29 Eylül 2008 Pazartesi

BAYRAM SOHBETi


BAYRAM SOHBETi

Soru: Bayram hakkında "Ramazan'ın bütün vâridâtına vâris-i has olan, hayrı, bereketi, neşesi sıkıştırılmış bir gün" demiştiniz? Bu ifadeyi biraz açabilir misiniz?

Cevap: Merhum Necip Fazıl, hakiki mü'mini, iyice sıkıştırılmış bir şeker kalıbına benzetir ve "Mü'min sıkıştırılmış şeker gibidir, deryayı tatlandıracak güce sahiptir." derdi. Evet, iyi inanmış ve inancını tavırlarına, davranışlarına da yansıtabilmiş bir insan, çevresi için rahmettir; o, bir ölçüde etrafındaki herkesi ve her şeyi tatlandırır. O öyle bir şeker kalıbı gibidir ki, onu tuz yoğunluğu yüksek bir denize de atsanız, o koca denizi bile şerbet yapabilecek kadar tat ihtiva eder.

İşte, bayram da, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk'ın öyle ekstradan teveccühleri ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk'ın teveccühüyle değer kazanır; bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir; adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma vaktidir.

Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan'ın hakkını vermiş, bayramda da laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş olmanın intikamını alıyormuşçasına abur�cubur her şeyi yiyen ve mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur. Ancak bayramda da Ramazan'daki temkin ve teyakkuzunu koruyan, imsak-iftar arası mübahlardan elini�eteğini çektiği gibi hayat boyu da haramlara karşı mesafeli duran ve kulluğunun idraki içinde bulunan insanlardır ki, onlar, kısa bir zaman içine çok hayır ve hasenâtın sıkıştırılmışlığına mazhar olurlar. Onlar için bayram, Ramazan'ın vâris-i hassıdır; yani, Ramazan'da sevap ve mükafat adına ne va'dedilmişse, bayramda da onları bulmak, aynı semerelere sahip olmak mümkündür. Nasıl ki, Kadir gecesi sıkıştırılmış bir hayrât u hasenâtı bağrında saklar; bayram da öyledir. Şu kadar var ki, Ramazan günlerini ve Kadir gecesini Allah'a kurbet vesileleri olarak değerlendirmek söz konusudur; bayramda ise kurbet ümidi esastır, "Allah'ın izniyle o kurbeti elde ettik; bir neferdik, müşirliğe yükseldik" şeklindeki reca mevzubahistir.

Bayram, kat'iyen Ramazan'dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada bırakmanın ve rahatça yeme-içme serbestliğine ermenin sevinci değildir. O, kulluk vazifesini eda etmiş olma ve Cenâb-ı Hakk'ın gufrânına kavuşmuş bulunma ümidiyle gelen gönül inşirahıdır. Biz, Ramazan'ı ve oruç günlerini arkada bırakmanın değil, hata ve günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını yaparız. Alvar İmamı'nın, "Mevlâ bizi affede bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar gide bayram o bayram olur" sözleri genel duygu ve düşüncemizi çok güzel ifade eder. Evet, bizim bayramımız, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı şerifi tam değerlendirip, ateşten azad olma ümidimiz üzerine kurduğumuz bir bayramdır; Allah'ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme beklentisi üzerine bina ettiğimiz bir bayramdır.

Gerçi, oruç sonunda bize lutfedileceği vaad buyrulan şeyleri henüz almadık. Allah'ın özel teveccühünü maddî alıcılarımızla ve dünyevî ölçülerimizle takdir etmemiz de mümkün değil. "Oruç sırf Benim içindir; onun karşılığını da bizzat Ben vereceğim" vaad-i sübhânîsi ile nazara verilen mükafat her ne ise onu da tam bilemiyoruz ve henüz o mükafatı da almadık. Fakat, Allah'ın va'dine öyle inanıyoruz ki, bunları bize verecek ve bizim beklentilerimizin çok çok ötesinde, bitip tükenme bilmeyen hazinelerinin büyüklüğüne göre bize lütuflarda bulunacak. İnanıyoruz ki, bizi Ramazan'a ulaştıran, bir ay boyunca iftar-sahur arası kulluk mekiği dokuma imkanına kavuşturan, elimizden geldiği kadarıyla vazifelerimizi yapma güç ve kuvveti vererek nihayet bizi bayramla buluşturan Rahman u Rahim ileride şimdikinden daha fazla mes'ud olacağımız mutlu günleri de nasip edecek. İşte bu inançla bayramı idrak ediyor ve ebedî saadet saraylarında geçireceğimiz asıl bayramların hülyalarıyla doluyoruz.

Evet, bütün bir ömür boyu, Cennet yolunda önümüzü kesen sıkıntılar, meşakkatler ve gâilelerle; Cehennem'e çeken türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cuma yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir imtihan vermeye çalışıp "Hak rızası" çizgisinde geçirmeye gayret ettiğimiz Ramazan'dan sonra da ahiret hesabına önemli yatırımlara muvaffak olduğumuz düşüncesiyle, buna muvaffak eden Zat'a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hasıl olması gayet normaldir, hattâ bu türlü ümit ve beklentiler Allah'a inanmış olmanın gereğidir. Dolayısıyla, bayram bizim için, ebedî saadet adına ümit ve beklentilerimizi bağladığımız inşirah günüdür.

Diğer taraftan, bizim bayramlarımız başka kültürlerin karnaval ve kutlamalarından çok çok farklıdır. Mü'minlerin tavır ve davranışlarında bayramlarda bile laubâlîlik, taşkınlık ve dengesizlik asla görülmez. Mü'minlerin, dengeli hareketlerinde, vakur davranışlarında, derin bakışlarında hep Kur'ân'a uyanmış ve Kur'ân dinlemiş olmanın ciddiyeti vardır. Onlar, her zaman olduğu gibi bayramlarda da Allah'a ve Peygamber'e açık durur; başkalarıyla münasebetlerini saygı, sevgi ve şefkat yörüngeli götürürler. O mübarek günlerin hiçbir anını heder etmemeye çalışırlar.

Bildiğim kadarıyla, Peygamber Efendimiz döneminde bayram günlerinde işler tatil edilmiyordu. İnsanlar günlük işlerini yine yapıyorlardı. Bayram namazı ve hutbesiyle o günü diğerlerine göre daha farklı karşılıyorlardı; sonra da birbirlerine tebessüm teatisinde bulunuyor, fakiri-fukarayı gözetiyor ve eşe-dosta yemek yediriyorlardı. Günümüzde, bayramlar biraz da bizim kendi törelerimizin rengine bürünüyor. Böyle mübarek bir gün bahane yapılarak tatil ilan ediliyor.

Kabir ziyaretlerine daha bir ehemmiyet veriliyor. Sıla-yı rahim adına gidip gelmeler, arayıp sormalar bayrama ayrı bir derinlik kazandırıyor. Anne, baba ve çocuklar arasındaki münasebetler bir kere daha pekiştirilmiş oluyor. Çocuk yuvaları ve huzur evleri gibi yerlerde ziyaretçi bekleyen ve arayıp soranı olmama talihsizliğiyle kıvranan kimseler ziyaret ediliyor, sevindiriliyor. Böylece, bir yönüyle, daha geniş manada bir sıla-yı rahimde bulunuluyor.. Cenab-ı Allah'ın af ve mağfiretine erme ümit ve beklentisi esas olmakla beraber, temelde dine aykırı olmayan, belki asıl kaynaklar itibarıyla dine dayanan ama zahiren örflerimizden, adetlerimizden kaynaklanan şeyler de bayrama farklı manalar katıyor.

Soru: Daha önceki yıllarda yine bir bayram sohbeti münasebetiyle, "İslam yeniden doğa, bayram o bayram olur; ışık zulmeti boğa bayram o bayram olur" buyurmuştunuz. Bu, müntehadaki bir bayram mıdır?

Cevap: Biz, topyekün insanlığın İslam'a ve Kur'an'ın mesajına muhtaç olduğuna inanıyoruz. Evet, insanlık, İslam'la tanıştığı ve İlahî Beyan'ın nuruyla buluştuğu zaman bayram edecek. Kederli çehreler ancak iman esaslarının kalbde hasıl ettiği inşirahla gülecek.

Şu anda idrak ettiğimiz bayram, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk'ın pek çok lütfunu beraberinde getiriyor. Allah, bize bir ay oruç tutmayı ve kulluğumuzu daha engince eda etmeyi lütuf buyurdu; şimdi de bayram bahşediyor. Bir ay boyunca, bir ölçüde bütün dünyaya Ramazan boyası çaldığı gibi, şimdi de dünyanın değişik yerlerinde aynı güzellikleri yaşatıyor ve bizi ayrı bir sevince ulaştırıyor. Bir bir Ramazanlaşan, bir bir bayram sevinci duyan insanlar koca bir deryadan mesajlar taşıyor; parça parça, damla damla büyük bir deryayı oluşturuyor.

Bize şimdilik bu kadar lütuflarda bulunan Allah, adeta bir gün zulmetleri bütün bütün boğacağını ve her tarafa rahmet yağdıracağını gösteriyor. İnşaallah ortalık ağarıyor; dünya bir bayram arefesinde, gün bayrama kayıyor. Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin..
Soru: Cenâb-ı Hakk'ın bayrama özel lütuflarını duymanın nisbeti mekana göre değişir mi? Mesela, bayramı gurbette duyuş ile onu sılada karşılayış farklı mıdır?

Cevap: Gurbet, şayet Allah rızası için yaşanan bir gurbetse, öyle bir gurbette bayramı duyma, sılada bayram yapmadan çok daha derindir. Bir insan kendi ülkesinde, bayramı bütün şatafat ve debdebesiyle, olanca ihtişamıyla yaşayabilir; fakat, zannediyorum, onu gurbette hicran duygularıyla karşılama Cenab-ı Hak katında daha değerlidir.

Bir insanın gurbette ölmesi, Allah nezdinde nasıl değerli ise ya da Allah rızası için vatanından ayrılan bir insanın hicreti nasıl kıymetler üstü kıymete ulaşıyorsa, aynen öyle de, dine, Kur'an'a ve insanî değerlere hizmete bağlı olarak veya ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün cebrine maruz kalarak gurbette bayram yapan insanın bayramı da çok derinleşir; o insanı farklı buudlara ulaştırır.
Soru: Ramazan boyunca ekrana yansıyan eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri hakkında, "Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır" buyurdunuz. Bu sözü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Televizyonda seyrettiğim ve bazılarından dinlediğim hadiseler o kadar aşkın şeyler ki, bunları sadece insanların cehd ve gayretine vermek bakış açısını ayarlayamamak ve yanlış görüp yanlış değerlendirmek olur. Bir insanın, yalnızca Allah'a itimat ederek, okul açmak için adını bile bilmediği bir ülkeye gitmesi, daha uçaktayken, gideceği yerde mutlaka müracaat etmesi gereken insanla tanışması, uçaktan iner inmez hiç tanımadığı biri tarafından karşılanması, karşılayan şahsın "Ne zamandır sizi bekliyorduk, nerede kaldınız?" demesi ve oraya vardıktan üç ay sonra okul açmaya muvaffak olması, gönüllere girmesi, kendini ve temsil ettiği değerleri sevdirmesi... bütün bunlar ihtimal hesaplarıyla açıklanamayacak kadar sırlı hadiselerdir.. ve bu türlü hadiseler üç beş tane de değildir; fedakâr ve samimi eğitim gönüllülerinin, sevgi kahramanlarının gittiği her yerde benzeri hadiseler yaşanmıştır.

Dolayısıyla, meseleyi geniş dairede, bir makro plan olarak ele aldığınız zaman, onun insan dehasını, beşerî plan, proje ve tedbirleri çok çok aştığını görürsünüz. Şu olmasaydı şöyle olmazdı, şöyle olmayınca da bu netice çıkmazdı... şeklinde arka arkaya sıralayacağınız o kadar çok sebep vardır ki, bu sebeplerin herbirinin yerli yerine oturması ve bugünkü tabloyu meydana getirmesi Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve lütfundan başka hiçbir şeyle kesinlikle açıklanamaz.

Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile Allah'tan bilmeli. Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına da mal etmeli. Bazen "Bunlar Allah'tan!.." dersiniz, ama bu nazarî bir kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında, vicdanın "Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış olurum, her şey Sen'den!" diye inlemesidir. Mesela, insanlar size itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz

"Şöyle yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım." türünden mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip "Ya Rabbi, şirkten Sana sığınıyorum!" demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok nazik bir konudur. Bir lütf-u ilahî olarak sa'ye terettüp eden muvaffakiyetler de O'ndandır ve siz kat'iyen onlara sahip çıkamazsınız. Evet, "Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır" hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da, sebepleri yaratan da Allah'tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki, mesele iktiran içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne çıkmaktadır. İşte, soruda dile getirdiğiniz cümle de, her şeyin Allah'tan olduğunu ifade etme ve tevhid yolunda yürürken şirke düşmeme niyetinin seslendirilmesinden ibarettir.

Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız, İbrahim Hakkı hazretleri gibi,

"Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah.
Şeriki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah."

diyeceksiniz; diğer taraftan da "Öyle bir anlattım ki, herkes mest oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi." şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en münafıkça bir edayla, "İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin döndüğünce anlatıyoruz." diyerek iyice nifaka bulayacaksınız. Evet, en münafıkça laflar, "estağfirullah" gibi bir mübarek sözle ambalajlanan, tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış laflardır. İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-ı Hakk'a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, "Allah tektir, eşi�menendi yoktur" diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib yerine koyacak, O'na bir sürü eş koşacak ve "Yaptım, ettim" diyerek bir de kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb u erkânına aykırı hareket etme ve kendinizle çelişkiye düşme demektir.

Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah'tır ve her varlık O'nun var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her şey ancak Cenâb-ı Hakk'ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen kabul edilmesi de çok önemlidir. Bu kabul insanın bütün söz ve tavırlarına da yansımalıdır. Her şeyi Allah'tan bilme ve öyle ikrar etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah'tan gelen nimetleri ve bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.

Hasılı, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında, "Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır" demek de hem bir hakikatin ifadesidir hem de o nimetlere karşı şükür duygusunun seslendirilişidir. Şayet, biz de nümunelerini gördüğümüz nimetlerin devam etmesini istiyorsak, Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanları karşısında her zaman müteyakkız insanlar gibi düşünmeli; tasavvur ve tahayyüllerimizi tevhid anlayışıyla test etmeli; söz ve tavırlarımızda tedbirli ve temkinli davranmalı ve tevhid yolunda şirke girmemeye, hatta şirk şaibesine bile düşmemeye azamî özen göstermeliyiz.
***

RAMAZAN BAYRAMI NAMAZ VAKiTLERi (2008)


RAMAZAN BAYRAMI NAMAZ VAKiTLERi (2008)


ŞEHİR ŞEHİR BAYRAM NAMAZI VAKİTLERİ


Adana: 07.13

Adıyaman: 07.01

Afyonkarahisar: 07.33

Ağrı: 06.43

Aksaray: 07.19

Amasya: 07.13

Ankara: 07.25

Antalya: 07.31

Ardahan: 6.46

Artvin: 06.50

Aydın: 07.43

Balıkesir: 07.44

Bartın: 07.28

Batman: 06.50

Bayburt: 06.55

Bilecik: 07.36

Bingöl: 06.53

Bitlis: 06.46

Bolu: 07.30

Burdur: 07.33

Bursa: 07.40

Çanakkale: 07.50

Çankırı: 07.22

Çorum: 07.17

Denizli: 07.38

Diyarbakır: 06.54

Düzce: 07.32

Edirne: 07.51

Elazığ: 06.58

Erzincan: 06.58

Erzurum: 06.51

Eskişehir: 07.34

Gaziantep: 07.04

Giresun: 07.03

Gümüşhane: 06.59

Hakkari: 06.39

Hatay: 07.09

Iğdır: 06.40

Isparta: 07.32

İstanbul: 07.41

İzmir: 07.46

Kahramanmaraş: 07.07

Karabük: 07.26

Karaman: 07.21

Kars: 06.44

Kastamonu: 07.22

Kayseri: 07.13

Kilis: 07.05

Kırıkkale: 07.22

Kırklareli: 07.48

Kırşehir: 07.19

Kocaeli: 07.37

Konya: 07.24

Kütahya: 07.36

Malatya: 07.02

Manisa: 07.45

Mardin: 06.51

Mersin: 07.15

Muğla: 07.41

Muş: 06.49

Nevşehir: 07.16

Niğde: 07.16

Ordu: 07.05

Osmaniye: 07.09

Rize: 06.55

Sakarya: 07.35

Samsun: 07.12

Siirt: 06.47

Sinop: 07.17

Sivas: 07.08

Şanlıurfa: 06.59

Şırnak: 06.44

Tekirdağ: 07.47

Tokat: 07.10

Trabzon: 06.58

Tunceli: 06.57

Uşak: 07.37

Van: 06.42

Yalova: 07.39

Yozgat: 07.17

Zonguldak: 07.30.


YURT DIŞINDA NAMAZ SAATLERİ(yerel saatle)


Lefkoşa: 07.19

Bakü: 08.17

Nahcivan: 08.34

Bişkek: 06.40

Taşkent: 07.00

Duşanbe: 07.00

Almatı: 07.31

Aşkabat: 07.41

Tiran: 07.18

Atina: 08.00

Dedeağaç: 07.53

Gümülcine: 07.55

İskeçe: 07.57

Selanik: 08.05

Saraybosna: 07.25

Mostar: 07.27

Sofya: 08.05

Üsküp: 07.12

Bükreş: 07.55

Köstence: 07.45

Belgrad: 07.18

Priştina: 07.13.

Amsterdam: 08.28

Brüksel: 08.29

Helsinki: 08.21

Paris: 08.34

Strasbourg: 08.13

Stockholm: 07.47

Londra: 07.47

Cenevre: 08.17

Berlin: 07.55

Dortmund: 08.17

Dusseldorf: 08.19

Frankfurt: 08.11

Hamburg: 08.10

Köln: 08.19

Stutgart: 08.07

Washington: 07.43

New York: 07.32

Atlanta: 08.09

Boston: 07.22

Chicago: 07.28

Detroit: 08.10

Los Angeles: 07.25

Miami: 07.49

Montreal: 07.35

Toronto: 07.56

Sydney: 06.12

Melbourne: 06.37

BiR AYET


Onlar ki, zekâtı verirler;

Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;

Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır.

Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.

Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse,

İşte bunlar, haddi aşan kimselerdir.

(Müminûn Sûresi, 4-7. Ayet)

BiR HADiS


Allah dünyada insanlara işkence edenlere,

Kıyamet günü büyük ceza verir.

(Müslim)

BAYRAM DUASI




BAYRAM DUASI

Peygamber Efendimiz (sas) bayramın müjdecisi arefe gününde şöyle dua ederek bayramın manevi huzurunu hissederdi: "Duaların en faziletlisi, arefe günü yapılan duadır.

Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz, Allah'tan başka ibadet edilecek ilâh yoktur. O, birdir ve tektir. O'nun eşi, benzeri, dengi ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd ve övgü; şükür ve takdir O'na aittir. O, her şeye kâdirdir. (Lâ ilâhe illâllâhü vahdehü lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadîr.) (Tirmizi, Da'avât, 13)

Peki bu dua bizden neleri istiyor ve bize başka hangi duaları çağrıştırıyor:

1. Bu dua, bize bayram heyecanını hissettirir. Müminin iki cihanının da bayram olduğunu fark ettirir. Bu duada hissettiğimiz bir hakikat şudur ki: İbadetlerini hakkıyla yapan kullar için ibadet ettikleri her an, bayramdır. Çünkü namazda, "Senden başka ibadet edilecek ilâh yoktur." (Vela ilâhe ğayruk) "Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz" (İyyake na'büdü ve iyyake nesteîn) "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ibadet edilecek ilâh yoktur" (Eşhedü enla ilahe illallah) diyerek Rasûlullah'ın bayramı karşılarken ettiği duanın bir benzerini yapıyoruz. Ve namazla bayramı yaşıyoruz.

2. Hacda ise, "Buyur Ya Rabbi... Buyur ya Rabbi... Huzuruna geldik ya Rabbi... Senin eşin, dengin, ortağın ve benzerin yoktur ya Rabbi... Hamd ve övgü; şükür ve takdir Senin içindir ya Rabbi... Kavuştuğum nimetlerin hepsi Sendendir. Mülk Senindir. Senin eşin, benzerin, dengin ve ortağın yoktur..." (Lebbeyk Allahümme lebbeyk lebbeyke la şerike leke lebbeyk inne'l-hamde ve'n-nimete leke ve'l-mülk la şerike lek.) diyerek Rasûlullah'ın bayramı karşılarken ettiği duanın bir benzerini yapıyoruz. Ve hacla da bayramı yaşıyoruz.

3. Oruç ibadeti esnasında, "Allah'ım Senin için oruç tuttum. Senin bana ikram ettiğin rızıkla orucumu açtım. Benden kabul buyur. Şüphesiz Sen işitensin ve her şeyi hakkıyla bilensin." (Allahümme leke sumnâ, ve ala rizgıke eftarna, fetegabbel minnâ, inneke ente's-semi'u-alîm) diye Rabbine yönelerek iftarla birbirinden değerli nimetlere kavuşmanın bayramını yaşar. Bu duayla da Rabb'ine kavuşacağı ânın huzurunu ve coşkusunu idrak eder. Oruçla da kul, bayramı yaşar. Rasulullah'ın bayramı karşılarken yaşadığı huzuru, bu duayla da hisseder.

4. Zekât ibadeti esnasında Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail'in (as) ve İmran'ın hanımının diliyle, "Rabbimiz bizden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen hakkıyla işitensin ve bilensin." (Rabbena tekabbe'l-minna inneke ente's-semîu'l-âlim) diyerek Rabbimizin iki cihanda ikram edeceği nimetlerin bayramını yaşar. İki cihan bayramlarını yaşayan bir kul, aynı duamızdaki gibi O'nu yücelterek, O'nun dengi olmayan bir yücelik ve sınırsız merhamet sahibi olduğunu; O'nun mülkün tek sahibi olduğunu ifade ederek haykırır.

5. İbadetlerle biz, "Rahim olan Rabbin katından müminlere çok özel bir selam vardır." müjdesiyle iki cihanda da bayramı yaşarız. İbadeti beklerken de, ibadet ederken de, bayramı karşılamanın coşkusunu hissederiz. Bayram coşkusu ve huzuruyla da "Allah'tan başka ibadet edilecek ilâh yoktur. O, birdir ve tektir. O'nun eşi, benzeri, dengi ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd ve övgü; şükür ve takdir O'na aittir. O, her şeye kâdirdir." diyerek Rabbimize niyaz ederiz. Aslında deliye değil, veliye her gün bayramdır. Allah'ın dostluğunun güzelliğini ibadetleriyle hisseden veli kul, iki cihan bayramlarını ibadetleriyle yaşar.

6. Bayramı beklemek yerine hep beraber her ibadette bayramımızı sonsuz bir huzurla yaşayalım... Her ânımız velilik makamında, velilerin gönül neşesiyle bayram olsun... İki cihanımız da bayram neşesiyle dolsun. Cennet ve cemalullah müjdesi her ibadetimizde gönlümüzü doldursun.

"Buyur Ya Rabbi, Senden başka ibadet edilecek, kapısına gidilecek bir dost ve sevgili bulamadım ki!" niyazıyla huzuruna çıkmak bizlere nasip olsun...

OSMANLI'DA RAMAZAN BAYRAMI




OSMANLI'DA RAMAZAN BAYRAMI


İslâm' da Ramazân-ı şerîf ayı ile sonundaki bayramın ehemmiyeti büyük olduğundan herkes kudretince bolluk içinde yiyip içmek, ziyâretler edip bayramı huzur içinde geçirmek için elinden geleni yapardı.

Dâvetler, ziyâfetler tertip olunur, hele çocuklar, bayramda yeni elbiselerini giymek, şehrin her tarafında kurulan eğlence yerlerine giderek eğlenip hoş vakit geçirmek hevesiyle bu bayramları dört gözle beklerlerdi.

Ramazan bayramının ilk günü sabahı bayram namazı ve aile içi bayramlaşmadan sonra kabristana gidilir, âileden vefât edenler ve bütün müminlerin ruhları için Kurân-ı Kerîm ve duâlar okunurdu.

Büyüklere hürmeten ziyâretlere ilk gün gidilir, akraba ve teklifsiz ahbaplar diğer günlerde de tebrik edilebilirdi.Thevenotlerdeki Türkiye hatıralarında bayramlara dair şöyle yazar:Ramazân bayramı Türklerin en büyük bayramıdır ve bu bayramda övülmeye değer bir şey yaparlar: Bu, bütün düşmanlarından özür dilemeleri ve onlarla barışmalarıdır.

Çünkü eğer kalplerinde birine karşı kötülük varsa bayram yapamayacaklarına inanırlar ve bu üç gün zarfında tanıdıkları kimselere rastlarlarsa onlarla tebrikleşirler ve birbirlerine de saâdet dilerler.
27 Eylül 2008 Cumartesi

BiR HADiS


"Dünyaya gönülde yer vermemek
Hem kalbi rahatlatır hem de bedeni.
Ona perestiş etmek ise sadece tasa ve hüznü artırır."
(Feyzu'l-Kadîr, 4, 74)

BiR AYET


"Kim Allah'a karşı gelmekten sakınırsa,
Allah ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar.
Onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır.
Allah'a dayanıp güvenene Allah kâfidir."
(Talak-85 /2-3)

HOW CAN WE HELP THE YOUNG FIND HAPPINESS IN THE WORLD AND HEREAFTER?


HOW CAN WE HELP THE YOUNG FIND HAPPINESS IN THE WORLD AND HEREAFTER?

One day a number of bright youths came to me, seeking an effective deterrent in order to guard themselves against the dangers arising from life, youth, and the lusts of the soul. I told them that their youth will disappear and be lost if they transgress what is religiously unlawful. If you do not remain within the sphere of the licit, it will be lost, and rather than its pleasures, it will bring you calamities and suffering in this world, in the grave, and in the Hereafter. But if, you spend the bounty of your youth as thanks honorably, in uprightness and obedience, it will in effect remain perpetually and will be the cause of gaining eternal youth.

As for life, if it is without belief, or because of rebelliousness belief is ineffective, it will produce pains, sorrows and grief far exceeding the superficial, fleeting enjoyment and pleasure it brings. Because, since, contrary to the animals, man possesses a mind and he thinks, he is connected to both the present time, and to the past and the future. He can obtain both pain and pleasure from them. Whereas, since the animals do not think, the sorrows arising from the past and the fears and anxieties arising from the future do not spoil their pleasure of the present. And especially if the pleasure is illicit; then it is like an altogether poisonous honey.

That is to say, from the point of view of the pleasure of life, man falls to a level a hundred times lower than the animals. In fact, life for the people of misguidance and heedlessness, and indeed their existence, rather their world, is the day in which they find themselves. From the point of view of their misguidance, all the time and universes of the past are non-existent, are dead. So their intellects, which connect them to the past and the future, produce darkness, blackness for them. And, due to their lack of belief, the future is also non-existent. Furthermore, because they think, the eternal separations resulting from this non-existence continuously produce darkness for their lives.

Whereas, if belief gives life to life, then through the light of belief, both the past and the future are illuminated and find existence. Like present time, it produces elevated and spiritual pleasures and lights of existence for the spirit and heart-in respect of belief.

And so, life is thus. If you want the pleasure and enjoyment of life, give life to your life through belief, and adorn it with religious duties. And preserve it by abstaining from sins.

Concerning the fearsome reality of death, which is demonstrated by deaths every day, in every place, at all times, I shall explain it to you with a comparison, in the same way that I told the other youths.

For example, a gallows has been erected here in front of your eyes. Beside it is a lottery office, but one which gives tickets for truly huge prizes. We people here are ten people, whether we like it or not, we shall be summoned there; there is no other alternative. They will call us, and since the time is secret, any minute they may say either: "Come and collect the ticket for your execution! Mount the gallows!" Or: "A ticket to win a prize of millions of dollars' worth of gold has come up for you. Come and collect it!" While waiting for them to say this, two people suddenly appear at the door. One of them is a scantily dressed woman, beautiful and deceiving. In her hand is some apparently extremely delicious, but in fact poisonous, candy, which she has brought wanting us to eat it. The other is an undeceiving and undeceivable serious person. He enters behind the woman, and says:

"I have brought you a talisman, a lesson. If you study it, and if you do not eat that candy, you will be saved from the gallows. With this talisman, you will receive your ticket for the matchless prize. Look, you see with your own eyes that those who eat the honey mount those gallows, and until that time they suffer dreadful stomach pains from the poison of the candy. And who it is that will receive the ticket for the large prize is not apparent; it seems that they too mount the gallows. But there are millions of witnesses who testify that they can enter the prize arena easily. So, look from the windows! The highest officials and the high-ranking persons concerned with this business proclaim with loud voices: 'Just as you see with the clear certainty of your own eyes those mounting the gallows, so also be certain as daylight, with no doubt or misgiving, that those with the talisman receive the ticket for the prize.' "

Thus, like the comparison, since the dissolute pleasures of youth in the sphere of the illicit, which are like poisonous honey, lose belief, which is the ticket for an eternal treasury and the passport for everlasting happiness, a person who indulges in them descends to death, which is like the gallows, and to the tribulations of the grave, which is like the door to eternal darkness. And since the appointed hour is unknown, its executioner, not differentiating between young and old, may come at any time to cut off your head. If you give up illicit desires, which are like the poisonous honey, and acquire belief and perform the religious duties, which are the Holy Book's talisman, one hundred and twenty-four thousand prophets together with innumerable saints and people of truth have unanimously announced that you shall receive the ticket for the treasury of eternal happiness which comes up from the extraordinary lottery of human destiny. And they have pointed to traces of it.

IN SHORT: Youth will go. And if it goes being squandered, it results in thousands of calamities and pains both in this world and in the Hereafter. And if you want to understand how the majority of such youths end up in hospitals with imagined diseases arising from misspent youth and prodigality, and in prisons or hostels for the destitute through their excesses, and in bars due to the distress arising from their pain and suffering, then go and ask at the hospitals, prisons and graveyards.

For sure, just as you will hear from most of the hospitals the moans and groans of those ill from dissipation and debauchery resulting from the drives of youth, so too will you hear from the prisons the regretful sighs of unhappy youths who are being punished for illicit actions mostly resulting from the excesses of youth. And you will understand that most of the torments of the grave-that Intermediate Realm the doors of which continuously open and shut for those who enter it-are the result of misspent youth, as is testified to by those who have divined the life of the grave, and is affirmed by the people of truth.

Also, ask the elderly and the sick, who form the majority of mankind. Certainly, the great majority of them will say with sorrow and regret: "Alas! We wasted our youth on passion and fancy; indeed, harmfully. Be careful, do not do as we did!" Because, as a consequence of the illicit pleasures of five to ten years' youth, a person suffers years of grief and sorrow in this world, torment and harm in the Intermediate Realm, and the calamities of Hell in the Hereafter. And although such a person is in a most pitiable situation, he in no way deserves pity. For those who freely consent to indulge in harmful actions may not be pitied. They are not worthy of it.

WHAT IS PURPOSE OF LIFE?


WHAT IS PURPOSE OF LIFE?

Do you suppose purpose of your life is restricted to following the good life according to the requisites of civilization, and, if you will excuse the expression, to gratifying the physical appetites? And do you suppose the sole aim of the delicate and subtle senses, the sensitive faculties and members, the well-ordered limbs and systems, the inquisitive feelings and senses included in the machine of your life is restricted to satisfying the low desires of the base soul in this fleeting life?

There are two basic aims for their being created in your being and included within your nature:

The First consists of making known to you all the varieties of all the bounties of the True Bestower, and causing you to offer Him thanks. And you should be aware of this, and offer Him thanks and worship.

The Second is to make known to you by means of those faculties each of all the sorts of the manifestations of the Sacred Divine Names manifested in the world and to cause you to experience them. And you, by recognizing them through experiencing them, should come to believe in them.

Thus, man's perfections develop through the achievement of these two basic aims. Through them, man becomes a true human being.

Look through the meaning of the following comparison, and see that the faculties of humanity were not given in order to gain worldly life like an animal.

For example, someone gave one of his servants twenty gold pieces, telling him to get himself a suit of clothes made out of a particular cloth. The servant went and got himself a fine suit out of the highest grade of the cloth, and put it on. Then he saw that his employer had given another of his servants a thousand gold pieces, and putting in the servant's pocket a piece of paper with some things written on it, had sent him to conclude some business. Now, anyone with any sense would know that the capital was not for getting a suit of clothes, for, since the first servant had bought a suit of the finest cloth with twenty gold pieces, of course these thousand gold pieces were not to be spent on that. So should the second servant not read the paper in his pocket, and looking at the first servant, give all the money to a shopkeeper for a suit of clothes, and then receive the very lowest grade of cloth and a suit fifty times worse that his friend's. For sure his employer would reprimand him severely for his utter stupidity, and punish him angrily.

O my dear friend! Come to your senses! Do not spend the capital and potentialities of your life on pleasures of the flesh and this fleeting life like an animal, or even lower. Otherwise, although you are fifty times superior with regard to capital than the highest animal, you will fall fifty times lower than the lowest.

If you want to understand to a degree both the aim of your life and its essence, and the form of your life, and the true meaning of your life, and your life's perfect happiness, then look! The summary of the aims of your life consists of nine matters:

The First is this: To weigh up on the scales of the senses put in your being the bounties stored up in the treasuries of Divine Mercy, and to offer universal thanks.

The Second: To open with the keys of the faculties placed in your nature the hidden treasuries of the Sacred Divine Names.

The Third: To consciously display and make known through your life in the view of the creatures in this exhibition of the world the wondrous arts and subtle manifestations which the Divine Names have attached to you.

The Fourth: To proclaim your worship to the Court of the Creator's Dominicality verbally and through the tongue of your disposition.

The Fifth: Like a soldier wears all the decorations he has received from his king on ceremonial occasions, and through appearing before the him, displays the marks of the king's favour towards him. This is to consciously adorn yourself in the jewels of the subtle senses which the manifestations of the Divine Names have given you, and to appear in the witnessing view of the Pre-Eternal Witness.

The Sixth: To consciously observe the salutations of living beings to their Creator, known as the manifestations of life, and their glorification of their Maker, known as the signs of life, and their worship of the Bestower of Life, known as the aims of life, and by reflecting on them to see them, and through testifying to them to display them.

The Seventh: Through taking as units of measurement the small samples of attributes like the partial knowledge, power, and will given to your life, it is to know through those measures the absolute attributes and sacred qualities of the All-Glorious Creator. For example, since, through your partial power, knowledge, and will, you have made your house in well-ordered fashion, you should know that the Maker of the palace of the world is its Disposer, and Powerful, Knowing, and Wise to the degree it is greater than your house.

The Eighth: To understand the words concerning the Creator's Unity and Maker's Dominicality uttered by each of the beings in the world in its particular tongue.

The Ninth: To understand through your impotence and weakness, your poverty and need, the degrees of the Divine Power and Dominical Riches. Just as the pleasure and degrees and varieties of food are understood in relation to the degrees of hunger and the sorts of need, so too you should understand the degrees of the infinite Divine Power and Riches through your infinite impotence and poverty.

Thus, the aims of your life, briefly, are matters like these. Now consider the essence of your life; its summary is this:


It is an index of wonders concerning the Divine Names, and a scale for measuring the Divine attributes, and a balance of the worlds within the universe, and a list of the mighty world, and a map of the cosmos, and a summary of the mighty book of the universe, and a bunch of keys with which to open the hidden treasuries of Divine Power, and a most excellent pattern of the perfection scattered over beings and attached to time. The essence of your life consists of matters like these.

Now, the form of your life and the manner of its duty is this:


Your life is an inscribed word; it is a wisdom-displaying word written by the Pen of Power. Seen and heard, it points to the Divine Names. The form of your life consists of matters like these. Now the true meaning of your life is this: it is acting as a mirror to the manifestation of Divine Oneness and the manifestation of the Eternally Besought One. That is to say, through comprehensiveness as though being the point of focus for all the Divine Names manifested in the world, it is acting as a mirror to the Single and Eternally Besought One. Now, as for the perfection of your life, it is to perceive the lights of the Pre-Eternal Sun, which are depicted in the mirror of your life, and to love them. It is to display ardor for Him as a conscious being. It is to pass beyond yourself with love of Him. It is to establish the reflection of His light in the center of your heart. Thus, it is due to this mystery that the Narration was uttered, which is expressed by the following lines, and will raise you to the highest of the high:

The heavens and the earth contain me not;

Yet, how strange! I am contained in the hearts of believers.

And so, my dear friends! Since your life is turned towards thus elevated aims and gathers together such priceless treasuries, is it at all worthy of reason and fairness that you should spend it on temporary gratification of the soul and fleeting worldly pleasures, and waste

WHAT GIFTS CAN WE SEND TO THE SPIRIT AFTER DEATH?


WHAT GIFTS CAN WE SEND TO THE SPIRIT AFTER DEATH?

The spirits in the intermediate world will see and hear us provided God allows them to. If God will, He may permit some saintly people to see and hear them and communicate with them. After a man dies, his record of deeds is not closed. If he has left behind good, virtuous children or books or institutions from which people continue to benefit or if he has brought up people beneficial to humankind or contributed to their upbringing, his reward will continue to increase.
If, by contrast, what has remained of him consists in evil things, then his sins will also continue to be heaped up as long as these continue to be harmful to people.

So, in order to be beneficial to our beloved ones who have gone to the other world, we should try to be good heirs to them by helping the poor, and leading a good, virtuous life and especially by spending to promote improving peoples relationship with God.
26 Eylül 2008 Cuma

KADiR GECESi DUASI


KADiR GECESi DUASI

"Bunlar da bendendir" der misin Yâ Resûlallah!

Bütün cürmümüzle, seyyiat ve hatalarımızla beraber Habib-i Edibi'ne talim buyurduğun istikametten, evvela sana hamd ve sena ederek, Habib-i Edibi'ne salat-ü selam getirerek ve sonra O'nun diliyle Esma-i Azam diye ifade buyurulan, mübarek ism-i Azam'ı dile getirerek, dergah-ı nezd-i ehadiyetine dehalet ediyoruz Ya Rabbi!

Resûl-i Ekrem'den on dört asır uzakta bulunduğumuz için cürümlerimize bakmayarak, rahmetinle bizleri affeyle Ya Rabbi! Ya İlahe'l-Alemîn ve Ya Ekrame'l-Ekramin! Biz seni bilemedik.. Kur'an'ın hakikatine akıl erdiremedik.. Peygamberi tanıyıp yoluna giremedik.. İşte bizim dualarımızı İlm-i İlahi'nle bilirken, Sem'i Sübhani'nle dinlerken, bu kadar perişan ve bu kadar sergerdanların duasını dinleme lütfûyla lütfedip dinle Ya Rabbi!

KADiR GECESiNDE DUA


KADiR GECESiNDE DUA

1. Kadir Gecesi, Kadir Sûresi'nde de ifade edildiği üzere, "Kur'an'ın indirildiği; bin aydan daha hayırlı olan; Rab'lerinin izniyle Ruh ve meleklerin her türlü iş için indiği; tan yeri ağarıncaya kadar esenlik, huzur ve güven kaynağı olan" (Kadir, 97/1-5) bir gecedir

Mademki, bu geceyi bin aydan hayırlı yapan şey, Kur'an'ın bu gecede indirilmesidir; öyleyse bizler bu geceyi Kur'an'ı okuma, anlama, yaşama ve yaşatma ziyafeti yapmalıyız. Kur'an'ın manasına ve tefsirine ağırlık vererek onu idrak etmeli ve yaşamalıyız. Anladıkça ve yaşadıkça onu yaşatmanın aşkını ve şevkini yaşamalıyız. Ayrıca bu geceyi, nafile namaz ve duayla geçirmemiz tavsiye edilmiştir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz: "Kim inanarak ve Hak rızası için Kadir Gecesi'nde kalkarsa, (namaz kılar, ibadet ederse) onun geçmiş günahları affedilir." (Buhari, Leyletü'l-Kadr, 1) buyurur.

Mademki, bu geceyi bin aydan hayırlı yapan şey, Kur'an'ın bu gecede indirilmesidir; öyleyse bizler bu geceyi Kur'an'ı okuma, anlama, yaşama ve yaşatma ziyafeti yapmalıyız. Kur'an'ın manasına ve tefsirine ağırlık vererek onu idrak etmeli ve yaşamalıyız. Anladıkça ve yaşadıkça onu yaşatmanın aşkını ve şevkini yaşamalıyız. Ayrıca bu geceyi, nafile namaz ve duayla geçirmemiz tavsiye edilmiştir. Çünkü Sevgili Peygamberimiz: "Kim inanarak ve Hak rızası için Kadir Gecesi'nde kalkarsa, (namaz kılar, ibadet ederse) onun geçmiş günahları affedilir." (Buhari, Leyletü'l-Kadr, 1) buyurur.

2. Bu gece maddi ve manevi bütün nimetlerin müminin gönlüne yağdığı, iki cihanın bayram oluş müjdesinin müminin gönlünde hissedildiği, Kur'an, ibadet ve oruçla ruhun yükselişini zihnin de müşahede ettiği bir gecedir. Böylesine bir gecede, ilahi yardım ve manevi fetihler sağanak yağmur gibi müminin gönlünü ve zihnini serinletir. Dünya kaygılarından ve dertlerinden özgürleştirir. Kur'an-ı Kerim'de Rabb'imizin bizlere çok büyük nimetler ikram ettiğini gördüğümüzde, Allah'tan hatalarımız için bağışlanma dilememiz emredilmiştir. Bu hakikati Rabb'imiz, "Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman, insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğün zaman, Allah'ı hamd ile tesbih et. O'ndan af dile. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edendir." (Nasr, 110/1-3) ayetleriyle vurgulamıştır. Çünkü istiğfar, (Allah'tan bağışlanma dileme) "Ben başardım..." cümleleriyle başlayan insanın içindeki başarı hırsına ve her şeyi sahiplenme meyline engel olur. İnsanın bütün başarı ve zaferleri kendinden bilerek Allah'ı devreden çıkarma durumunu ortadan kaldırır. Bu nedenle bu gecede hatalarımız için af dileyerek yüceliyoruz.

3. Başarıyı ve nimeti kendinden bilme, insanı kibre düşürür. Kibir ise küfre götüren bir zehirdir. Kibrin baş düşmanı, tevazudur. Huşu Hakk'a boyun eğmek, tevazu Hakk'a teslim olmak, Hakk'ın hükmüne itirazdan vazgeçmektir. Bu iki kavramın da en güzel halleri namaz ve oruçla yaşanır. Bu dua, Kadir Gecesi'nde bizi Kur'an, namaz ve orucun bu güzel iklimine davet eder; bu iklimi ruhumuza hissettirir.

4. Bu duada Rabb'imizin sonsuz ikramlarını ve affediciliğini hissederiz. Tevbenin güzelliğini ve affedilmenin vazgeçilmezliğini bir nefes gibi içimize çekeriz. Tevbe ve istiğfar, Allah hariç her şeyden dönmek ve yüz çevirmektir. Sıradan insanların tevbesi, günahları içindir. Allah dostlarının tevbesi ise Rabb'lerini unutarak geçirdikleri her an içindir. Mevlânâ Hazretleri tevbe hakkında şunları söyler: "Ecel akşamı gittikçe yaklaşmada. Bu oyun, ne vakte kadar? Gel artık, onu terk et, yeter. Tevbe atına binip hırsıza yetiş, ondan elbiselerini geri al." Biz de bu duayla istiğfar ve tevbe atına binip ulvi âlemlere yükseldikçe Kur'an'ın ve Ramazan'ın himmet ve hikmetini hissederek bayramı karşılıyoruz.

5. Ecel akşamı kapımızı çalmadan tevbe atıyla bizleri manevi miraçlarımıza, Seni sevmenin doruklarına çıkar. Senin zikrinle ve şükrünle coşan, rızanla Sana koşan, Senin için ağlayan, cennet ve Cemalullah'ta Seninle huzuru bulan, bütün kapıları Senin sevgine kapı ve vesile yapan, helallerine ve emirlerine sımsıkı yapışmakla mutluluğu yakalayan kullarından eyle bizi...

Allah'ım Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet

Hz. Aişe, Kadir Gecesi'ne ermenin şükrünü ve şevkini idrak etmek için Rasûlullah'a yönelip şöyle bir soru soruyor: Ya Rasûllallah, Kadir Gecesi'ne erme şerefine nail olursam nasıl dua edeyim, dedim: Rasûlullah da şu duayı okumamı söyledi: "Allah'ım Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet. (Allahümme inneke afüvvün, tuhibbu'l-afve, fa'fü annî)" Tirmizi, Da'avât, 89

KADiR GECESi VAAZI

M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDiDEN
KADiR GECESi VAAZI

KUTLU GECE



Ramazan-ı Şerif ayı içinde bulunan bir gecedir. İmam-ı Şafi'i on yedinci, İmam-ı A'zam Ebu Hanife yirmi yedinci gecesi olması çok vakı olur dedi. Yirmi ile otuzuncu geceleri arasında arayınız denildi. Kur'an-ı kerim'de medh edilen en kıymetli gecedir. Kur'an-ı kerim, Resulullah'a bu gece gelmeye başladı.

Aşağıdaki hadis-i şerifler, muhtelif kitaplarda yazılıdır:

1)Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tevbe, red olmaz. Fıtr bayramının ve kurban bayramının birinci geceleri, Şaban'ın onbeşinci [Berat] gecesi, Arefe gecesi, Kadir gecesi.

2) Allahu teala, ibadetler içinde, zilhiccenin ilk on gününde yapılanları daha çok sever. Bugünlerde tutulan bir gün oruca bir senelik oruç [nafile oruç] sevabı verilir. Gecelerinde kılınan namaz, kadir gecesinde kılınan namaz gibidir. Bugünlerde çok tesbih, tehlil ve tekbir ediniz!

3) Bir müslüman, Terviye günü oruç tutarsa ve günah söz söylemezse, Allahu teala, onu elbette Cennete sokar.

4) Arefe gününe hürmet ediniz! Çünkü Arefe, Allahu tealanın kıymet verdiği bir gündür.

5) Arefe gecesi ibadet edenler, Cehennemden azad olur.

6) Arefe günü oruç tutanların, iki senelik günahları afv olunur. Biri geçmiş senenin, diğeri gelecek senenin günahıdır.

7) Arefe günü bin ihlas okuyanın bütün günahları afv olunur ve her duası kabul edilir. Hepsini besmele ile okumalıdır.

8) Recep, Allahü tealanın ayıdır. Recep ayına ikram edene, saygı gösterene, Allahü teala, dünyada ve ahirette iram eder.

BU DUA KADİR GECESİNDE OKUNUR

"Allahümme inneke afüvvün Kerimün Tühibbül'afve fa'fü anni." Manası:"Allahım!Muhakkak sen affedicisin,Kerimsin,affetmeyi seversin,beni de affet."

25 Eylül 2008 Perşembe

KADiR GECESi



KADiR GECESi

En nurlu ve feyizli geceyi Kadir Gecesinde idrak ederiz. Kur'ân'da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır; tek gece de Kadir Gecesidir. Bu bereketli saatlerin şeref ve kıymetini Kâinatın Rabbi Sevgili Habibine haber vermektedir. Bu gecenin faziletine o kadar değer verilmektedir ki, o vakitlerde tecelli edecek rahmetin ve ruhanî hâdiselerin anlatılması için müstakil bir sûre inmiştir. Bu sûre Kadr Süresidir.

Yine Cenâb-ı Hak bu gecenin kudsiyetini bildirmek için beş âyetli bir sûrede üç defa "Leyletü'l-Kadr" ifadesini açıkça zikretmektedir:"Şüphesiz, o Kur'ân'ı Kadir Gecesinde indirdik. Bilir misin, Kadir Gecesi nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır."

Ulvî hâdiseler de sûrenin sonunda şöyle ifade buyurulur:

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."
Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.

Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.

Bu gecedeki İlâhî ziyafete ve Kur'ânî sofraya başta Kur'ân-ı Mübini Resulullah Aleyhissalâtü Vesselama vahiy yoluyla getiren Cebrail olmak üzere melekler de inerek şenlendirirler. Kalb ve basîreti açık olan mü'minlere uhrevî âlemden manzaralar sergilenir. Meleklerin pey der pey inmesiyle yeryüzü manevî bir tazyike maruz kalır. Dünya adetâ onlara dar gelmeye başlar. Mü'minlerin etrafını kuşatarak onlara Rablerinin bağış ve rahmetini müjdelerler. Tan yeri ağarıncaya kadar devam eden bu ulvi tecelli, ümmet-i Muhammed'in gönüllerine engin bir huzur ve saadet dalgası estirir.Kadir Gecesinde böyle nurlu hâdiselerin yıldönümlerini idrak ederiz. Onun kadrini bilmekle de feyiz ve bereketinden, dünyayı kuşatan nuranî havasından istifade etmiş oluruz.

Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

"Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.

Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.(1)
Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı. (2) Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur.Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.

Kadir Gecesinin Bu Kadar Faydalı Olmasını Nasıl Açıklanır?

Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, Kur'an’ın bildirmesiyle bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra kat’i bir delildir. Evet nasılki bir padişah, saltanatında belki her senede, ya tahta geçme merasimi namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Halkını, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte indirmiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, Cenab-ı Hakkın hikmetinin muktezasıdır. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, adî ve hayvanî meşguliyetten insanları çekmek için oruca emredilecek.


Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır. (3)

"Kadr" kelimesinde "tazyik" manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir. Bir hadiste, "O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır" buyurularak buna işaret edilir. (4)

Kadir Gecesinin Ramazan'ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan'ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i Şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. "Onu yirmi yedinci gecede arayınız" mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir. (5)

Bu rivayetlerin ışığında, İslâm âlimleri Kadir Gecesinin Ramazan'nın yirmi yedinci gecesi olarak kabul etmiş ve böylece Müslümanlar o geceyi Kadir Gecesi niyetiyle ihya edegelmişlerdir.

Bunun için mü'minler mümkün mertebe, vakit ve imkânları ölçüsünde Kadir Gecesini değerlendirmeye çalışırlar. Uyku ve istirahatla geçirmemeye gayret ederler. Çünkü bu gecede herbir Kur'ân harfine otuz bin sevap verilmektedir. Diğer ibadetlerin sevabı da o nisbette artış göstermektedir.

Kadir Gecesini değerlendirmek ve o vaktin feyiz ve bereketinden istifadeyi arttırmak için namaz kılınır, Kur'ân okunur, Kur'ân tefsirleri mütâlâa edilir. Zikredilir, salavat-ı şerife getirilir. Dualar edilir, Allah'a niyaz ve tazarruda bulunulur. Fakir ve kimsesizler doyurulur, bol bol sadaka verilir. Hâsılı her vesileyle vakit nurlandırılır. Kadir Gecesinin getireceği büyük kazanç hakkında rivayet edilen hadisler en güzel teşvik mahiyetini taşımaktadır.

"Kim inanarak, sevabını ancak Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesinde kıyam üzere olursa (uyanık kalıp ihya ederse) geçmiş günahları affedilir." (6)


Bunu da Hazret-i ÂiŞe (r.a.) vasıtasıyla yine Peygamberimizden, öğrenelim:

"Dedim ki, 'Yâ Resulallah, Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?’

Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam:

"Allahümme inneke afüvvün tuhibbü'l-afve fa'fu annî (Allah’ım, Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affeyle) dersin' buyurdu."


Kaynaklar

1) Hak Dini Kur an Dili. 6:4592

2) Muvatta. ıtikâf:6

3) Duhan Suresi, 3.

4) Hak Dîni Kur'ân Dili, 9:5970.

5) Müsned, 2:27.

6) Buhari, Siyam: 71, ıbni Mâce, Dua

O'NUN (SAV) DiLiNDEN KADiR GECESi


O'NUN (SAV) DiLiNDEN KADiR GECESi

Resul-i Ekrem (sallahualeyhivesellem) Efendimiz buyuruyor:
"Kim Kadir Gecesi'nde inanarak, ihlas ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır."
"Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasibini almıştır."
Müminlerin annesi Hz.Aişe (r.a.) şöyle diyor :

-Dedim ki: Ya Resullullah, Kadir Gecesi'ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim? Şöyle buyurdu:
- Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa'fü anni. (Allah'ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.)

Peygamberimiz (sallahualeyhivesellem) buyuruyor:
"Kadir gecesinde bir defa, Kadir sûresini okumak, (başka zamanda) Kur’ân-ı kerîmi hatmetmekten daha sevâptır. Bu gece koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibâdet etmek, bir ay her geceyi ibâdetle geçirmekten daha kıymetlidir."

Bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur'ân okuyup da dua ederse güzel olur.
İbnü Hacer Heytemî Tuhfetü'l-Muhtâc'da der ki: "Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ'nın bildirdiği kimseler nail olur."

KUR'AN DA KADiR GECESi





KUR'AN DA KADiR GECESi

Kur’ân-ı Kerîm’de medhedilen en kıymetli gecedir. Kadir gecesinin fazîleti, üstünlüğü (bin aydan daha fazîletli, kıymetli, hayırlı olduğu), bizzât Allahü teâlâ tarafından, Kadir sûresinde açıkça bildirilmiştir.Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, bu mübarek gecenin kıymet ve faziletini şöyle beyan buyurmaktadır:

"Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar."

80 YILLIK ÖMÜR BiR GECEDE


80 YILLIK ÖMÜR BiR GECEDE


1 – Biz Kur’ân’ı indirdik kadir gecesi.
2 – Bilir misin nedir kadir gecesi?
3 – Bin aydan daha hayırlıdır kadir gecesi!
4 – O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler,
Her türlü iş için iner de iner...
5 – Artık o gece bir esenliktir gider...

Tâ tan ağarana kadar...

Kadir gecesi, Kur’an’ın, Levh-i Mahfuz’dan ( canlı-cansız bütün varlığın kaderinin Allah tarafından yazıldığı manevi levhadan) dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’e ilk vahyi bu gece getirmiştir.

Bu gece, Gecelerin Sultanıdır. Kıyamete kadar yüz milyarlarca insana dünya ve ahiret için rehberlik edecek olan bir Kitab’ın yeryüzüne iniş günü ve bunun yıldönümleri elbette ki müstesna bir gündür ve bayramlar, ihtifaller ve merasimlerle kutlanması gayet isabetlidir.

Duhân suresinde bu gecenin kudsiyeti şöyle beyan edilir: “O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile o zaman yazılıp belirlenir...” (Duhân Suresi, 44/1–5)

Kadir Gecesi Ne Demektir?

Kadir gecesi, İslâm âlimleri tarafından üç şekilde yorumlanmıştır:

1. Hüküm Gecesi demektir. Takdîr–i İlâhîde hükmolunmuş işlerin, yahut birçok işlere hükmeden muhkem emirlerin ayırt edildiği gece anlamına gelir. Takdîrden maksad, ezelî hükmün açığa çıkmasıdır. Hikmetli işler karara bağlanır.

2. Mevki, Şeref, Değer ve Azamet Gecesi demektir. Bin aydan daha hayırlı oluşunu ifade eder.

3. Tazyik (Sıkıştırma, Zorlama) Gecesi demektir. Bu gece inen meleklere yeryüzü dar gelir. Ayrıca, Cebrail aleyhisselam, ilk vahyi getirdiğinde Efendimiz’i üç defa kolları arasına alıp sıkmış, sonra âyetleri bildirmiştir. (Hamdi Yazır, Kadir Suresi Tefsiri)

Kadir gecesi, Efendimiz’in ümmetine olan aşkın sevgisi sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş hâlidir. Şöyle ki: Fahr–i Kâinat Efendimiz’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine ‘Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun.’ diye dua etti. Allah da O'na (içinde bu gece bulunmayan) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti.” (Muvatta, Îtikaf, 6) Ümmet-i Muhammed’e bahşedilen bu kutlu gece, içinde en az 83 yıl 4 aylık bir ömrü barındırmaktadır.

Kadir Gecesi Neden Belli Değil?

Hakîm olan ve her şeyi hikmetlerle yaratan Cenab-ı Hakk, Kadir gecesinin hangi gece olduğunu bildirmemiştir. Sadece Ramazan’ın son on günü içinde aranması gerektiği Allah Resulü tarafından beyan buyurulmuştur. Bu durum şu hikmete binaen böyle olmuştur: Allah, ömür içinde eceli, insanlar arasında veli kullarını, Cuma günü içinde duaya cevap verme saatini vs. gizlediği gibi, Kadir gecesini de gizlemiştir. Bunun hikmetini açıklayan Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla Allah, belirlenen şeyin dışındaki unsurların kıymetini düşürmemeyi murad etmiştir. Yani, Kadir gecesi belli olsaydı, Ramazan’ın diğer geceleri gerektiği şekilde değerlendirilmezdi. Cuma gününde icabet saati muayyen olsaydı, diğer saatler duayla, zikirle geçirilmezdi. Ecel bilinseydi, bütün bir ömür gaflet içinde geçerdi ve ölüme yakın vakitlerde ahiret için çalışmaya başlanırdı.. Dolayısıyla bir şey gizli kalmakla o şeyin etrafındaki diğer unsurlar da kıymet kazanır ve değerlendirilir. (Bediüzzaman, Sünûhât, s.29)

Bilindiği üzere, Peygamberimiz (sas), bu gecenin Ramazan’ın son on gecesinde veya tek gecelerden (21. 23. 25. 27. 29. gecelerden) birinde olduğunu söylemiştir. (Müslim, Sıyâm, 212; İbn Mace, Sıyâm, 56) Ancak 27. gecesi olduğunu belirten hadîs–i şerifler, (Müslim, Sıyam, 220) ekserî âlimler tarafından büyük kabul görmüş ve bütün İslâm âlemi de bunu benimsemiştir. Bu durumda Bediüzzamanca düşünecek olursak, madem çoğu alimler bu geceye ağırlık vermişler ve madem halk arasında 27. gece olarak meşhur olmuş, o zaman diğer gecelerle beraber bu gece daha bir ehemmiyetli idrak edilirse, kadir gecesini yakalamış gibi büyük bir neticeye erişmek mukadderdir. (Şualar, s. 510)

Burada gözden kaçmaması gereken husus da şudur: Kadir gecesine rastlayıp ondan tam istifade edebilmenin en önemli vesilelerinden biri, bu geceye hazırlık mahiyetinde olan önceki geceleri de değerlendirmek ve ihya etmektir. Evet, Kadir gecesi zirvedir. O zirveye ulaşmak ve tam nasibdar olmak ise, bütün bir Ramazan’ı hatta bütün senenin bütün gecelerini değerlendirmeyle yakın alakalıdır. Ümitleri kırıcı olmaması dileğiyle dile getirdiğimiz bu husus, bizi kadir gecesinin yakalanmasından alı koymaz inşallah. Her şey Allah’ın elindedir. Dilediğini affeder, dilediğine dilediği kadar verir. Sağlam bir ümit ve inançla, adeta bir çocuk teslimiyeti ve saflığı içinde yalvarmak lazım.

Kadir Bil ki, Kadrin Bilinsin!..

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah (c.c), daha önce hiçbir ümmete nasib etmediği Kadir gecesini ümmetime hediye etmiştir.” (Suyûtî, Câmiu’s–Sagîr, 2/269) buyurmuşlar, bir başka hadîslerinde ise “Her kim Kadir gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlasl ve samimiyet içerisinde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.” (Buhari, Kadr, 1) ifadeleriyle gönüllerimize su serpmişlerdir. Meleklerin yeryüzüne indiği ve bir nevi maneviyat dopinginin yaşandığı bu gece, kaçırılmaması gereken manevî bir fırsattır. Bu gecenin büyük bir nimet olması, onu hakkıyla değerlendirmeye bağlıdır. Hocaefendi bakışıyla değerlendirecek olursak; Kadir gecesi ‘kadr’den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık ruh ve mânâsı tüllenir durur. Kadir bilenin kadri bilinir. Öyle ise o gecenin kadrini bilelim ki, kadrimiz bilinsin. Ayrıca Allah’ın fevkaladeden verilen nimetleri de söz konusudur bu gece.. Padişahın dağıttığı ulufeler gibi.. Ekstra lütuflar yağabilir bu gece. Sürpriz hediyeler verilebilir. Bu gecenin gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sas) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu. (Buhari, Fadl-u Leyleti’l–Kadr, 2) Ta ki, ihya edilsin, değerlendirilsin. Sadece bu geceyi ihya eden de belki hissedâr olabilir ama her geceyi Kadir bilip ihya edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.” (Fasıldan Fasıla, 2/323)

Gizli olmasından dolayı, Allah dostları Kadir gecesini yakalama arzusuyla Ramazan’ın bütün gecelerini büyük bir itina ile değerlendirmişler, son on günü ise tamamen kendilerini ibadete, zikre ve duaya vermişler adeta kadir avına çıkmışlardır. Öyleyse, bu bir ömürlük geceyi yakalamak için biz de son on günü iyi değerlendirmeye bakalım inşaallah.

Nasıl Değerlendirilmeli?

Şu hadis-i şeriflere bakarak nasıl değerlendirmemiz gerektiği konusunda ip uçları alırız:
Canlı bir Kur’an olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affolunur.” buyurmuştur. (Buhari, Sıyam, 71)

Bir başka ifadelerinde ise: “Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.” buyurmuşlardır. Bir diğer beyanlarında da: “Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve sabah namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir gecesinden hissesi fazla olur.” müjdesini vermişlerdir. Bu hadislerden anladığımız husus, Kadir gecesinin namazla değerlendirilmesidir. Kaza ve nafile namazlarıyla ihya edilecek bu gecede temel esprilerden biri, el pençe divan durup Hakk’ın kapısında bağışlanma ve merhamet dilenmektir.


Hz. Aişe anlatır: “Ey Allah’ın Resulü dedim, şâyet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim?” Şu duayı okumamı emrettiler:“Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu’l–afve, fa’fu annî = Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.” (Tirmizi, Deavât, 89; İbn Mâce, Duâ, 5)

Bu hadisten hareketle denebilir ki, Kadir gecesi yapılacak ikinci önemli iş, duadır. Başka zamanlarda bile “Dua edin cevap vereyim” diyen Rahman u Rahim Allah’ın, bu özel günde dualara nasıl büyük bir arzu ve sevinç ile cevap vereceği, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Allah’ın sevinmesi nasıl bir sevinmedir bilemeyiz ama O (c.c), kulun tevbesi karşısında sevindiğini beyan buyuruyor. Öyleyse gelin bu gece hep beraber Allah’ı sevindirelim!


Bu gece Kur’an inmeye başladığına göre, Kur’an’ın nazil olma yıldönümünü kutlama mahiyetinde Kur’an’la meşgul olma, ağzını yağmura açmış susuzluğunu gidermeye çalışan bir canlı iştiyakı içinde O’nu okuma (tabir caiz ise O’nu içme), O’nun etrafında yazılan eserleri okuma ve tefekkür etme de yapılacak en güzel işler arasındadır.

Semanın kapılarının tamamen açıldığı, nisan yağmurları gibi af ve merhametin yağdığı, affedilecek insanların arandığı, tevbe edenlerin arzu edildiği bu gece, gafletle, uykuyla, boş işlerle, daha da kötüsü -Allah korusun- eğlencelerle, şarkı-türkü dinlemelerle, insanı maneviyattan uzaklaştıran filmlerle geçirmek ne acı! Yüzde yüz vurma ihtimali bulunan bir piyangoyu kaçırmak ne büyük talihsizlik!

Rahmeti Sonsuz Rabbimiz, bu geceyi yakalayıp hakkıyla değerlendiren kullarından eylesin. Âmîn, âmîn, bi hurmeti seyyidi'l mürselîn..

O'NUN (SAV) ORUCU


“Oruç dışında insanoğlunun her ameli kendisi içindir.
Oruç ise sadece benim içindir.
Onun mükâfatını ben vereceğim.”
(Hadis- Şerif)

O'NUN (SAV) ORUCU

Oruç ibadeti tarih boyunca insanlığın bildiği ve icra ettiği bir ibadettir. “Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” (Bakara 2/183) Her ne kadar zaman zaman yapılış şekli, zamanı ve kuralları değişse de, Oruç, başta ehli kitap olmak üzere diğer dinlerin de inanç esasları arasında olan bir ibadettir. Hicri 2. yılda, kıblenin değiştirilmesinden hemen sonra, Bedir savaşından hemen önce farz kılınan oruç ibadetine, Allah Resulü (sav)’nün çok büyük önem verdiği bilinmektedir. Hadis kaynaklarına bakıldığı zaman bu konuda pek çok açıklamanın olduğu görülür. Bunlardan birkaç tanesini teberrüken burada belirtelim:

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kim gerçekten inanarak ve sevâbını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutar, gecesini de ibadetle geçirirse geçmiş günahları affedilir. Her kim de inanarak ve sevâbını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhârî, Terâvîh: 1; Müslim, Sıyam: 40 Tirmizi Siyam)

Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Rabbiniz buyuruyor ki; Her iyiliğe on katından başlayarak yedi yüz katına kadar sevap yazılır. Oruç ise böyle bir değerlendirmeye tabi olmayıp onun mükâfatı bana ait olup onu ben mükâfatlandıracağım. Oruç ateşe karşı koruyucu bir kalkandır. Oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur. Bilgisiz birisi, siz oruçlu iken size sataşırsa “ben oruçluyum” desin, başka cevap vermesin.” (Buhârî, Savm: 2; Müslim, Sıyam: 30 Tirmizi, Siyam: 764)

“Cennet’te Reyyan denilen bir kapı vardır. Oruç tutanlardan o kapıdan çağrılacaklardır. Kim gerçekten oruç tutanlardan ise o kapıdan Cennete girecektir. Kim de, o kapıdan girerse ebedi olarak susuzluk çekmeyecektir.” (Buhârî, Savm: 2; Müslim, Sıyam: 30, Nesei Siyam 43, Tirmizi, Savm: 765)

Reyyan; kana kana su içmek, suya doymak demektir.

“Oruçlunun iki sevinç zamanı vardır; Birincisi iftar ettiği an diğeri Cennet’te Rabbiyle karşılaştığı andır.” (Müslim, Sıyam: 1, Tirmizi, Siyam: 766, Kütüb-i Sitte, c. 9 sh. 419)

“Oruç bir perdedir. Mü’minin sığınacağı kalelerden bir kaledir.”

“Oruçlunun uykusu ibadettir. Susması tesbihtir. Amelleri misliylekabul edilir, duası makbuldur, günahı affedilir.” (Kütüb-i Sitte, c.9 sh.418-419)

Ramazan’da Hz. Muhammed döneminde meydana gelen bazı olaylar: Resûlullah (sav) zamanında, Ramazan ayında bazı önemli gelişmeler de olmuştur. Bunlardan bazıları şöyle belirlenmiştir: Bedir Savaşı, Mekke’nin Fethi, Tebük Savaşı ile ilgili bazı önemli gelişmeler, Yemen’in tamamen Müslümanlar eline geçmesi, Uzza putunun Halid b. Velid (ra) tarafından yıkılması, Lât putunun yıkılması. (Prof. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. c.3 sh.116-117)

ORUCUN ANLAM ve HİKMETİ

İlk insandan itibaren var olan oruç ibadeti elbette pek çok hikmet ve sırları barındırmaktadır.

Ruhi, bedenî, ferdi, içtimaî ve manevî yararları saymakla bitmez.

Bir Müslüman elbette ibadetlerini asla bir çıkar ve yarar amacıyla yerine getirmez. O; tamamen Allah rızası için, O emrettiği için, Peygamberi uyguladığı için yapar. Ancak bunu yapmakla elde edeceği yarar sadece bir sonuçtur.

Bu temel ilkeyi vurguladıktan sonra bazı hususları belirtebiliriz.

Oruç; Allah’ın bir emri ve Resulünün vazgeçilmez bir uygulamasıdır.

Allah’ın rızasını kazanmaya bir vesiledir.

Cennetteki mertebeyi yüceltme aracıdır.

Nefsi dizginleme, şehevî isteklerini frenleme, onu hizaya getirmedir.

İradeyi kullanma, kendine hâkim olmadır.

Zihne gelen kötü düşünceleri def etme, anları alt etme, elinin tersiyle itmedir.

Yokluk içindeki Müslümanların haliyle hallenme, dertlerine ortak olma, onların çektiği acılara yakın olmaktır.

Zengin de olsa, tüm imkânlara sahip de olsa, günün belli bir kısmı için, yeryüzündeki tüm Müslümanlarla ortak bir noktada buluşmadır.

Merhamet ve İslam kardeşliğini en güzel bir biçimde hissetmedir.

Yaşamın sadece kendi hayatından ve çevresinden ibaret olmadığını anlamadır.

İlerde karşılaşacağı bazı yokluklara ve çekeceği sıkıntılara karşı, hareket tarzını şekillendiren, güç veren bir tatbikattır.

Bedeni on bir aylık sürekli çalışmadan sonra dinlenmeye alma ve doğal bir perhizdir.

Sabrın güzel meyvelerini elde etmedir.

Şeytanın elini kolunu zincirleme, onu ümitsizliğe sevketme, alt etme, perişan etmektir.

Rabbimizin verdiği nimetlerin kıymetini hakkıyla bilme, O’na şükretme ve fark etmedir.

Kişiliğimizi olgunlaştırmadır.

Ruhumuzu yüceltmedir.

Günahları dondurma, onları hayatın dışına atma, tevbeye sığınmadır.

Mü’min ile Rabbi arasında bir ay boyunca kurulan, sırlarla dolu özel bir hattır.

Ateşten koruyan bir kalkandır.

Özetle, takvaya yönelme, onu elde etme, gerçek bir kul olma sürecidir.

ORUÇ AHLAKI

“Nice oruçlular vardır ki, tuttuğu oruçtan yanına çektiği açlık kâr kalır.”

Hadis-i Şerif


Oruç ibadeti başlı başına bir disiplindir. Ve riyanın karışmadığı en önemli ibadettir.

Nasıl ki her ibadetin bir yapılış şekli varsa, orucun da kendine has kuralları vardır.

Bir oruçlu yemeden içmeden ve cinsel yönelişlere girmeden gününü geçireceği gibi, bunun ötesinde de göz önünde bulunduracağı temel ilkeler vardır.

Oruçlu, sadece yemek ve içecek bekçisi değildir.

Davranışlara, sözlere, hareketlere yansıyan bir oruç vardır.

Yani dilimiz de oruç tutacaktır.

Ellerimiz, gözümü, ayaklarımız, kulaklarımız, ruhumuz, zihnimiz de oruç tutacaktır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa, o kimsenin yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.”(Buhari, Müslim, Sıyam: 29; İbn Mâce, Sıyam: 21, Tirmizi,)

Rabbimiz bizim sadece aç kalmamızı istememektedir.

Aç ve susuz kalmak şeklî bir haldir.

Onu davranışlarımızla tamamlamak, bütünlemek gerekmektedir.

Bize sataşan birine, kavgaya gelen birine, tartışmak isteyen birine, aldatmak isteyen birine, günaha çağıran birine, “Ben oruçluyum.” Dememiz istenmektedir: “Oruç perdedir. Biriniz oruçluyken kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız bir laf edecek veya kavga edecek olursa, “Ben oruçluyum.” Desin” (Buhari, Müslim, Muvatta, Ebu Davut, Tirmizi, Nesei, İbni Mace, Kütüb-i Sitte, c.9 sh. 420)

Ben oruçluyum. Yani tüm kötülüklere, hatalara, günahlara, yanlışlıklara kapalıyım.

Özel bir konumdayım, korumadayım…

RAMAZAN ORUCU

Allah Resulü (sav) için Ramazan bambaşka bir mevsimdi.

Çünkü bu iklimin çok kutlu ve mübarek olduğunu O’na Yüce Rabbi bildirmişti. Bu yüzden Allah Resulü (sav)’nü bu ayda ibadet, taat, infak ve cömertlikte doruk noktasında görüyoruz. (Buhari, Müslim)

Peygamber Efendimiz (as), bizim bu ayı, bambaşka duygu ve ibadetlerle geçirmemiz gerektiğini ifade buyurmuşlardır: Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayının ilk gecesi girince şeytanlar ve cinlerin şerli olanları zincire vurulur, Cehennem kapıları kapatılır ve hiçbiri açılmaz. Cennetin kapıları açılır hiçbiri kapanmaz ve bir münadi (seslenici) şöyle haykırır: “Ey hayır isteyen, ibadet ve kulluğa gel, Ey şer dileyen günahlarından vazgeç. Ve Ramazan boyunca bu iş her gece yapılır.”(Müslim, Sıyam: 1; İbn Mâce, Sıyam: 2 Tirmizi, Siyam 682)

Mü’min bu çağrıya müspet cevap verendir.

Peygamber Efendimiz (as)’i, Ramazan’ın gelmesiyle birlikte daha yoğun olarak görmekteyiz:

Hilâli gözetlerdi: Ramazan’ın başlangıcını belirlemek amacıyla hilali gözetlerdi. Hava bulutlu olur, Ramazan hilali görünmezse Şaban ayını otuza tamamlar, ertesi gün Ramazan’a başlardı. Eğer inandığı şahıslardan, hilali gördüğüne dair bir bilgi gelirse Ramazanı ilan ederdi.

Ramazana hazırlıklı olurdu: Peygamber Efendimiz (as) Ramazan ayına dinç ve sağlıklı olarak girmek için gayret ederdi. Ramazan dışında en çok oruç tuttuğu ay, Recep ayı olmasına rağmen, bu ayın son günlerinde çok fazla oruç tutulmasını da uygun görmezdi. (Ebû Dâvûd, Sıyam: 12; Müslim, Sıyam: 37) Bununla, Ramazan ayına daha dinlenmiş bir bedenle girilmesini arzu ederdi. Ancak yıllardan beri bazı günlerde oruç tutmayı alışkanlık haline getirenler için bir yasaklama getirmezdi.

Ramazan gecelerini değerlendirirdi: Allahın rahmetinin sağnak sağnak indiği mübarek Ramazan’ın gecelerini özellikle namaz, dua, istiğfar ve tefekkürle geçirirdi. Ve Müslümanların Ramazan gecelerini dolu dolu geçirmelerini teşvik ederek şöyle buyururdu: “Her kim inanarak ve karşılığını da Allah’tan bekleyerek Ramazan gecelerini ibadetle değerlendirirse o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.” (Müslim, Salatül Müsafirin: 25; Ebû Dâvûd, Ramazan: 1, Tirmizi)

Bugün tüm dünyada Müslümanların büyük bir coşkuyla eda ettiği teravih namazı, Peygamber Efendimiz (as)’in Ramazan’daki gece ibadeti olarak bize yansıyan en önemli bir ibadettir. Bu namazın vitir namazıyla birlikte kırk bir rekât, vitirsiz yirmi rekât veya sekiz rekât olarak kılındığına dair rivayetler var ise de tercih edilen görüş yirmi rekâttır.

Şek günü oruç tutmazdı: Şaban ayına mı, yoksa Ramazan ayına mı ait olduğu belli olmayan gün olan “Şek Günü” Ramazan niyetiyle oruç tutulmasını da uygun görmezdi. (Müslim: Sıyam: 3, 37; İbn Mâce, Sıyam: 3, 5)

Oruçluları davet ederdi: Peygamber Efendimiz (as) diğer zamanlarda evinde olan veya kendisine hediye olarak gelen yiyecekleri ashabıyla paylaştığı gibi Ramazan ayında bunu daha çok yapardı. Özellikle, riyasız olarak sadece Allah için yapılan bir ibadeti ifa eden Müslümanların hele hele de fakirlerin davet edilmesine, iftarda ikramda bulunulmasına çok önem verirlerdi. Efendimiz (as), Ramazanda bir oruçluyu doyuranın, ekstra bir oruç sevabı kazanacağını şöyle müjdelemektedir: “Her kim bir oruçluya iftar yemeği verirse, kendisine, oruçlunun sevâbından bir şey eksiltmeksizin onun sevâbı kadar sevap vardır.”(İbn Mâce, Sıyam: 45 Tirmizi Savm, 82, Kütüb-i Sitte, c.9 sh.426)

Daha çok infak ederdi: Allah Resulü (sav) Ramazan ayında çok daha cömert idi. Şu rivayet bunu açıkça ortaya koymaktadır: “Resûlullah (sav) hayır yapmakta insanların en cömerdi idi. Ramazan’da Cebrail’le karşılaştığı zaman ise en cömert davranandı.” (Buhari, Müslim) Bu ayda yapılan iyiliklerin ecri, diğer aylara göre çok daha fazla olduğundan ve Peygamber Efendimiz (as) bu ayda fazla ibadet ve infak yaptığından dolayı mü’minler de buna riayet etmelidirler.

Mukabele ederdi: Ramazan aslında Kur’an ayıdır. Kur’an bu ayda indirilmiş ve özellikle bu ayda daha çok okunması emredilmiştir. Peygamber Efendimiz (as) de bu ayda çokça Kur’an okumuştur. Sadece kendisi de değil, ayrıca Cebrail (as) ile birlikte karşılıklı okurlardı. Her yıl tekrarlanan bu mukabele, Peygamber Efendimiz (as)’in vefat ettiği yıl iki defa gerçekleşmiştir. (Buhari, İbni Mace) Bu uygulama Ramazan’ın kıymet ve kadrini ifade ederken, aynı zamanda biz Müslümanlara güzel bir örnek de olmuştur.

Ramazan ayının girmesiyle birlikte tüm camilerde ve çoğu evlerde okunan Kur’an-ı Kerim’ler, mukabeleler o uygulamanın bir devamıdır.

Orucunu hurma ve suyla açardı: Allah Resulü (sav) orucunu, eğer mevsimi ise taze hurmayla, değilse bildiğimiz kuru hurmayla açardı. Şayet hurma yoksa su ile yetinirdi. Böyle yapmayı Müslümanlara da tavsiye ederdi. Mevsimin durumuna göre, yazın su ile kışın da hurma ile orucunu açtığı da oluştur.

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Hurma bulabilen hurma ile orucunu açsın hurma bulamayan da su ile iftar etsin. Çünkü su temizdir.” (Ebû Dâvûd, Sıyam: 21; İbn Mâce, Sıyam: 25 Tirmizi, 694) “Sizden biriniz orucunu açacağında hurma ile açsın. Çünkü o hurma bereketlidir. Hurma bulamayan su ile iftar etsin çünkü su temizdir.” (Ebû Dâvûd, Sıyam: 21; İbn Mâce, Sıyam: 25, Tirmizi, 695)

Resûlullah (sav)’ın on sene hizmetinde bulunan Enes (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v.) orucunu namazdan önce birkaç yaş hurma ile yaş hurma bulamadığı hallerde kuru hurma ile onu da bulamaz ise birkaç yudum su ile iftar ederdi.”(Ebû Dâvûd, Savm: 21; İbn Mâce, Sıyam: 25, Tirmizi, 696)

Sahura kalkar ve geciktirirdi: Efendimiz (as) oruç tutarak cana eziyet etmeyi, açlık çekerek çile çekmeyi uygun görmezdi. Bu sebeple, gündüz oruçluyu güçlü tutması için sahura kalkılmasını teşvik eder, hatta bunu emrederdi. Böyle yapmanın hem bir bereket vesilesi hem de diğer din mensuplarından farklılık olacağını ifade etmişti: “Sahur yemeği yiyiniz, sahur yemeğinde bereket vardır.” (Buhari Savm, 20, Müslim, Sıyam: 9; Ebû Dâvûd, Sıyam: 15, Tirmizi,708)

İftar vakti dua ederdi: Yaşamında duanın apayrı bir yeri olduğu Peygamber Efendimiz (as), iftar duasına da önem verirdi. Oruçlunun iki sevincinden biri olan iftar vaktinin, duaların kabul edildiği (İbni Mace) anlardan biri olduğunu belirtmiştir.

Allah Resulü (sav)’nün iftarda yaptığı dualardan, en yaygın olanı şudur: “Allâhümme leke sümtü, ve bike âmentü, ve aleyke tevekkeltü, ve alâ rızkike eftertü: Allahım! Senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım, sana tevekkül ettim (dayanıp güvendim), ve senin verdiğin rızıkla orucumu açtım.”

Peygamber Efendimiz (as) bir toplulukla, özellikle de bir aileyle iftar yaptığı zaman, şu duayı okurdu: “Eftera indekumüssâimûn, ve ekeletteâmekumül ebrâr, ve sallet aleykumül melâikeh: Sizin evinizde oruçlular iftar etsinler, yemeğinizi iyi insanlar yesinler, melekler size dua etsinler.” (Ebu Davud, İbni Mace)

Ayrıca şu duayı da yaptığı sabittir: “Zehebez zemeü, vebtelletil uruku, ve sebutel ecrü inşaallahü, yâ vâsiel fedlüğfirli, elhamdulillahillezi eani fesumtü, verezekenî feftertü: Susuzluk gitti, damarlar ıslandı. İnşallah ecir ve sevap da hâsıl oldu. Ey fazlü keremi geniş olan Rabbim! Beni affet. Hamdolsun o Allah’a ki, bana yardım etti de oruç tuttum, rızık verdi de orucumu açtım.” (Ebu Davut)

İftarda acele ederdi: Sehl b. Sa’d (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar vakti girince iftar etmeye acele davrandıkları sürece daima hayırla beraberdirler.” (Müslim, Sıyam: 9; İbn Mâce, Sıyam: 24, Tirmizi, 699)

Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: Allah buyurdu ki: “Kullarımın bana en sevimli gelenleri oruçlarını açmakta acele edenlerdir.” (Tirmîzî )

Hz. Aişe’den gelen bir bilgi, Efendimiz (as)’in iftarını açmada erken davrandığı, bu arada akşam namazını da geciktirmediğini göstermektedir. (Müslim, Sıyam: 9; İbn Mâce, Sıyam: 24, Tirmizi)

Cünüp olarak sabahladığı olmuştu: Allah Resulü (sav)’nün Ramazan gecelerinde mübarek eşleriyle birlikte olduğu ve cünüp olmuş iken de sahura kalktığı olmuştur. O haldeyken sahurunu yedikten sonra gusül abdestini almış ve sabah namazını kılmıştır. (Buhârî, Savm: 22; Müslim, Sıyam: 13)

Misvak kullanırdı: Misvaka olan bağlılığı Ramazan’da da devam etmiştir. Bunda ağız temizliğini ve sağlığını önemsemenin elbette büyük payı vardı. Âmir b. Rabia (r.a.)’nın; “Resûlullah (sav) oruçlu oldukları halde misvak kullandıklarını kaç kere gördüğümü sayamam.” (Buhari, Savm: 27Ebû Dâvûd, Savm: 26; Tirmizi, Kütüb-i Sitte, c.9 sh.502) demesi bunun bir delilidir.

Ağzına su alırken dikkat ederdi: Oruca bir zarar gelmemesi için, özellikle abdest alırken, banyo yaparken veya sıcak günlerde serinlerken dikkat ederdi. (Ebû Dâvûd, Savm: 27; Nesâî, Tahara: 71) Çünkü önemsenmeden, dikkat edilmeden boğaza su kaçırılması orucu tehlikeye sokabilir.

Kan verirdi: Hz. Muhammed (sav) zaman zaman kan verdiği bilinmektedir. Bu kan verme (hacamat) işini Ramazan ayında, oruçlu iken de gerçekleştirmiştir. Bunun orucu bozmayacağı da bu vesileyle ortaya çıkmış oluyor.

Peygamber Efendimiz (as)’den, oruçlu kimsenin kan aldırmaması yönünde gelen bazı rivayetler var ise de Mekke’nin Fethi sırasında kan aldırdığına dair rivayeti esas alınmıştır. Şayet bir yasak varsa bunun kaldırıldığına işarettir. İbn Abbâs (r.a.);“Rasûlullah (s.a.v.) ihramlı ve oruçlu iken (Mekke ile Medine arasında) kan aldırmıştır” demiştir. (Buhârî, Savm: 32; Müslim, Hac: 11, ebu Davut Savm 29, Tirmizi Savm 61)

Hanımlarını öperdi: Efendimiz (as)’in oruçlu olduğu anlarda eşlerine sevgi sözcükleri söylediği, onları öptüğü de olmuştur. Elbette Allah Resulü (sav) şehvetine en dikkat eden ve hâkim olandı. Oruçlu iken oruç bozucu bir duruma düşmesi asla söz konusu olmazdı. Hz. Aişe (ra); Efendimizin (ra) oruçluyken kendisini öptüğünü ve cinsel arzularına da çok hâkim olduğunu belirtmiştir. (Buhari, Müslim, Muvatta, İbn Mâce, Sıyam: 19; Ebû Dâvûd, Sıyam: 33)

Kendisinden bu konuda izin isteyen yaşlı birine izin verip, genç birine ise izin vermemesi de (Ebu Davut, Kütüb-i Sitte, c.9, sh.454) bu konuda dikkat çeken bir husustur. Allah Resulü (sav)’nün bu ruhsatını kullanma konusunda dikkatli olunmalıdır.

Ramazan’da seferiyken oruç meselesi: Her zaman için kolaylığı tercih eden Allah Resulü (sav) bize örnek olması bakımından seferi iken orucunu kırdığı olmuştur. Örneğin; Ramazan ayında gerçekleşen Mekke’nin Fethi’nde, ikindi vakti su içmiştir. (Müslim, Sıyam: 15, Tirmizi) Efendimiz (as)’le birlikte Ramazan ayında yolculuk yapan sahabilerden oruç tutan da, tutmayan da olmuştur. (Buhârî, Savm: 33; Müslim, Sıyam: 15, 17)

Bu konuda gelen hadisleri değerlendiren âlimlerimiz, tutmakta zorlanmayacak olan tutabilir, zorlanacak olan da Allah’ın ruhsatından yararlanır kanaatindedirler.

Savaş ortamında düşmana karşı mukavemet gösterebilmek amacıyla oruç tutulmayabilir. Ancak, bir zorluk yok ise tutmakta da bir sakınca yoktur. Peygamber Efendimiz (as)’in böylesi durumda oruç tuttuğu da tutmadığı da olmuştur. (Buhari, Müslim, Muvatta, Ebu Davut, Kütüb-i Sitte, c.9, sh.512)

İTİKÂFI

Allah Resulü (sav) Ramazan ayında artırdığı ibadet ve infakını, son on günde itikâf ile taçlandırırdı.

“Bir şeyden ayrılmamak, o şey üzere devam etmek” anlamına gelen itikâf; terim olarak şu manaya gelir: “Özellikle cemaatle namaz kılınan bir mescitte, oruçlu olarak, ibadet amacıyla, belli bir zaman dilimi için kalmaya niyet ederek ibadet etmektir.”

İtikâf; Ruhu arındırmak, temizlemektir.

Allah’la baş başa kalmak, O’na yönelmektir.

Günahlara tevbe etmektir.

İbadete daha çok zaman ayırmaktır.

Kur’an’la iç içe olmaktır.

Dünyanın meşguliyetlerinden sıyrılmaktır.

Salih bir kul olmak için gereken enerjiyi almaktır.

Yalnızlığı yaşayarak, hiçbir insanın bir diğerine fayda veremeyeceğini, sadece Allah’ın gerçek dost olduğu ve O’nun rızasını kazanmak gerektiğini düşünmektir.

Kısacası; hayatında yeni bir dönem açmak demektir.

Peygamber Efendimiz (as) özellikle Ramazanın son on gününde itikâfa çok önem verirdi. Hz. Ali (r.a.)’den rivâyete göre: “Rasûlullah (s.a.v.), Ramazan’ın son on gününde aile fertlerini ibadet etmeleri için uyandırırdı.” (Müslim, İtikâf: 3; Buhârî, Teravih: 6) Ve bu uygulamasını vefat edinceye kadar da devam ettirmişti. (İbn Mâce, Sıyam: 58; Ebû Dâvûd, Sıyam: 77)

Allah Resulü (sav) her sene on gün itikâfa girerdi. Sadece vefat edeceği yıl yirmi gün itikâf yapmıştır.

İtikâfa girmek isteyen bir mü’min bunu Ramazan’da yapabileceği gibi, Ramazan dışında da yapabilir. Hanımlar için itikâf yeri, kendi evidir. Peygamber Efendimizin mübarek eşlerinin de itikâfa girdiği rivayet edilmektedir.

Mescidi Nebevî’de itikâfa girerdi. Allah Resulü (sav) itikâfa gireceği zaman Mescid-i Nebevî’de kendisine bir yer (çadır) hazırlardı. Orada hep ibadetle meşgul olur, zorunlu olmadıkça dışarıya bile çıkmazdı. (Buhârî, Hayz: 3; Müslim, Hayz: 3) İtikâfta iken; dünyevî işlerle meşgul olmaz, hanımlarıyla birlikte olmaz, toplumsal ilişkilerine bir müddet için ara verirdi.

Bir Müslüman için en güzel itikâf yeri üç büyük mescid olan; Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa’dır.

Kadir gecesini değerlendirmek isterdi: İtikâfa özellikle Ramazan’ın son on gününde girmesinin sebebi, kadir gecesinin bu günlerin gecesinde olmasından dolayıdır. Hz. Âişe (ra); Resûlullah (sav)’ın, “Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde araştırın” buyurduğunu aktarır. (Müslim, Sıyam: 40; İbn Mâce, Sıyam: 56) bu gecenin Ramazan’ın 27. gecesi olması kuvvetle muhtemeldir.

En doğrusunun Allah bilir.

İtikâfa giren bir Müslüman neler yapmalı? Bu ibadeti yapmayı düşünen ve niyetlenen Müslüman varsa kaza namazlarını, yoksa da bol bol nafile namaz kılmalı.

Meal ve tefsirinden de yararlanarak çokça Kur’an okumalı.

Peygamber Efendimizin yaptığı dua ve zikirleri yapmalı.

Günahlarından tevbe ve istiğfar etmeli.

Peygamber Efendimiz (as)’in hayatını, hadislerini okumalı. Diğer peygamberlerin ve evliyanın hayat hikâyelerini öğrenmeli.

Başta ilmihal bilgileri olmak üzere, İslâmî bilgilerdeki eksiğini, kendi seviyesine göre gidermeye çalışmalı.

Gereksiz söz ve işlerden, münakaşa, mücadele ve tartışmalardan kaçınmalı. Alış veriş ve ticaret gibi işlerden tamamen uzak durmalı.

Unutulan bir sünnet: İtikâf; bugün unutulan sünnetlerimizdendir.

Çoğu şehirlerde hiçbir camide itikâfa giren kimselerin olmadığını görmek çok üzücüdür. En azından bu sünnetin ihyası ve devamı sağlama bakımından, bir (kaç) kişinin bu ibadeti yerine getirmesi toplumsal bir İslami duyarlılığın gereği olsa gerektir.

Modern dünyanın insanları alabildiğine maddeperestleştirdiği, kalplerin katılaştığı, günahların arttığı, dünyevîleşmenin yoğunlaştığı, çıkarın öncelendiği, dostluğun zedelendiği, çok yemek, çok içmek, çok uyumak, çok konuşmak ekseninde ölçünün kaçtığı, İslâmî duyarlılığın azaldığı günümüzde buna şiddetle ihtiyaç vardır.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !