Öne Çıkan Yayın

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI

Hz. Muhammed (SAV), 20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu. Annesinin adı Amine, Babasının adı Abdullah. Babası Abdullah, O daha doğmadan önce...

DOĞRULUK VE YALAN

Salı, Şubat 10, 2009


Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in, (sallallahu aleyhi ve sellem) "Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak; içinde kuşku uyaran şeyleri terket ve kuşkusuz bir iklimde yaşa. Zira gönül, doğruluktan huzur bulur, yalandan kuşku duyar; doğruluk insanın içinde itminan ve oturaklaşma hâsıl eder; yalan ise, burkuntudur, bulantıdır." mealindeki hadis-i şerifinde sıdkı itminan vesilesi ve yalanı da kuşkunun ta kendisi olarak tarif etmesini nasıl anlamalıyız?

  • Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) inananları şüpheli alandan uzak durmaya ve kuşkusuz bir iklimde yaşamaya çağırmaktadır. Müslümanlık işlene işlene tabiatın derinlikleri haline gelirse, insan, Allah'ın münker gördüğü şeylerden tiksinti duyar ve marufa karşı da derin bir arzuyla dolar; işte o zaman iradesini zorlamadan ve az bir gayretle şüpheli alandan uzak kalıp itminan içinde yaşayabilir. (01.16)
  • Sıdk dendiğinde daha çok doğru söz ve hakikate muvafık beyan akla gelmektedir. Fakat aslında sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırdan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir. (04.10)
  • Doğru sözlü bir çocuğun, "Bana dua ediyor musun?" sorusuna verdiği cevap... (06.57)
  • Daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalandır. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. (09.08)
  • Lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alâkalı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah'ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. (13.00)
  • "Yalan söylemezsem hanımı nasıl idare edeceğim ki?!." diyen zavallı... (14.46)
  • Bir sözü veya hadiseyi naklederken de doğruluktan asla ayrılmamak lazımdır. Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes'ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz'in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.." der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine "Allahu a'lem" kaydını düşermiş. (16.21)
  • "Bir maslahata binâen yalan söylemenin câiz olacağı yerler de var mıdır?" şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir sual Hazreti Üstad'a tevcih edilince, o "Evet, kat'î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer'î vardır. Amma zaman onu neshetmiş." diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bir kısım ulemanın maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir. (19.32)
  • Muhterem Hocamız, İşârâtü'l-İ'câz'ın sıdk ve kizb ile alâkalı bölümünü okuyor. (23.10)
  • Hâsılı; bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok. (25.08)

You Might Also Like

0 Yorum

Gülefendim'i İzle !

Mail İle Abonelik