8 Kasım 2008 Cumartesi

ŞEYTANI NASIL UZAK TUTARIZ?


ŞEYTANI NASIL UZAK TUTARIZ?

Şeytanın bizimle uğraşmasına nasıl engel olabiliriz?

a- Allah'a sığınma
Biraz önce âyeti kerîmelerle ifade ettiğimiz gibi Allah'a sığınma, O'na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin behemehal kullanılması şarttır. Rabbim, bizlere, "Kulun Allah'a en yakın olduğu hal secde halidir" sırrını temsille, başımızı yere koyup, "Allah'ım Senden Sana sığınır, yani Celal ve Ceberruyetinden, Rahmet ve Rahmaniyetine sığınırım, şeytandan da Sana sığınırım" dedirtsin ve bizi muhafaza buyursun.

b- Tembelliği terk etme
Şeytan daha ziyade âtıl ve tembel insanlara hücum eder. Hiçbir iş yapmayan, miskin miskin oturan ve hele din adına hiç de aktif olmayan kimselerle meşgul olur. Öyleyse biz de, bu noktadan hareketle, şeytandan korunma hususunda atalet mevzuu veya aktif olma mevzuu üzerinde durmak istiyoruz. Yani madem şeytan daha ziyade atâletimizden istifade ediyor. Boş durduğumuz zamanlarda içimize uygun olmayan kuruntular atıyor, fena şeyleri düşündürüyor, fena şeyleri okutturuyor, fena şeyleri yapmaya zorluyor. O zaman biz de, ister düşünceyle, ister fiille, onun parmak sokacağı ve kurcalayacağı noktaları doldurmak, duygu ve düşüncemiz itibariyle Rabbimize ait şeylerle dolup taşmalıyız.. dahası âyât-ı tekviniyeyi sık sık mütalâa edip rabıtayı mevtle iki büklüm olmaya çalışmalı ve Rabbimizin dinini çevremize anlatmak suretiyle her zaman dopdolu olmayılız ki, şeytan içimize girip imânımızı sarsmasın ve vesvese veremesin.
Kaldı ki, biz evrad u ezkârla münasebet içinde bulunur veya O'nun dinine hizmetle ömrümüzü dolu dolu geçirirsek, bunların hürmetine Rabbim de bizi, şeytanlara terk etmeyecek ve bu kudsî meşgaleler sayesinde -inşaallah- sahil-i selâmete çıkaracaktır.

c- Ahde vefa
Ahde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğvasından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah'ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi, şeytanla baş başa bırakıp, çürümeye terk etmez. Zaten O da "Ahdinize vefalı davranın, ben de ahdimi yerine getireyim"(Bakara, 2/40) demiyor mu?

Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir bürhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyada, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin bürhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimizin bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.

"Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder"(Muhammed, 47/7) âyetinin mucibince, O'na vefa ve sadakat içinde olanlar, O'ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O'nun yolunda kullananlar, O'nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O halde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi cennete, Cemalullah'a götürecek bu yolda, ahde vefadan, bir ân bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah'ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatına inanarak o Rakîb ve Müheymin'in müşahedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki-düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zabt u rabt altına almalıyız.

d- Yalnız kalmama
Yalnız kalmama, şeytanın idlâl ve ifsadına karşı çok önemli bir silahtır ve bu silahın behemehal her zaman kullanılmaya hazır olması gerekir. Bu ise Allah Rasulü (sav)'nün buyurduğu gibi, en az üç kişilik bir arkadaş grubuyla gerçekleşebilir. Yani çarşıda, pazarda, evde, bizim gibi duyan, hisseden ve inanan arkadaşlarla bir arada bulunma ve bu suretle şeytana mel'abe (oyuncak) olmaktan kurtulma... Evet, her kötü düşünce içimize atılmış bir tohum gibidir. Bu tohum zamanla mevcudiyetini hissettirir ve rüşeym halinde kendini gösterir. Eğer bu kötü düşünce henüz filiz iken kesilip atılırsa ne güzel! Aksi takdirde o, boy atar, gelişir; gelişir ve geliştiği bünyeye rağmen onu yer bitirir. İşte bunun için şeytanın küçük tohumlar halinde ruhumuza saçtığı şeylerin daha baştan kökünün kazınması şarttır. Yoksa zamanla bunlar altından kalkılamayacak muvazene, muhakeme hatta hayal hanemizi bile istiab edecek hale gelebilir. Böyle bir duruma geldikten sonra kurtulmak ise çok zordur. Onun için bu tür kötü düşüncelerin bünyemizde kök salmaması, sonra da dönüp bizi teslim almaması için sair hususların yanında yalnız kalmama mes'elesinin de iyi işletilmesi gerekmektedir. Evet, şu içtimaî dağdağalar içinde ötelerle alâkası zayıf, Allah ile irtibatı istenen seviyede olmayan bizlerin çok kere iradesi ve kalbî hayatı, ruhî canlılığı bizi korumaya yetmeyebilir.

Bu arada etrafımızda çehresi hakikat gamzeden, iradesinde Allah iradesi çağlayan öyle arkadaşlarımız vardır ki, onların yanına gittiğimiz ve onlarla aynı atmosferi paylaştığımız zaman, tıpkı bir veli ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanabiliriz. Onların sözleri, sohbetleri, âdetâ içimizde buz bağlamaya başlamış kötü duygu ve düşünceleri eritebilir. Bazen de, biz bu konumda bulunur, onlar gelip bizden, yukarıda arz ettiğim ölçülerle istifade edebilirler. Evet, Allah (cc), insanı topluluk içinde yaşayabilecek şekilde yaratmıştır. İnsan, maddî-manevî bütün ihtiyaçlarıyla hayatiyetini ancak hemcinslerinden müteşekkil böyle bir toplum içinde görerek sürdürebilir. Öyleyse bize düşen de böyle bir topluluktan ve o topluluk içerisinde iyi, güzel ve hayırhah arkadaşlardan uzak düşmemektir.

e- Va'z u nasihat dinlemek
İnsan, yüreği hoplamaya, gözü yaşarmaya, iç âleminde kendini her gün birkaç defa yenilemeye muhtaç bir varlıktır. Kur'ân; Rabbisiyle münasebete geçip ağlamaktan kendini yerlere atanları tebcil ve takdirlerle anlatır. İşte va'z u nasihatler bazı ahvalde bizi bu ufka ulaştırabilir. Fakat ne yazık ki, umumî plânda bizler bu türlü vâiz, nâsih ve hayırhahları dinlemekten mahrum tali'siz bir cemaatiz. Keşke yüreklerimizi hoplatacak, bizi aşk u şevke getirecek yüzlerce, binlerce vaizlerimiz olsaydı!.. Evet, keşke Fahruddin Razî gibi kürsüye çıktığında ağlamaktan sözleri boğazında düğümlenip kalan ve ne dediği anlaşılmayan yüzlerce, binlerce vaizimiz olsaydı!.. Olsaydı da hiçbir şey anlamasak bile sadece onları seyretmekle gerekli dersleri alsaydık. Keşke Sahabe, Tabiûn, Tebe-i Tabiûn Hazerâtı'nın hayatlarını gerçek veçheleriyle bizlere anlatan ve kitap sayfaları arasında kalan o malûmatları, ruhundan ruh katarak intikal ettirecek yüzlerce, binlerce nâsihimiz olsaydı da, bizler de onları dinleyip, "Yahu onlar da insan, biz de" deyip insanlığımızdan hicap duyar hale gelseydik.. hayatımızı, yaşayışımızı sorgulamak ihtiyacını hissetseydik.. ve kendimize çeki-düzen verseydik. İhtimal o zaman kalplerimiz yumuşayacak, içimizi yer yer karartan paslar izale olacak ve ruhumuza akseden İlâhî tecelliler bütün aydınlığıyla bizi saracak, biz de bu sayede şeytanın her türlü vesvese ve desiselerinden uzak kalacaktık.

O halde ne olur, lütfen! "Ben bunu biliyordum bir daha okumayacağım, ben bunu dinlemiştim, bir daha dinlememe gerek yok" demeyin! Yeme-içme ihtiyaçlarımızın olması ve bunların tekerrür etmesi gibi, manevî hayatımız, kalp, ruh, vicdan vesâir duygularımızın da ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyaçların da tekerrür ettiği hakikatine binaen kendinizi mutlaka bir üstadın kucağına atın ve ona sığının! Onun bütün fenalıkları eriten, şeytanın içimize girmesine izin vermeyen o Hakk dostunun atmosferine girin ve daima kendinizi yenileyin!


Şeytanın şerrinden korunmak için hangi dualar okunmalıdır?

Bir fasıl önce Allah'a sığınmakla başlayıp yalnız kalmamakla bitirdiğimiz hususları, bu konuda yapılacak fiilî dualar olarak nitelendirecek olursak, bunların yanında bir de kavlî dualar vardır ki, bu ikisi bir vahidin iki yüzü gibidir. Birini yapıp diğerini ihmal veya terk etmek, neticeye ulaşılmasını engelleyebilir.

Onun için kavlî dualar da her zaman ve zeminde yapılmalı ve ihmâl edilmemelidir.

Kavlî dua denince tabiî olarak Allah Rasûlü (sav)'nün bu konuda söylediği dualar akla gelmektedir. Efendimiz (sav)'den, şeytandan Allah'a sığınma adına, çeşitli vesilelerle şeref-südûr olmuş birçok dua vardır. Yemekte, tuvalete girerken, ailesiyle münasebet esnasında vs. bunların hepsini teker teker ele alıp anlatma bu sohbetin çerçevesini aşar. Onun için Allah Rasûlü (sav)'nün şeytandan korkulduğunda söylenmesi için talim buyurduğu duayı örnek olarak zikredip sair şeyler için bu konuda yazılmış duaların derlendiği dua mecmualarına veya müstakil kitaplara müracaat etmenizi tavsiye ederim.

Allah Rasûlü (sav) şeytandan korkulduğunda şu duayı talim ederek bize tahassün yolunu göstermektedir: "Ya Rahman! Ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Allah'ın yarattığı, zürriyet halinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şeylerin şerrinden, Allah'ın yerde yarattığı ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden -hayırla gelenler müstesna- meydana gelen hâdiselerin şerrinden, Allah'ın tastamam kelimelerine ve vech-i kerimine sığınırım."

Can evinden vurulan, mescidinin, minberinin, mihrabının yolunu unutan, küfür ve dalâlet vadilerinde bocalayıp duran ve bocaladıkça batan 20. asrın perişan, derbeder ve bir o kadar da ellerinden tutulmaya muhtaç nesillerine Rabbim inayet buyursun! Onları insî, cinnî şeytanların ve onların avenelerinin şerrinden muhafaza buyursun!.. Amin...

SÜNNET NAMAZLARI KAZA EDiLEBiLiR Mi?


SÜNNET NAMAZLARI KAZA EDiLEBiLiR Mi?

Vaktinde kılınamayan her farz namazı kaza etmek farzdır. Namazın vaktinin geçmesi, ister kasten, ister hata ile ve ister uyku sebebi ile olsun hüküm değişmez. (Fetâvâ-i Hindiyye) Yani her ne şekilde olursa olsun mazeret kalkınca namazı kaza etmek gerekir. Farz namazların kazası farz; vacip namazların kazası vacip; sünnet namazların (yalnız sabah namazının sünneti zeval vaktine kadar kılınırsa) kazası ise sünnettir. (İbn-i Abidin, 2/66) Namazla mükellef olan bir kimse kazaya kalmış namazını kaza etmekle günahtan kurtulmuş olmaz ayrıca namazı kazaya bırakmış olmaktan ötürü tevbe etmesi de gerekir.

Bir kimsenin çok olan kaza namazlarını çoluk çocuğun nafakası vesair ihtiyaçlar sebebiyle geciktirmesi caizdir. Her gün evvelâ çalışır sonra kılabildiği kadar kaza kılar. Namazları bitinceye kadar bu şekilde hareket eder. Nafile namazlarda ise geçmiş namazların kazasıyla meşgul olmak nafilelerden daha evlâ ve mühimdir. Bundan yalnız farz namazların sünnetleriyle kuşluk ve tesbih namazları, bir de hakkında hadis rivayet edilen namazlar müstesnadır. (İbn-i Abidin, 2, 74 ) Yani, beş vakit namazın farzlarından önce ve sonra kılınan sünnet namazlarla, teheccüd, duha namazı gibi bizzat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenen nafile namazları kılmak yerine kaza namazları kılınması tercih edilmez. Kaza namazları için ayrı vakit ayrılması gerekir. Böylece, bahsedilen sünnet ve nafile namazların sevabından mahrum kalınmamış olur.

Bu mesele hakkında Hanefî mezhebinin görüşünü daha açık bir şekilde ifade etmesi bakımından Ömer Nasuhi Bilmen’in ifadelerine başvuralım; “Kaza namazları ile iştigal, nafile namazlar ile iştigalden evladır, ehemdir "daha mühimdir." Fakat farz namazların sünnetleri –ister müekked olsun ister gayri müekked ol­sun - bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha faziletli değildir. Bilakis bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında hadis bulunan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını tamamlar, onlardaki eksik gedikleri giderir. Ayrıca, bahsedilen sünnet ve nafile namazların telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür.

Böyle olmakla beraber namazları kazaya bırakmak bir günah­tır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri fe­da etmek münasip olmaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak Allah'ın afvına sığınması gerekirken, hakkında Resûlullah'ın şefaatinin tecellisine vesile olacak bir kısım müba­rek sünnetleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir kısım va­kit namazlarını kazaya bırakmak, hem de farz namazların edasındaki kusurları gideren, eksikleri tamamlayan sünnetleri terk etmek iki kez kusur olmaz mı? Bunun aksine olan bazı nakiller muteber değildir, fetva verilen görüşe zıttır.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait va­kit bulamadıklarını iddia eden bulunursa, bunlar insaflıca bir iddi­ada bulunmuş sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler.” (Ömer Nasuhi Bilmen, İlmihal, 166 (md299).)

Sonuç olarak Hanefî mezhebinden olanların kaza namazı kılacağım diye hadislerde açıkça belirtilen sünnet ve nafile namazlarını terk etmemeleri gerekir. Şafiî mezhebinden olanlar ise kaza namazlarını kılma adına sünnet namazlarını terk edebilirler ancak şunu da unutmamak gerekir ki Şafiî mezhebindeki bu içtihadın sebebi sünnetlere ehemmiyet vermemekten kaynaklanmamaktadır. Şafiî mezhebine göre kaza namazlarını hemen kaza etmek vacip olup bu mesele o kadar hayatîdir ki çok önemli de olsa sünnet namazları, kaza namazının hemen kılınmış olmasına bir engel görüldüğü için bu içtihada gidilmiştir. Dolayısıyla Şafiî mezhebinin görüşünü benimseyenler kaza namazlarını sadece sünnet namazlarını kılarken değil vakitleri müsait oldukça hatırlayacaklar ve elden geldiğince kaza namazı borçlarını ödeme yoluna gideceklerdir. Dolayısıyla, müslümana yakışır şekilde ve ciddi bir mesuliyet şuuruyla boş vakitlerini kaza namazı kılarak değerlendirmeyen, borçlarını hemen ödemek için herhangi bir derdi olmayan bir insanın, kaza kılacağım diye sünnetleri terk etmesi, hassas bir müminlik şuuruyla ne derece ölçülebilir, bunu o insanların takdirine bırakmak gerekir.

Hanefî mezhebinde de kaza namazlarını hemen kılmak vaciptir ancak sünnet namazları kaza namazlarının hemen kılınmasına bir engel değildir ve zaten farz namazı kazaya bırakmış olmakla işlenen hatayı bir de sünnetleri terk etmekle ikiye çıkarmamak benimsenmiştir.

BiR AYET


Allah tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce,

Rabbinizin çağrısına uyun.

O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır,

Ne de (günahlarınızı) inkâr edebilirsiniz!

(Şura Sûresi, 47. Ayet)

BiR HADiS


Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi,

Yetmiş iki zevcesi vardır.

Onun için inciden,

Zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur.

Bu çadır, Cabiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir.

(Tirmizi)

NAME "MUHAMMAD"S MEANING


NAME "MUHAMMAD"S MEANING

Ibn Arabi said "Beings come and are mirrors of the Divine names; they are seen and then disappear." Reflections of the Divine world can be found in names, and names like Abdurrahman are chosen from the Names of Allah for new arrivals in this world because in this way closeness to Allah can be expressed. The person who is given such a name becomes a frequent reminder of the infinite mercy of Allah in this world.

Names have other purposes as well; they allow us to differentiate between the people around us and, in one way, we exist with them. We learn from a hadith that not only will our names leave traces in this world, but that we will be called by the same name in the other world: On the Day of Judgment you will be called by your name and by the name of your father; for this reason give yourselves good names." The teachings of Prophet Muhammad (pbuh) concerned with naming people are not limited to this. The Companions would bring a newborn child to Prophet Muhammad to be named even before the child had had its first taste of its mother's milk. Also, Prophet Muhammad changed the names of those whose names had negative connotations.

Names Chosen by Prophet Muhammad

It is reported that when Prophet Muhammad named children he acted in a way that showed he expected the best for the child. When we examine the names that Prophet Muhammad gave to newborn children, the majority were either the names of other Prophets, like Abraham, or names like Abdullah and Abdurrahman, which referred to the attributes of Allah. We know that in general when a child is given the name of a Prophet it is because there is desire that the child will, in some way, follow in the footsteps of that Prophet. Those who carry the name of a Prophet at the same time will act as a means of commemoration, as names are not merely words, but they become a way that a "connection" is established between the person or meaning that they represent and the world.

The Name Muhammad...

It can be said that the secret behind the increase in the use of the name Muhammad in recent years can be found in this mentality. One of the most frequently chosen names by parents is Muhammad; this name is chosen by parents to commemorate the Prophet and with the aim that the person carrying the name will take the Prophet as their example.

There is a common belief that the name a person carries has an effect on their character. Although it is of course debatable whether or not this is true, what interests us here is that people who believe this frequently choose names like Muhammad, or other names of Prophet Muhammad, like Ahmed, Mahmud or Mustafa. We only need to look around us to discover that today the names of Prophet Muhammad (Asma-i Nebi), in particular the name Muhammad, have taken their place among the most common names given to boys today.

On the other hand, it is known that there are different opinions on this matter. In particular, in countries like Turkey, it is thought that the responsibility of carrying a name like Muhammad is very great, that it is not possible for everyone to live up to this responsibility, and that one cannot shout at a child who carries the name of Prophet Muhammad, as when one shouts at them they are being disrespectful to the Prophet. However, in recent years the name Muhammad has once again started to be more common.

When we asked the opinions of some parents who named their sons Muhammad and those who are called Muhammad (which we will share with you below) we found that they have the same worries. However, when we examined the reasons why the parents who stated their views had chosen this name it becomes apparent that they acted on the principle that Prophet Muhammad should be taken as an example in life.

Opinions about Naming a Child after Prophet Muhammad

In our brief summary about the use of the name Muhammad we have already come across two opposing views. Although both are results of the respect for Prophet Muhammad, what is important here is what Allah's Messenger has to say on the subject. The following hadith, reported by Muslim, is in connection with this.

Once when a man named his son Muhammad the tribe told him not to give the child the name of the Prophet. The Prophet replied "Name yourselves with my name (use my name), but do not use my kunya name (i.e. Abu-l Qasim)." In this hadith it can clearly be seen that Prophet Muhammad is not opposed to the use of his name.

Those who Chose the Name Muhammad

When asked why they chose this name and the reaction they received parents who had chosen the name Muhammad answered in the following way:


Hatice Tarhan:

There are a number of reasons why I chose the name Muhammad, but the most important is that it is the name of our Prophet. I always thought that "All children who come to the world should carry this name; no other name is as suitable and every family should have one Muhammad." A person who carries the name Muhammad should be of good morals, a beneficial person.

The name Muhammad reminds me of beautiful things. First of all the feeling of trust...good morals, depth of character, human love and the beautiful life of our Prophet...

I received both positive and negative reactions when I chose this name for my son. For example, some people told that whenever you say this name you need to send blessings to the Prophet, you have to be careful about getting angry or shouting at a child who has such a name, and that carrying this name requires too great a responsibility for a child to bear. But I did not pay too much attention to these opinions.

I am very happy right now, because my thoughts when choosing this name, thanks be to Allah, were not in vain. May Allah increase the number of Muhammad's who perceive the significance of this name and live their lives in this way.

Zubeyde Cukuryurt:


I consciously chose the name Muhammad for my son. I would like to list the reasons why I chose this name as follows: Muhammad is the name of the Prophet and it means one who is praised on the earth and in the heavens. It is the most beautiful exemplary name in the world...I would like my son to take the person whose name he carries as an example. I would like him to follow the Prophet and to try to be like him. I gave my son this name due to my love and admiration for the Prophet. I wanted to keep his way of life alive and to remind others of this beautiful person.

The name Muhammad brings to mind justice, love and all good moral behavior. The life of the Prophet comes into my mind, and I remember episodes from it. My son Muhammad brings these emotions to me from time to time and thus, even if it is only a little, the emotions I feel for the Prophet are kept alive.

When I chose this name for my son I received both positive and negative reactions. I received criticisms like, "the name Muhammad is a great responsibility for the child", "you will become angry with the child", "people will insult him and this will be a sin for you," "whoever says his name needs to send blessings to the Prophet" and similar comments. But I was aware that these are incorrect beliefs. I believe that it is necessary to keep this name alive. Of course, I also received positive reactions.

If a concise answer is necessary I am very very happy that I chose this name. I have a second son, Yusuf, but if I have a third son I will probably call him Muhammad as well, with another name as a second name. My son is now 11 and I have explained to him why I named him Muhammad. I pray that he will be someone worthy of this name.

Muhammed Salih Tarhan (High School Student - 17):


I am happy that my name is Muhammed. Above all else, Muhammad is the name of the Prophet of Islam. To have this name is a wonderful thing, but one must be deserving of it. The morals of one who is called Muhammad should be like those of Prophet Muhammad, because today, after everything the Prophet did, the significance of the name Muhammad if of even greater importance.

The responsibility of having such a name is great. First of all it is necessary to represent this name well in order to change the perspective that non-Muslim people have of Prophet Muhammad. Whenever one hears the name Muhammad, the first thing that comes into their minds is Prophet Muhammad. It is for this reason that one must be very careful in order to prevent people associating the name Muhammad with negative things.

People today are in need of the moral character of Prophet Muhammad. In order to remind people of his morals one must first remind them of the Prophet. People will be reminded of the Prophet to the degree that his name becomes widespread; in short, the behavior of other Muhammads reminds people of the Prophet of Islam.

Unzile Altinkaynak:


In our society our Prophet has become a being who is removed from the quality of being human and he has become "untouchable", or superhuman. It is for this reason that when following the Sunnah in forms of worship that are difficult for the nafs people are inclined to say: "But he was a Prophet and he could do this, we cannot". They also refrain from giving his name to a child - who, according to them, will be just an ordinary person. This situation saddens me and my husband greatly and it is for this reason that we decided to name our son Muhammad. Perhaps in this way we will be able to explain to people that this is not right and show them in practice.

Unfortunately we have received negative reactions, even from our close relatives. They ask the child's name and when they hear the answer they say "Find another name. You are making the name of the great Prophet common." We always explain that we were trying to keep alive the beautiful name of our Prophet and to spread it. And we tell them that we can use this name in the same way that the names of other Prophets, like Abraham, Ishmael and David, can be used.


Muhammed Kalyoncu (Businessman - 26)


Being named Muhammad did not affect me very much at first. By at first I mean when I was a child. When I began to mature and understand the world better I began to realize the significance of my name. Particularly when I began reading books about the life of our Prophet and when I understood what a wonderful person he was, I began to have different feelings. As a result, today I am very happy that I have this name. But I am also aware of the great responsibility of being called Muhammad. I now know that it is necessary to be someone who is deserving of this name.

The name Muhammad first of all brings to mind the beautiful things that occurred with the advent of Islam. It reminds me of Allah because our Prophet was someone who was sent by Allah.

O'NUN (SAV) SÜNNETiNDEN YÜZ ÇEViRMEYiN


O'NUN (SAV) SÜNNETiNDEN YÜZ ÇEVİRMEYiN



Ey Osman! Sünnetimden yüz çevirme. Sünnetimden yüz çeviren tövbe etmeden ölür ve melekler onun yüzünü kıyamet günü havuzumdan başka yöne çevirirler.

Havz: Bir aylık bir mesafededir. Suyu sütten daha beyaz, kokusu misk ü amberden daha güzel, tadı baldan daha tatlı, tasları semadaki yıldızılar gibi, ondan bir defa içen daha ebediyyen susamaz, bazıları ebu bekrin elinden, bazıları Ömer’in elinden, bazıları da Osman’ın elinden, bazıları da alinin elinden, bazıları da Efendimizin mübarek ellerinden sulanacaklar, bazıları da bardağı ağzında görecek ama o bardağı tutan eli göremeyecek, ‘beni sulayan da kim?’ diyecek.

Ona cevap olarak da: (İnsan, 21-22 Ayet – Elbiseleri ince veya kalın yeşil renkli ipeklerden, atlaslardandır. Gümüş bilezikler takınırlar. Onların Rabbi, kendilerine tertemiz bir içki ikram edip şöyle demiştir: “İşte bütün bunlar sizin mükâfatınızdır. Gayretleriniz makbul oldu.”). Buyurulacak

O'NU (SAV) NE KADAR TANIYORUZ?


O'NU (SAV) NE KADAR TANIYORUZ?

Resulullah'ı (sas) ne kadar tanıyoruzResul-i Ekrem’in Mekke devrinde hac kafilelerini ziyaret edip davasına sahip çıkacak insanlar ararken şöyle dediğini: “Beni kavmine götürecek bir kimse yok mu? Zira Kureyş benim Rabb’imin kelamını tebliğ etmemi engelledi.”Allah Resulü’ne (sas) İkinci Akabe Biatı’nda ilk biat eden zatın Bera bin Marur olduğunu...

İbn-i Abdülberr’in rivayetine göre Müslümanlar arasında birbiriyle kardeş olma olayının biri Mekke döneminde Muhacirlerin kendi aralarında bir de Medine’de Ensar ile Muhacirler arasında olmak üzere iki defa cereyan etmiş olduğunu...

Bedir Muharebesi’nin Hicret’in ikinci yılı Ramazan’ın 17. günü cereyan ettiğini...

Hudeybiye şartlarının Müslümanların izzetine çok ağır geldiğini. Hatta sahabelerden Sehl bin Said’in Sıffın günü, hakem hadisesinde; “İnsanlar nefsinize hakim olun. Ben Ebu Cendel’in iade edildiği gün kudretim olsa idi, Resulullah’ın verdiği hükmü muhakkak reddederdim. Halbuki haklı olan O (sas) idi.” dediğini...

Resul-i Zişan’ın (sas) kaza umresinde ashabından çevik hareketler yapmalarını istediğini. Onları uzaklardan seyreden müşriklerin bu hali görünce; ‘Bunlar mı bizim sıtmadan perişan olduğunu sandığımız kimseler! Bunlar ceylan gibi zıplıyorlar’ dediklerini...

Mûte’de kendinden kat kat büyük düşmana karşı çarpışan ordunun güzel bir manevra ile düşmanı püskürtüp, çemberi yarıp Medine’ye çekilmesi üzerine bir kısım insanların mücahitlere, “Kaçaklar! Allah yolunda çarpışmaktan yüz çevirdiniz” lafları ile onları kınaması üzerine Efendimiz’in (sas) “Hayır! Onlar firari değil, kerraridir (döne döne çarpışanlar)!” buyurarak meseleyi kesip attığını.

O'NU (SAV) SEViYOR MUYUZ?


O'NU (SAV) SEViYOR MUYUZ?

Sevdiklerimiz arasında Resulullah’ın yeri kaçıncı sırada? O’na iştiyakımız ne durumda? Ne kadar alâkadarız O’nunla? O’ndan bir nur, bir ziya taşıyor mu düşünce, şuur ve hareketlerimiz? Muhammedî midir ahvalimiz? O anıldığı zaman burnumuzun kemikleri sızlıyor mu? O’ndan bahsedilişte bir damla gözyaşı ıslatıyor mu elbiselerimizi? Uzakta bulunan bir dostumuza duyduğumuz hasreti esirgedik mi yoksa Fahr-ı Alem’den? Hiç olmazsa rüyalarımızda teşrifini intizar içinde miyiz acaba? Merak ediyor muyuz O’nu, herhangi bir faniyi merak ettiğimiz kadar?

O’ndan kopuk yaşıyoruz

Maalesef epey uzun zamandır Resulullah ile bugünkü ümmeti arasında bir kopukluk söz konusu. İslam’dan uzaklaşarak başka yollara yönelenler bir tarafa İslamî çizgide bulunma iddia ve gayretinde olanlarda dahi bu kopukluk ve irtibatsızlık kendisini o kadar gösteriyor ki… Çölde vaha gibi duran bir kısım Hak dostları hariç -Allah (cc) onların eksikliğini göstermesin!- o kadar uzağız ki O Sevgili’den (sas). Toplantılarımızda, konuşmalarımızda, beşeri münasebetlerimizde Muhammedî neşve yerini başka görüntülere, tavırlara, hallere bırakmış durumda…

Bir başka açıdan baktığımızda ise, daha değişik bir manzara çıkıyor karşımıza. Elimizi vicdanımıza koyalım ve düşünelim. Kendi üstadımızı, hocamızı, şeyhimizi, ağabeyimizi, falanca yazarımızı, feşmekanca parti liderimizi, kanaat önderimizi anlattığımız, destanlaştırdığımız, hatta çocukça tavırlarla sahiplenip, birbiriyle vuruşturduğumuz kadar Allah Resulü’nü bilip, ondan bahsediyor muyuz acaba?

O zaman burada ciddi bir sorun var demektir. Başkaları Resulullah’ın yerini almışsa, Nebi’ye benzedikleri için ve ona benzedikleri ölçüde kalplerimizde yer alması gerekenler, bizi o Nebiyyi Âlişan’dan daha fazla alakadar ediyor, zihnimizi daha fazla işgal ediyorsa, bir Müslüman olarak kendi durumuzu kontrol etmemiz icap etmektedir. O zaman gelin Resul-i Ekrem’i (sas) gönüllerimize hakim kılmanın yollarını arayalım. Halimizle, kâlimizle, onu anarken yaşaran gözlerimizle tekrar davet edelim kalb sarayımıza O, Gül Sultanı.

Hayatını okuyabiliriz

İnsan fıtratı icabı, bir şeyi tanıdıkça alâka peyda eder, sever. Sevdiği ölçüde de tanıma iştiyakı ziyadeleşir. Bu bir doğurgan döngüdür. Hayatı hakkında kulaktan dolma bilgilerle, eşten-dosttan öğrendiklerimizle, Ramazan’dan Ramazan’a Müslümanlaşan kanallarda seyrettiğimiz Çağrı filmleriyle onu sevdiğimizi söyleyebilir miyiz? Hayatının değil bir kesitini; bir Hicret’i, bir Bedir’i, bir Uhud’u, bir Hendek’i, topyekün Resulullah’ın hayatını bir saat anlatabilecek bilgi seviyesinde miyiz? Evet ilk yapılması gereken şey en az üç-dört eserden Server-i Ekrem Efendimiz’in hayatını not tutarak okumak, beraber mütalaa etmektir.

O’nu sevenlerle beraber olmalıyız

Kitaplar, Efendimiz’i (sas) tanıma ve sevmede bir ölçüde yardımcı olacaktır. Ama iş burada bitmemektedir. Hemen yapacağımız diğer bir iş, gerçek anlamda Resulullah’a muhabbet duyanları araştırmak, bu gibi kimseleri bulup önlerinde diz çökmek, onlardan yansıyan ışık huzmeleri ile ölü gönüllerimizi ihya etmektir. Hem şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, muhabbet insandan öğrenilir. Seven insandan öğrenilir, sevmek. Kitapların vereceği muhabbetten çok daha fazlasını verir, seven bir mümin.

Salavat dua demektir

O’nu (sas) hatırlamaktır. Dua ettiğimiz bir insanla aramızda manyetik bir akım, bir sevgi bağı oluşur. Birini sevmek ve onun tarafından sevilmek mi istiyorsunuz? Karşılıklı bir dua anlaşması yapınız. Git gide o şahsı daha fazla seveceğinizi hissedeceksiniz.

Salavatla meşgul olalım

Her gün en az 100 defa okuyacağımız salavatlarla, Allah Resulü ile bu sevgi akımını başlatmalıyız. Bir de daha geniş salavatların olduğu evrad ve dua kitaplarını elimizden eksik etmezsek göreceğiz ki Efendimiz’i (sas) daha fazla seviyor olacağız. Rabb’im muvaffak etsin, bizde onu sevgiye istidat halk etsin…

O' (SAV) ABDESTSİZ DURMAZDI

O' (SAV) ABDESTSİZ DURMAZDI
Bera' bin Azib anlatır: Kainatın efendisi, bana "Yatacak yerine varacağın zaman, namaz için abdest aldığın gibi, abdest al! Sonra, sağ yanının üzerine yat ve sonra "Allahım! Kendimi, sana teslim ettim. Yüzümü, sana çevirdim. Sırtımı, sana dayadım. Ben, senin azabından korkar, rahmetini umarım. Senden, senin rahmetinden başka sığınılacak yok, senin azabından korunulacak, yok! Ancak, senin rahmetine sığınılır ve ancak, senin rahmetinle kurtulunur. Ben, senin indirmiş olduğun kitabına ve göndermiş olduğun Peygamberine inandım!" de!

O gecende ölürsen, İslâm fıtratı üzere ölürsün. Kim, bunu söyler de, o gece altında ölürse, İslâm fıtratı üzere ölür!" buyurdu.


Döşeğine yatmak istediği zaman, sağ yanının üzerine yatsın. Yattığı, yanını döşeğe koyduğu zaman da "Allahım! Seni, tesbih ve tenzih ederim.

Ya Rab! Yanımı, döşeğe senin isminle koydum. Senin isminle de, kaldırırım. Eğer, ruhumu tutar, alıkorsan, ona rahmet ve mağfiret ihsan buyur. Eğer, geri salarsan, salih kullarını koruduğun gibi, onu koru!

Uyandığı zaman da " Hamd olsun Allaha ki, beni, cesedimde afiyetli kıldı, ruhumu, bana geri çevirdi ve zikri için bana izin verdi." desin." buyurmuştur. Peygamber efendimiz, yüzü koyun yatan bir adama rastlayınca " İşte, bu, Allahın hiç sevmediği bir yatıştır!" buyurdu. Şerid bin Süveyd'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, yüzünün üzerine yatmış, uyuyan bir kimse görüp ona, ayağının ucu ile dokundu ve " Bu, yüce Allahın en sevmediği bir uyumadır! " buyurdu.


Uyuyan zat, Eshab-ı Suffa'dan Abdullah bin Tahfe olup demiştir ki " Ben, seher vakti Mescidde karnımın, yüzümün üzerine yatmış, uyurken, birisi, bana, ayağı ile dokundu.
-Kim bu, diye sordu.
- Ben, Abdullah bin Tahfe'yim!, dedim. Bir de, ne göreyim? Kainatın efendisi, imiş!
- Bu, yüce Allahın, en sevmediği bir yatıştır! buyurdu. Peygamber efendimiz, abdestsiz durmazdı. Resulullah efendimizin, helaya çıkıp ta, abdest almadığı görülmemiştir.
3 Kasım 2008 Pazartesi

BiR AYET


Andolsun size kendi icinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki,
Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.
O size pek düşkündür.
Müminlere karşı çok şefkatli ve rahimdir.
(Tevbe Suresi, 128. Ayet)

BiR HADiS


Kim ki, güneş batıdan doğmadıkça tövbe ederse,

Allah onun tövbesini kabul eder.

Hadis (Müslim)

FATiHA MOLASI


FATiHA MOLASI

Ölüm.
En hazin, en buruk veda geride kalanlara.
Maverası meçhul karanlık bir kapı istemeden, bilmeden yola çıkanlara.

Koparılmış hayatların acı hikâyeleri ile yargıladığımız ölüm, herşeyden önce ruhun, bir ömrü tükettiği bedene zorunlu ihaneti. Yeryüzünde işlenmiş nice günahın azabına, kazanılmış nice sevabın mükafatına ortak iki parçadan müteşekkil bir bütünün keskin yol ayrımı.

Ölüm, bir yanda mühletli yeryüzü iskânını bir kaderde tükettiği bedenden sıyrılan ruhun, ilâhî mahkeme önünde hesap vermek üzere ebede uzanan kutsal yolculuğu. Diğer yanda arzu, hevâ, ihtiras ve idealleriyle ruhun aleti olan bedenin, birlikte yaşanmış bir hayatın tüm ortak günahlarının adeta tek başına bedelini ödemek üzere tükenmeye mahkumu. Ruhun arşa yükselirken, bedenin toprağın dibine çekilişi resmediliyor ölümle geride kalanların gözünde. Bu yüzden hayattakilerin tüm sadakat, saygı ve vefâ biçimleri, terk edilmişliğin acısını bile taşıyamayacak kadar ruhsuz ve tepkisiz kalmış soğuk bedenlere sunuluyor.

Hüznü mesken tutmuş buz gibi evlere teslim edilen cesetler, geride kalanların dünya iştahını söndürmeye yetemeden karanlığa çekiliyor. Ölüm, ruh-beden ittifakını dünyalıklarda perçinlemiş fânilerin dünyasında yalnızca bir "Fâtihâ" molası olarak kalıyor.

En ıssız yolculuğa ürperti ile uğurlanmış nice azizler, benzersiz dostlar, biricik sevgililer, can yoldaşı hayat arkadaşları adına sitem ediliyor ölümün soğuk yüzüne. Ve ölüm, en ürkütücü mefhum oluyor dirilerin zihninde.

Ruhun ihanetine uğramış bu kanı çekilmiş bedenleri, çağlar boyunca her toplum, her din ve inanış, farklı biçimlerde yolluyor ebedi istirahatgâhına. Zorunlu ve zorlu bu çetin yolculuğa çıkanlara son vefâ sergileniyor cenaze merasimlerinde. Bu vefânın yeryüzü üzerine dikilmiş anıttaşları, gidenlerinse bu dünyadan tamamen silinmemek üzere sipariş ettikleri vasiyetleri oluyor mezarlıklar. Ölen, artık bir taşta müşahhaslaşıyor geride kalanlar için. Ve mezarlar, ölümü ve farklı toplumları anlamak isteyenler için değişik inanç ve düşüncelerin somutlaştığı tarih müzeleri haline geliyor.

Tarih boyunca ölülerini şanına yakışır bir şekilde defnetmek istemiş hep insanoğlu. Dört dikilitaş üzerine yatırılan yassı bir taşla çatılmış taş devrine ait ilk anıtmezarlardan Mısır'ın piramitlerine, İran ve Anadolu'da görülen kaya mezarlarından Roma'daki Hıristiyan katakomplarına, modern çağın mozolelerinden evliya türbelerine kadar yaygın bir coğrafyada çok farklı gerekçelerle hep bir mesaj verilmek istenmiş topluma anıtmezarlarla. Bir yandan ölümle birlikte kaybolmama arzusunu simgelerken anıtmezarlar, bir taraftan da toplumda kurulu düzenin tek bir adamın ölümüyle bozulmayacağını gözlere sokmak maksadıyla yükseltilmiş.

Kitâbî dinler, felfesî bir anlam yüklemişler ölüme. Yahudiler, ruh tarafından terkedilmiş bedeni "kirli" bir et yığınından ibaret görürken, ölünün derhal yaşam alanından uzak bir yerde gömülmesine ve yaşayanlara bu kirin bulaşmasını engellemeye odaklanmışlar. Bedenin dünyada işlediklerinin bedelini ruhun ödeyeceğine inanmış; geride kalanların mevtâ için yapacağı dua ve hayırların, ruhun günahlarına kefaret olacağına iman etmişler.

Hristiyanlıkta ise ölüme, Adem ile Havva'nın işlediği ve bu yüzden tüm nesillerin daha doğdukları anda sırtlarına yüklenen ilk günahın bir kefareti olarak bakılmış; kabir de bu günahın bedeli addedilmiş. Yahudiliğin aksine, mezarda çürüyen bedene yüklenen günahlarla kısmen arınmış olan ruhun, yeni bir yüceltilmiş beden ile Tanrı'ya ulaşacağına hükmedilmiş.

Tabii olarak İslâm toplumları da kendilerince bazı mesajlar iletmek istemişler mezar taşlarıyla. Hz. Peygamber'in, tanınması için Osman b. Maz'ûn'un kabrinin başına diktiği taş referans olmuş müminlere. Onun vefatından sonra da bazı sahâbî ve tabiîn mezarlarının üzerine kubbe denen çadırlar kurulmuş. İlk dönem sade Arap kültürünün İran, Mısır ve Anadolu'da karşılaştığı geleneklerle bütünleşmesi sonucunda ortaya çıkan İslâm kültürü, kendini mezar kültüründe de göstermiş. Önde gelen savaşçılarının mezar taşları üzerine, ölenin katıldığı savaşlarda öldürdüğü düşmanları resmeden Türkler'in İslâm'ı kabulü ile, İslâm dairesi içerisinde ölüm ve ahirete dair sembolik yaklaşımlarda önemli bir genişleme görülmüş. Özellikle Osmanlı döneminde bir sanat kolu olan mezar taşı oymacılığı, sadece Osmanlı'nın ahirete intikal edenlere gösterdikleri dinî saygıyı değil, aynı zamanda memâtın meslek sınıfları, toplumsal konumu, cinsiyeti, tarikatı, hayatta iken tesis ettiği kimi hayrat ve hasenatı yansıtacak ölçüde çeşitli mesaj ve sembolleri de içeren bir derinliğe ulaşmış.

Ölüm.
Mutlak bir hakikat.

İnsan hayatının en zorlu sınavı olmalı Azrail'e eşlik etme tecrübesi. Şerefli ve pak ruhunu Ebedî Sevgili'ye sunmak üzere Azrail'in izinle huzuruna girdiği Nebî için bile.

İnsanın Azrail ile buluşmadan kendini fethi, ölüm. "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz," niyazına muhtaç diriler ve tüm ölüler için;
"el- FÂTİHÂ"

HAMD


HAMD

Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey dogrularin yardimcisi olan Allahım, ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahım, sana hamdü sena ederim" diye dua eder.

Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der. O da anlatir:7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum. Tam 1000 altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari sunlari yaparsin) diyordu. Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, baskasinin mali,kullanmam haram olur dedim.

Bu sirada birisi, "söyle bir torba bulan var mi?" diye bagiriyordu. Çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde ne vardi diye sordum. Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi. Al öyleyse torbani diyerek verdim. Adam torbayi açip içinden bana 30 altin verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi. Gencin temizligi dikkatimi çekti. Yanlarina gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler. Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.Bir iki yil geçti. Genç çok çaliskan, çok edepli idi. Onu aldigima çok memnun olmustum. Bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu.

Genç bana dedi ki,Efendim, ben Fas emirinin ogluyum. Bu gelenler babamin adamlari. Beni buldular. Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir insansin, onlara 30 bin altindan asagiya satma) dedi.O kisiler yanima geldi, bu esiri bize satar misin dediler. Satarim dedim. 60 altin verelim dediler. Olmaz dedim. Iyi ama sen bunu 30 altina almadin mi? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alin dedim. Artira artira 20 bin altina kadar çiktilar. 30 binden asagi olmaz dedim.Çaresiz kabul ettiler. Altinlari erip, genci alip gittiler. Ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin oldum.Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi var.Babasi yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler.

Ben de "olur" dedim. Nikah kiyildi. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz rasinda bir torba dikkatimi çekti. Kiza, "bu nedir" dedim. "Içinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu vermis. Kalanini da bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi". Demek ki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamdederim.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !