayakları altına alıp kusurunu itiraf ederler. Kusurunu itiraf etmek mânevî bir istiğfardır, İnsanı muaccel elem ve azaptan kurtarır.


İki nefisle mücahede edenlerin en büyük kuvveti, en makbul bir şefaatçisi ve manevî duası, en metin istinat noktası, en yüksek hasleti ve en sâfi ubudiyeti "ihlâs" tır. İhlâs, sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olanlar ne kadar az olsalar da manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar. Bunların en önemli esası, kusurunu bilmekle mahviyetkârane, yalnız rıza-i İlâhi İçin rekabetsiz hizmet etmektir. Evet, bizim de rekabet etmemize hiç mi hiç gerek yok. Uhuvvetteki makam geniş olduğu için müzahemeye medar olamaz. Yani daracık bir koridorun ucundaki tek hediyeye ulaşmaya çalışan bir kalabalık gibi birbirimizi dürtmemize lüzum yoktur. Bizler, birbirimize köstek olmakla değil, omuz omuza vermekle mükellefiz. Öyle geniş bir sahada hareket ediyor ve öyle nuranî bir helezon içinde yükseliyoruz ki gönüllerimiz devamlı birbiriyle alâkadar, cesetlerimiz müteaddit olsa da ruhlarımız müttehid hükmünde, yani bir "şahs-ı mânevîyi" temsil ediyoruz. Bu yüzden, inşaallah, herbirimiz istidadına göre o mânevî şahsiyete verilecek olanları alacak. Böyle bir durumda birbirimizin rakibi değil halili olduğumuzu unutmamalıyız.


Peki "fıtrat" vesile edilerek yapılan bazı serzenişlere nasıl cevap verilebilir? Başka bir ifadeyle, mabeynimizdeki uyuşmazlıklar, geçimsizlikler, hatta çekememezlikler nedendir? Cevap, yanlış bir beklenti içinde saklı. Mükemmelliği bu dünyada aramaya çalışmamız realiteye ters. Kusursuzluk ötelerde görülecek. Ama nedense içimizde hep bir istek, hatta bir ihtiras var. Cenneti dünyada yaşamaya çalışıyoruz sanki. Kinin, hasedin, kıskançlığın eseri olmayan o ebedî saadet diyarındaki gibi, kardeşlerimizde en ufak bir kusurun bile bulunmasına tahammül edemiyoruz. Kimseye gönül koymak istemiyor, kimsenin de bize acı tebessümler ederek sükut etmesini arzulamıyoruz. Fakat insan kusurdan hali değil. Ya bizler toprak olmasını beceremeyerek kardeşlerimizin gıpta damarını tahrik ediyoruz (maalesef rollerimizle övünüyoruz) ya da onlar "bilmeyerek" ihlasa muhalif davranıyorlar. (Zaten bilerek ihlâsı kırsalar bu kadar muvaffakiyet görülmez, tokatlan tokatlar takip eder). O halde hepimiz az ya da çok kusurluyuz. Mesele kusuru görmemekte, gözlerimizle görsek bile perdeyi yırtmamakta, fenalığa karşı iyilikle mukabele etmekte. Peki kardeşlerimizin kusurlarını görmemekle ne kazanacağız? Görmek, göstermek, görünmek ve gösteriş arzusu damarlarımızda dolaşırken, farkında olarak ya da olmayarak işlediğimiz kusurları affettirmek istiyor muyuz? O halde kardeşlerimizi affedelim ki Allah da bizi affetsin. Hiç birimiz kusursuz olamayacağımıza göre gelin birbirimizi bağrımıza basalım ki günahlarımız dökülsün.


Nefis mücahedesinde en sağlam istinad noktası olan ihlâsın en mühim düsturu, başkasını değil Allah'ı hoşnut etmeye çalışmaktır. Eğer O, yâr ise herşey yârdır, değilse bütün dünya alkışlasa neye yarar? Bırakın bize insanlar değil, melekler ve ruhaniler hürmet etsin. Yoksa unutulmamalıdır ki insanların takdiri, istihsanı uhrevî amellerde illet ise o amelleri iptal eder; eğer bizzat tercih ediliyorsa ihlâsı kırar; eğer teşvik edici bir unsur ise safvetini izale eder.
Öte yandan sırf bir makbuliyet alâmeti olarak ve istenilmeden Cenab-ı Hakk ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlardaki hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki Hz. İbrahim (as) bir duası olan: "Bana, arkamdan hayırla yadedilmeyi nasip et'' (Şuara, 26: 84) ayeti buna işaret eder. İnsan tahdis-i nimet babından bunları anlatsa inşaallah fahr olmaz, yeter ki niyeti gurur değil, şükür olsun. Zaten arkasında devasa bir hizmet ağacı bulunan kuru bir dal, ucundaki meyveye sahip olduğunu iddia edemez.


İki nefisle cihad ederken diğer önemli bir husus da "al-i himmet" olma yolunda uluvv-u himmete takılmaktadır. Ahirete ait hususlarda ve işlerde hırs göstermek, kanaat etmemek bir cihette makbuldür, fakat bazı arızalar yüzünden hayal kırıklığına düşülürse, şükür yerine şekva etmek, belki de aksiyon ruhunu öldürmek muhtemeldir. Onun için bu kudsî meslekte kanaat, daima şükrü, metaneti ve sabrı netice verdiği için ihlâs dairesinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gösterdiğimiz halde, neticelerine ve semerelerine karşı kanaatle mükellefiz.


O halde bize düşen şey nedir? İhlâsı kazanmak için yapılması gereken ihlâslı dualara bile ihlâsla niyet ve sebat etmek gerekli. Efendimiz (sav) şöyle dua ediyor: "Allahım, benimle Senin dışında olan herşeyin arasına gir". Demek bizler ister istemez perdelerle örtülmeye meyilliyiz. O yüzden değil mi ki kendindeki cevherleri kalın örtülere sarıp nurları karartanlar hep kaybediyorlar (Şems, 91:10) ve his dünyasındaki muammaları keşfetmeye çalışıp nefislerini temizlemeye gayret edenler felaha eriyorlar (Şems, 91:9). Bizim bize olan şuur ve ilmimizin nispeti, Yaratan'ın bize olan nazar ve ilmine nispeten bir kıl gibi. Fikrimizin, ihtiyarımızın idrak edemedikleri bizdeki "mahfiyat", yani bir bohça gibi sarıp sarmalanmış gizli şeyler, Hakk'ın nazarı ve ilmi altında. Belki de bu yüzden yine Efendiler Efendisi (sav): "Bana bütün gizli sırlarını aç!" diye yalvarıyor. İhlâs da bir sır. Açmak için sebat gerek.


Bütün bu anlatılanlar nefisle bir hasb-i hal idi, yoksa nasihat verme makamında olmadığımı kabul ve itiraf ederim. Sadık bir talebenin dediği gibi (sadık olmadığımın farkında olarak) ben de derim ki: "Nefs-i emmarenin zebunu, cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, layıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz".

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik