29 Temmuz 2008 Salı

O GECE SEMADA MUTEŞEM BiR ŞEHRAYiN VARDI


O GECE SEMADA MUTEŞEM BiR ŞEHRAYiN VARDI

Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut Zâtî tecellilerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli tecellilerle meydana geldiği anlaşılacaktır.

İnsan, yaratılmışlar arasında en şerefli varlıktır. İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar içinde husûsî tecellilere mazhar olmuş kullardır. Efendimiz (sav) de, bu peygamberler arasında kaymak gibidir. Bu sebeple O'na kaymak', 'öz' ve 'hulâsa' mânâsına 'Mustafa' denmesi boşuna değildir. Hatta meleklerin Hz. Adem'e 'safiyyullah' demelerinin sebebinin, Hz. Âdem'in ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir saffet olduğu da söylenebilir.

Yine Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem'in sahibi olduğundan, bütün enbiyâ-i izâmın vâris-i hâssıdır. O (sav), vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i izâma ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kâinattaki onlara ait mânânın bir fihristidir. Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu, 'özün özü'dür. Bu hakikatten hareketle, 'O olmasa idi, kâinat da olmazdı.' denebilir.

Bir diğer açıdan, hakîkî mânâda kâinat ve onun gerçek yorumu Efendimiz'le (sav) anlaşılmış ve O'nun tarafından anlatılmıştır. Eğer Allah Resûlü (sav), kâinatın mânâsını ve kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa kâinat, mebde'den müntehâya (başlangıçtan sona) kadar, belli bir gâyenin takip edildiği bir silsileden ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz'in mübarek beyanlarından öğrenmektedir. O'nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır. O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa dönecekti.

Efendimiz'in Kâbe'yle münasebetine gelince; Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecelligâh-ı ilâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe'nin mülk yönüdür.

Mekke Kâbe'nin zarfı gibidir

Mekke ise, Kâbe'nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe'yi sînesinde barındıran Mekke'ye gelişigüzel 'ana' denmemiştir. Kur'ân, onu doğrudan doğruya 'Bütün beldelerin anası' olarak isimlendirmiştir. (En'âm Sûresi, 6/92; Şuarâ Sûresi, 42/7) Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe'de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Adem'den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni (kabri) vardır.

Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz'in (sav) dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (cc) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe'yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca 'Allah'ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır.' denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz'in (sav) dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek 'Buk'a' sayılan Kâbe olacaktır.

Evet, Nebiler Serveri'nin başka bir yerde doğması düşünülemez. O (sav), ancak Kâbe'nin rahm-i mâderinde neş'et edebilir. Annesi bir başka yerde olsaydı bile, gelip O'nu Kâbe'de dünyaya getirmeliydi. Çünkü, insanlar arasında bütün İlâhî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz. Muhammed Mustafa'yı (sav), bütün bu isim ve sıfatların bir nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe'den başka bir yer besleyemezdi. Allah Resûlü (sav), Kâbe'den 53 yaşında iken ayrılmıştır. Kâbe, Nebiler Serveri'ni, her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir. Ama o, mehîb ve mehâfetli bir anadır. İhtimal onun böyle olması da, Efendimiz'in (sav), maruz kaldığı değişik musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Allah Resûlü (sav), Kâbe'yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği kadar almıştır. Oysaki Kâbe'nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü'l-Müntehâ'dadır. Efendimiz'in (sav) miracı da Sidretü'l-Müntehâ ile noktalanmıştır. Bir taraftan Nebiler Serveri (sav) Miraç'ta semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da O'nunla şeref kazanmışlardır. Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O Dürr-i Yektâ'nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır. Diğer taraftan Efendimiz (sav), miraç esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine 'Top senin, çevkân senin.' denmiş ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar yükselmiştir. Sidretü'l-Müntehâ, O'nun için bile aşılmaz bir yerdir. Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir. Efendimiz (sav) de nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir.

Efendimiz, geçtiği yerleri şereflendirmişti

Evet, Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar Efendimiz'in (sav) geçtiği yerler, O'nunla şereflendirilmişlerdir. Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk yapacak, Sidretü'l-Müntehâ'ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî'den kelâm ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir. Bu meseleyi bir teşbih ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz (sav), kendisine analık yapan Kâbe'den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe'ye 'Sen ayrı ben ayrı.' diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur. Efendimiz (sav) Medine'deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe'den ayrılığın vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur. Medine, İnsanlığın İftihar Tablosu'na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.

Ayrıca Efendimiz (sav), peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış, başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret esnasında Allah Resûlü'nü 'Üzerimize ay doğdu...' diyerek karşıladıkları gibi, O'nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir. Efendimiz, pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hattâ kendisine refakat eden Cibrîl'i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz, engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe'nin Sidretü'l-Müntehâ'daki hakikati ile yüz yüze gelmiştir.

Allah Resûlü, mirâcı anlatırken, 'Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader kalemlerinin cızırtılarını duydum.' buyurmuştur. Efendimiz'in Sidretü'l-Müntehâ'da Cenâb-ı Hakk'ın cemalini kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşahede etmesi de söz konusudur. Ayrıca O (sav), enbiyâ-ı izâmı da ayniyet içinde müşahede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur. İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe'nin hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır. Bu, O'nun (sav) için hem anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına, terbiyesini ortaya koyma fırsatı, gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi. Bu şehrayinde belki de, bizim bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır. Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardır. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi o Dürr-ü Yektâ'nın ayaklarının altına serilmiştir. Evet, O'nun ruhunun vüs'ati ile mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün değildir.

Allah (cc), Nebiler Serveri'ni değişik âyât u beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O'nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten sonra, miraç mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır. Miracın başlangıcı, Allah Resûlü'nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır. Binâenaleyh, başlangıç yönüyle miraca 'kerâmet' demek daha uygun olur. Öte yandan, Efendimiz (sav), miracının nihâyetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir velâyet yaşamış ve miraç bir yönüyle o velâyetin bir buudu olmuştur. Ayrıca Nebiler Serveri, miraçtan, iman hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.

TEBÜK'TE DOĞRULUK DESTANI


TEBÜK'TE DOĞRULUK DESTANI

"Mazeret döktürme" tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoşgörülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir.

Bazı kimseler, hatalarını kabul etmeye bir türlü yanaşmazlar; ya atf-ı cürümlerde bulunur, başkalarını suçlarlar ya da zorlayıcı sebepler ve olmadık bahaneler sıralayarak işin içinden sıyrılmaya çalışırlar.

İşte, bu meselede mü'min ile münafığın birbirinden nasıl ayrıldığını -bir turnusol kağıdı gibi- gösteren en güzel misallerden biri Tebük Seferi olmuştur.

Bilindiği üzere; Tebük Seferi, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Şam'da toplanan kırkbin kişilik Bizans ordusuna karşı yapmış olduğu askerî harekettir. Bu hareket, Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine ile Şam'ın ortasında bulunan, suyu ve hurmalığı bol bir yer olan Tebük'e kadar uzanıp orada sona erdiği için bu adı almıştır. Ciddî bir savaş hazırlığı içinde gidilip de, savaş olmadan geriye dönülen Tebük Seferi'nde, o zamana kadarki en güçlü ve düzenli İslâm ordusu techiz edilmiş; Bizans'a karşı sindirme harekâtı ve savaş tatbikatı yapılmış ve neticesi itibarıyla askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanılarak geri dönülmüştür.

Münafıklardan yaklaşık seksen tanesi Tebük Seferi'ne katılmamak için Resûl-i Ekrem'e bir sürü bahane saymış ve izin istemişlerdi. Onlardan bazıları da, ganimet devşirmek ümidiyle orduya katılmış ama yol boyunca bozgunculuk yapmaktan bir an dûr olmamışlardı.

Mü'min olduğu halde küçük bir ihmalden dolayı geride kalıp İslam ordusundan ayrı düşenler de mevcuttu. Kâ'b b. Mâlik, Mürare b. Rebî' ve Hilâl b. Ümeyye bunlardandı.

Kâ'b b. Mâlik'in hicranı

Kâ'b b. Mâlik, Akabe'de İnsanlığın İftihar Tablosu'na bey'at etmiş, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şiirleriyle hasımların moral dünyalarını alt-üst edebilecek kadar söz üstadıydı. Fakat her türlü imkâna sahip olduğu ve bir özrü de bulunmadığı halde Tebük Seferi'ne katılmamıştı. İşte, bu büyük sahabînin sefer esnasında ve sonrasında yaşadıkları, duygu ve düşünceleri, tavır ve davranışları mevzumuza çok güzel bir misaldir. Fakat, bu hazin hikaye, o yüce kâmeti sorgulama manasına da gelebileceğinden dolayı, hadisenin mevzuyla alakalı kısmını, Kâ'b b. Mâlik hazretlerinin kendi dilinden aktarmak daha doğru olsa gerektir. En muteber kaynaklarda nakledilen hadis-i şeriflere göre; Hazreti Kâ'b serencamesini şöyle anlatmıştır:

"Ben hiçbir zaman, katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi'nden önce iki deveyi bir araya hiç getirememiştim; fakat bu sefere çıkılacağı esnada, iki tane binek devesine birden sahiptim.

Aslında, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemezdi, bir başka yere gittiği sanılırdı. Ne var ki, bu gazve sıcak bir mevsimde, uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem hedefi açıkça söylemiş; iyice hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini haber vermişti.

Müslümanlar savaş hazırlığına başladıklarında, ben de onlarla beraber harp ihtiyaçlarını tedarik etmek için evden çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de "Canım hazırlık da ne ki, dilersem çabucak hazırlanabilirim!" diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddi tuttu ve bir sabah Efendimiz ile yanındaki Müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Bu maksatla bir süre daha çarşı-pazara gidip geldim; sabah evden çıktım, ama hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Bu hal de böyle sürüp gitti. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler bir hayli mesafe almışlardı. "Yola çıkıp onlara yetişeyim" dedim, keşke öyle yapsaymışım; heyhat, bu da bana nasip olmadı.

Onlar Medine'den ayrıldıktan sonra, halkın arasına çıktığım zaman gördüğüm bir manzara beni çok üzüyordu: Savaşa gitmeyip geride kalanlar ya münafıklık damgası yemiş kimselerdi veya zayıflıkları sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın mazur addettiği özürlü mü'minlerdi.

Resûlullah'ın (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) Tebük'ten Medine'ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Bir aralık bir yalan uydurmayı düşündüm. Kendi kendime "Ne söylesem ki yarın Allah Resûlü'nü darıltıp gücendirmekten ve O'nun tarafından cezalandırılmaktan kurtulsam?" dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerin fikirlerine de müracaat ettim. Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma sapan düşünceler dağılıp gitti. İyice anladım ki, yalana başvurmakla asla kurtulamam... Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.

Derken Nebiler Serveri bir sabah Medine'ye geldi. O, bir seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî'ye girerek iki rek'at namaz kılar, sonra halkın arasına çıkıp otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna koştular; neden savaşa gidemediklerine dair mazeretlerini yemin billah ederek bir bir anlatmaya başladılar. Bu kimselerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamber Efendimiz onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ'dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O'na bıraktı.

Sonunda ben de huzura girdim. Selâm verdiğim zaman Allah Resûlü acı acı gülümsedi ve "Gel!" dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana, "Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe'de bîat edip söz vermemiş miydin; hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?" diye sordu. Ben şu cevabı verdim: "Evet ya Resûlallah! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp, mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü -Allah'ın lütfu- insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğruluğu seçerek Allah'tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar da kuvvetli ve zengin olamamıştım!.."

Bu üç kişiyle kimse konuşmayacak!

Benim bu itirafım üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "İşte bu doğru söyledi." dedi. Sonra da bana müteveccihen, "Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!" buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime'den bazıları peşime takılarak, "Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Sen de savaşa katılmayan diğerlerinin ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleseydin ya!.. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber Efendimiz'in istiğfâr etmesi yeterdi!" dediler. Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah'ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimi inkar etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara, "Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?" diye sordum. "Evet iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi." dediler. Onların kim olduklarını sorunca da "Biri Mürâre İbni Rebî' el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî" diyerek, Bedir Gazvesi'ne katılmış olan nümune-i imtisal iki mükemmel şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.

Derken Allah Resûlü gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı..

İşte, bu minval üzere tam elli gün geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşıda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Resûlullah'a uğrayıp selam verirdim. "Acaba selâmımı alarak dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?" diye kendi kendime sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve fark ettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza durunca bana doğru yöneldiğini, ama kendisine baktığım zaman yüzünü hemen geri çevirdiğini görürdüm.

Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Erzak satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi, "Kâ'b İbni Mâlik'i bana kim gösterir?" diye sordu. Halk da beni işaret etti. Adam yanıma gelerek Gassân Meliki'nden bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu: "Duyduğumuza göre arkadaşın seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, seni aziz tutalım." Mektubu okuyunca, "Bu da başka bir imtihan." dedim. Hemen mektubu tandıra atıp yaktım.

Bu boğucu elli günün kırkı geçmiş, fakat hakkımızda hâlâ vahiy gelmemişti. O sırada, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği bir şahıs çıkageldi; "Allah Resûlü eşinden ayrı oturmanı emrediyor!" dedi. "Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?" diye sordum. "Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!" dedi. Peygamber Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime, "Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal." dedim.

Bu vaziyette, sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ'nın (Kur'ân-ı Kerîm'de bizden) bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir halde otururken, Sel Dağı'nın tepesindeki birinin var gücüyle, "Kâ'b İbni Mâlik! Müjde!" diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma zamanının geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.

Meğer Efendimiz, Cenâb-ı Hakk'ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci de koşup Sel Dağı'na tırmanmış; oradan bağırmaya başlamış. Tabii ses attan önce bana ulaşmıştı. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Resûlullah'ı (aleyhissalâtu vesselâm) görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahâbîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve "Gözün aydın, Allah'ın seni bağışlaması kutlu olsun!" diyorlardı.

Nihayet Mescid'e girdim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbın ortasında oturuyordu. Peygamber Efendimiz'e selam verdiğimde memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle, "Müjdeler olsun! Annenden doğalıdan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim!" buyurdu. Ben de, "Yâ Resûlallah! Bu sizin tarafınızdan bir bağışlanma mıdır, yoksa Allah tarafından mı?" diye sordum. "Hayır, bu Allah'tan gelen bir lütuftur!" buyurdu. Nebiler Sultanı'nın mübarek yüzleri, sürurlu anlarında, bir ay parçası gibi parıldardı. Biz onun sevindiğini böyle anlardık; o anda da memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Ben önüne oturunca, "Ey Allah'ın Resûlü!

Tevbemin kabul edilmesine şükür olarak bütün malımı Allah ve Resûlullah uğrunda tasadduk etmek istiyorum." dedim. Efendimiz, "Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur." buyurdu. Ben de, "Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyor, gerisini bağışlıyorum!" dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim: "Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hak beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim."

Cenâb-ı Hak, onlarla alâkalı olarak şu mealdeki ayet-i kerimeyi indirmişti:

"Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah'ın cezasından kurtulmak için yine Allah'ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hallerine dönsünler diye, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah Tevvâbdır, Rahîmdir (kullarını tevbeye yönlendirir, sonra da onların tevbelerini kabul buyurur ve onlara hep rahmetiyle muamele eder.)" (Tevbe, 9/118)

ÖZETLE

1 - Bazıları hatalarını kabul etmeye bir türlü yanaşmazlar; ya atf-ı cürümlerde bulunur, başkalarını suçlarlar ya da zorlayıcı sebepler ve olmadık bahaneler sıralayarak işin içinden sıyrılmaya çalışırlar.

2 - Hatalarımızdan kaynaklanan zorlukları aşmak için yalan söyleyip asılsız mazeretlere sığınmak yerine, bizim için ortaya çıkacak bütün olumsuzlukları göze alarak doğru sözlü olmayı tercih etmeliyiz.

SÖZÜN ÖZÜ

Mü'min, zevk, vecd ve keramet peşine düşmemeli; imanı inkişaf ettirmenin ardında olmalı. Nefis tezkiyesi, kalp tasfiyesi ve ruh terbiyesi peşine düşme, evrâd u ezkârda kusur etmeme ve Cenâb-ı Hakk'a teveccühte sürekli olma gibi hususlar imanda vüzuh ve inkişafa götüren mühim vesilelerdir. Evet, bu mevzudaki bir cehd ve gayret, Hazreti Üstad'ın İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden naklettiği söze binaen, binlerce zevk, vecd ve kerametten üstündür.

HAFTANIN DUASI


Rabbimiz! Bizleri muhafaza buyur, buyur ki Sen biricik koruyucumuzsun.. dünyanın bütün kötülüklerinden, bizim için ar vesilesi olabilecek durumlardan ve ahiret azabından koru.. koru ki, Sen bizim korkup endişe ettiğimiz şeylerin üstesinden gelebilecek kadar büyük ve ulusun!. Ey Rabbimiz! Ancak Senin inayetinle bozguncuların şerlerini defedebiliriz. Kötü kimselerin fenalıklarından sığınabileceğimiz Senin kapından başka kapı da yoktur.

MiRAC GECESi'Ni NASIL iHYA ETMELi?


MiRAC GECESi'Ni NASIL iHYA ETMELi?

1- Mîrac gecesinde, mutlaka bir camide olalım! Çünkü camide olmak ile evde olmak arasında çok büyük farklar var... Camide kılınan namaz, evde kılınan namazdan yirmiyedi kat daha sevaplı, eğer mescid ise... Cuma namazı kılınan büyük cami ise elli kat sevaplı... Bir de camiye giderken, gelirken attığın her adımdan insanın bir günahı affoluyor, bir hasene kazanıyor, bir derece de terfi ediyor, rütbesi yükseliyor.

O’nun için Mîrac gecesinde dikkat etmeniz gereken şeylerden birisi yatsı namazında mutlaka camide olacaksınız. Sabah namazında da mutlaka camide olacaksınız. Çünkü Hz. Osman (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibidir. Kim de sabahı da cemaatle kılmışsa gecenin tamamını ihya etmiş gibidir.”

2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de, yani Receb ayının 26 ve 27. günlerini oruç tutalım. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz buyuruyor: “Recep ayında bir gün ve gece vardır ki Receb’in 27. gecesidir. Kim o gün oruç tutar ve geceyi ibadetle geçirirse yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibadet yapmış gibi olur”

3- Salat ü selâm okuyalım.. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize hiç olmazsa bir tesbih, salat ü selâm okumalıyız. Can ü gönülden, “Es-salatü ve’s-selamü aleyke ya Resûlellah” demeliyiz.

4- Bu mübarek gece kusur ve günahlarımızdan tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. En azından bir tesbih “Estağfirullah” demeliyiz.

5- Namaz kılalım.. Bu geceyi namaz kılarak ibadetle geçirmenin sevabı çok büyüktür. Mîrac gecesi ve gündüzündeki namazları cemaatle kılmaya son derece gayret göstermelidir. Kaza namazı bulunan kimseler, bu namazlarını kaza etmeye çalışmalıdırlar. Üzerinde namaz borcu olan kimsenin bu gecede hiç olmazsa bir günlük namaz kaza etmesi uygun olur. Böylece hem borcunu öder hem de geceyi ihya etmiş olur. Yatsı namazından sonra 12 rek'at "Hacet namazı" kılınır. Beher rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur.

Namaza niyet:
"Yâ Rabbî, rızâ-i şerîfin için niyet eyledim namaza. Bu gece yedi kat gökleri ve bütün esrârını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın sevgili habîbin Resûl-i Zîşan Efendimiz hürmetine ben âciz kulunu afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne ve rızâ-i ilâhîne mazhar eyle, Allâhü Ekber."

Namazdan sonra:
4 Fâtiha-i şerîfe, 100 defa: "Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym"
100 İstiğfâr-ı şerîf, 100 Salevât- şerîfe okunup duâ yapılır. Bu namazda, İhlâs-ı şerîfeler 100'er adet okunursa veya bu namaz 100 rek'at olarak kılınırsa; bunu yerine getiren mü'min huzûr-i ilâhîye namaz borçlusu olarak çıkmaz.

6. Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır.
Bu namazın;birinci rekatında Fatiha'dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur. Mi'rac gecesinden sonraki gün, mutlaka oruçlu olmalıdır. Namaz borcu olanların hiç olmazsa 1 günlük namazlarını kaza etmeleri makbul olsa gerekir.

BiR HADiS


Size geceleyin kalkmayi tavsiye ederim.
Çünkü o,
sizden önce yasayan salihlerin âdetidir;
Rabbinize yakinlik (vesîlesi)dir;
günahlardan koruyucudur;
kötülüklere kefarettir,
bedenden hastaligi kovucudur.

Tirmizi, 3543

BiR AYET


بســــــــــــــــــــــــــــــــم الله الرحمن الرحــيــم

De ki:
“Yarattığı şeylerin kötülüğünden,
karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden,
haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden,
sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.”



(Felak 1-5)

MiRAC'LA GELEN HEDiYELER


MiRAC'LA GELEN HEDiYELER

1. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü'min ruhlara manen şöyle diyordu: �Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.� Böylece mü'minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

2. İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.

Mü'minler merak ediyorlar. �Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık� derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.

3. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

4. Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü'minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. �Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz� buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

5. İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, �Sen paşa oldun� dense ne kadar sevinir.

Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, "Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah'ın rahmetine gireceksin" dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)

O' (SAV) NEDEN MiRAC'A ÇIKTI?


O' (SAV) NEDEN MiRAC'A ÇIKTI?

Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.
Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz'i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz'i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi'râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi...

MiRAC NASIL GERÇEKLEŞTi

MiRAC NASIL GERÇEKLEŞTi

Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.

Bir rivayette Hz. İsa'nın doğduğu yer olan Betlaham'a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü's-Sahra'nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine " Hoş geldin!" dediler, tebrik ettiler.

Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.

Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı. "Allah ümmetine neyi farz kıldı? " diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam " 50 vakit namaz " buyurdu.

Hz. Musa'nın, " Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez " demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail'in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke'ye döndü.

Sabah olunca Kabe'nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, " Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir? " diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ'yı görmüş olanlar, " Mescid-i Aksâ'yı bize anlatır mısın? " diye Peygamberimize soru yönelttiler.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:

" Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü'l-Makdis'i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, " Beytü'l-Makdis'in kaç kapısı var? " diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü'l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım. "

Bunun üzerine müşrikler:

" Vallahi dos doğru tarif ettin� " dediler, ama yine de iman etmediler.

O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, " Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur " diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir " Sıddîk, tereddütsüz inanan " ünvanını aldı.

MiRAC KANDiLi


MiRAC KANDiLi

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.

Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:

"Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir." (İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:

"O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O'nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O�nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü." (Necm Suresi, 7-18.)

MiRAC


MiRAC

Arapça'da merdiven, yukari çikmak, yükselmek anlamlarini dile getirir. Islam'da Hz. Peygamber (s.a.s)' in göge yükselerek Allah'in huzuruna kabul edilmesi olayi. Mirac olayi hicretten bir yil ya da onyedi ay önce Receb ayinin yirmi yedinci gecesi gerçeklesir. Olayin iki asamasi vardir. Birinci asamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'in andigi bu asama, gece yürüyüsü anlaminda isra adini alir. Ikinci asamayi ise Hz. Peygamber (s.a.s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselisi olusturur. Mirac olarak anilan bu yükselme olayi Kur'an'da anilmaz, ama çok sayidaki hadis ayrintili biçimde anlatilir.

Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s), Kâbe'de Hatim'de ya da amcasinin kizi Ümmühani binti Ebi Talib'in evinde yatarken Cebrail gelip gögsünü yardi, kalbini Zemzem ile yikadiktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu. Burak adli binege bindirilerek Beytü'l-Makdis'e getirildi. Burada Hz. Ibrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve diger bazi peygamberler tarafindan karsilandi. Hz. Peygamber (s.a.s) imam olarak diger peygamberlere namaz kildirdi.

Hz. Peygamber (s.a.s), Beytü'l-Makdis'te kurulan bir Mirac'la ve yaninda Cebrail oldugu halde göge yükselmeye basladi. Gögün birinci katinda Hz. Adem, ikinci katinda Hz. Isa ve Yahya, üçüncü katinda Hz. Yusuf, dördüncü katinda Hz. Idris, besinci katinda Hz. Harun, altinci katinda Hz. Musa ve yedinci katinda Hz. Ibrahim ile görüstü. Cebrail ile birlikte yükselis Sidretü'l-Münteha'ya kadar sürdü. Cebrail, "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarim" diyerek Sidretü'l Münteha'da kaldi. Hz. Peygamber (s.a.s) buradan itibaren Refref adli baska bir binekle yükselisini sürdürdü. Bu yükselis sirasinda Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabini müsahede etti. Sonunda Allah'in huzuruna kabul edildi. Kendisine ümmetinden Allah'a sirk kosmayanlarin Cennet'e girecegi müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve bes vakit namaz fari kilindi. Yeniden Refref ile Sidretü'l-Münteha'ya, oradan Burak'la Kudüs'e, oradan da Mekke'ye döndürüldü.

Hz. Peygamber (s.a.s) ertesi günü Mirac olayini anlatti. Olayi duyan müsrikler yogun bir kampanya baslatarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i suçlamaya, alaya almaya basladilar. Bu kampanya bazi müslümanlari da etkileyerek süpheye düsürdü. Olayin gerçek olup olmadigini arastirmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana iliskin sorular sorarak Hz. Peygamber (s.a.s)'i sinadilar. Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdigi bilgilerin dogrulugu müslümanlari süpheden kurtardiysa da müsriklerin inatlarini kirmaya yetmedi. Mirac olayi inatlarini ve düsmanliklarini artirarak onlar için bir fitne nedeni oldu. Bu olay karsisindaki tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekr, Hz. Peygamber (s.a.s)'ce "Siddîk" lakabiyla onurlandirildi. Hz. Ebu Bekir olayi kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyecegini soran müsriklere "O söylüyorsa süphesiz dogrudur" cevabini vermisti.

Ahad hadislere dayansa da Mirac olayinin gerçekliginde tüm müslümanlar birlesmislerdir. Ancak olayin gerçeklesme biçimi Islam bilginleri arasinda görüs ayriliklarina neden olmustur. Buna göre Ibn Abbas'in da içinde bulundugu bazi bilginlere göre Mirac olayi uykuda gerçeklesmistir. Bilginlerin büyük çogunluguna göre ise uyku durumunda ve rüyada degil, uyanik iken gerçeklesmistir. Fakat bu görüsü savunanlar da Mirac'in yalniz ruhla mi, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi oldugu konusunda ikiye ayrilmislardir. Sonraki Kelamcilarin büyük çogunluguna göre mirac olayi uyanikken hem ruh, hem de bedenle gerçeklesmistir. Içlerinde Hz. Aise'nin de bulundugu bazi bilginlerle mutasavviflarin büyük çogunluguna göre ise uyanik durumda iken ama yalniz ruhla gerçeklesmistir.

Mirac olayinin gerçeklestigi gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayilmis ve bu gecenin ibadetle ihyasi geleneklesmistir. Osmanlilar döneminde, camiler kandillerle donatildigi için Mirac kandili olarak anilan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayini anlatan ve Miraciye adi verilen siirlerin okunmasi, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

ÜZÜM ÇEKiRDEĞiNDEKi ŞiFA


ÜZÜM ÇEKiRDEĞiNDEKi ŞiFA

Barınma, giyinme ve beslenme insanoğlunun temel ihtiyaçları arasındadır. Vücudun ihtiyaç duyduğu besin maddelerinin vücuda alınması şeklinde tarif edilen beslenme, diğer iki temel ihtiyacın önünde yer alır. İnsanın hareket edebilmesini sebepler dairesinde bünyesine almak zorunda olduğu enerjiye bağlayan Zât-ı Zülcelâl, enerji ihtiyacının giderilmesi için de, dünyayı leziz nimetlerle donatmıştır. Bünyelerine yerleştirilen karbonhidrat, yağ ve protein gibi bileşikler vasıtasıyla gıdalara temel enerji kaynağı olma vazifesi yüklenmiştir. Protein ihtiva eden gıdalar, protein sentezinin gerçekleşmesinde yapıtaşı olarak rol almaktadır. Beslenme yoluyla vücuda alınan gıdalardaki birçok terkip de yapıcı-tamir edici roller oynayarak, insanın mâruz kalacağı birçok hastalığın önlenmesinde görev almaktadır. Gıdalarda bulunan birçok bileşiğe çeşitli hastalıkların önlemesinde vazife verildiği, ilmî çalışmalarla da ispat edilmiştir.

Besinlere yüklenen temel fonksiyon, organizmanın mevcut metabolik ihtiyaçları için gerekli maddelerin sağlanmasıdır. Oysa gıda maddeleri, vücudun metabolik aktivitesi için gerekli makro ve mikro besleyicilerden başka, sağlık üzerinde olumlu tesirleri tespit edilmiş unsurları da ihtiva etmektedir. Son yıllarda sıklığı giderek artan kardiyovasküler (kalb-damar) rahatsızlıklar, kötü kolesterol (LDL) yüksekliği, kanser, hipertansiyon gibi birçok hastalığın, insanların beslenme alışkanlıkları ile alâkalı olduğu ispatlanmıştır. İnsan sağlığı ile günlük diyet arasındaki münasebetin ilmî çalışmalar ışığında ortaya konmasıyla birlikte, diyetin kronik hastalıkları önlemedeki tesiri, dikkatlerin bu konuya yoğunlaşmasını sağlamıştır.

Tüketilen gıda maddeleri sadece verdikleri enerji ve sağladıkları bazı besin unsurları ile değil, vücut için göstermiş oldukları fayda ve hastalıkların önlenmesindeki fonksiyonları ile de değerlendirilmeye başlanmıştır. Besleyici özellikleri ile birlikte, vücuda fizyolojik mânâda fayda sağlayan ve kronik hastalıkların oluşmasının engellenmesine veya ortaya çıkma riskinin azaltılmasına vesile olan gıdalara ‘fonksiyonel gıdalar’ denmiştir. Birçok gıda maddesi tabiî hâliyle fonksiyonel özellik göstermektedir. Kadîr-i Mutlak’ın, insanoğluna ikram olarak sunduğu nimetler, aynı zamanda tabiî bir ilâç mahiyetindedir. Son yıllarda konuyla ilgili çalışmaların ilgi odağı, önemli bir gıda maddesi olan üzümdür.

Üzüm, botanikte asmagiller (vitaceae) olarak isimlendirilen bitkinin meyvesidir. En fazla bilinen ve tüketilen türü ise, Vitis vinifera’dır. Üzüm, muhteviyatında bulunan fazla miktardaki şekerden dolayı kalori değeri fazla olan bir gıda maddesidir. Çeşitli mineral maddelerden ve vitaminlerden yana zengin olan üzümün, insan sağlığı açısından birçok faydası çeşitli ilmî çalışmalar ışığında ortaya konmuştur. Özellikle sahip olduğu kalori değerinden dolayı üzüm, hem fizikî hem de zihnî çalışmalarda bulunan insanlar için çok değerli bir gıda maddesidir. Üzüm tüketimine bağlı olarak bağışıklık sistemi güçlenmekte, böbreklere ve karaciğere yüklenmiş olan fonksiyonların icrası kolaylaşmakta, karaciğer hastalıkları ve kansızlığın tedavisi söz konusu olabilmektedir. Bununla birlikte üzüm, kanın temizlemesine ve vücutta biriken zararlı maddelerin dışarı atılmasına vesile kılınmıştır. Aynı zamanda üzüm, kanın sulandırılmasıyla birlikte kalb-damar sisteminin düzenli çalışmasına da yardımcı olmaktadır. Bu şifa kaynağı, yapısındaki önemli bir fenolik bileşik olan resveratrol sayesinde, kanserin oluşumuna karşı vücuda direnç sağlamakla görevlendirilmiştir.

Üzümün çekirdeği de ayrı bir şifa deposu olarak bir ilâç kapsülü mahiyetine büründürülmüştür. Zât-ı Zülcelâl’in bu küçücük yapılara dercettiği tabiî kimyevî bileşikler, birçok hastalığa şifa vesilesi olma özelliği taşımaktadır. İlmî çalışmalarda üzüm çekirdeğinin birçok patojen bakteri üzerinde antimikrobiyal tesir gösterdiği ortaya konmuştur. Buna ilâveten antioksidan ve antikanserojen tesirleriyle de adından söz edilen bu gıda maddesine ilgi son yıllarda artmıştır.

Genellikle sirke ve pekmez üretiminde temel ürün olarak kullanılan üzümlerden arta kalan üzüm posasının da, tedavi edici bir madde olduğu tespit edilmiştir. Üzüm posası ve çekirdeğinden elde edilen ekstrelerde kateşin, epikateşin ve çeşitli prosiyanidin bileşikleri gibi tabiî antioksidan maddelerin bulunduğu belirlenmiştir. Bilindiği gibi antioksidanlar, vücutta oksijen kullanımı neticesinde oluşan ve zararlı olabilen serbest radikalleri zararsız hâle getirmekle vazifelendirilen önemli müdafaa molekülleridir. Üzüm çekirdeğinde bol miktarda bulunan bu bileşiklere, vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesinde ve özellikle kanserli dokuların oluşumunun önlenmesinde çok önemli fonksiyonlar yüklenmiştir. Üzüm çekirdeği ekstresinin insanda hastalık âmili birçok patojen bakteri üzerinde de antimikrobiyal tesire sahip olduğu belirlenmiş, çekirdeğiyle yenen üzümün hastalıkların önlenmesinde oldukça önemli bir rol oynayacağı ortaya konulmuştur.

Klinik araştırmalar, üzüm çekirdeğinin toplardamar yetersizliğinin, retina hasarlarının ve bazı cilt hastalıklarının tedavisinde olumlu neticeler verdiğini ortaya koymuştur. Üzümden elde edilen preparatların kan dolaşımıyla ilgili rahatsızlıklara, baş ağrısına, cilt problemlerine ve bulantıya karşı kullanılabileceği belirtilmiştir.

Üzüm çekirdeğine yüklenen en temel vazifelerden biri de, yaşlılık ve hastalık ile zayıflayan kan damarı duvarlarını güçlendirme kapasitesidir. Üzüm çekirdeği, kan damarlarının kırılganlığının düzeltilmesinde, onların daha sağlam ve esnek hâle gelmesinde rol almakta, kanın kolayca akmasına vesile olmaktadır. Bilhassa beyinde ve gözlerde bulunan kılcal damarların yüksek tansiyon karşısında kolayca çatlayabileceği ve yırtılabileceği ihtimali göz önüne alındığında, üzüm çekirdeğine ne kadar hassas bir vazife yüklendiği daha net anlaşılmaktadır. Başka çalışmalarda ise üzüm çekirdeğinin, varis tedavisinde de kullanılabileceği bildirilmiştir. Varis, damarların büküldüğü, gerildiği ve derinin altında morumsu, uzamış kabarıklıklar olarak görüldüğü bir durumdur. Araştırmalarda, vücuda alınan üzüm çekirdeğinin tesiriyle damarların güçlendirildiği, sağlamlaştırıldığı ve yeniden onlara esneklik kazandırılarak, böylece tekrar derinin içine çekilmelerine vesile kılındığı gösterilmiştir. Üzüm çekirdeği ile birçok insanın muzdarip olduğu polen alerjisine de deva bulunabilmektedir. Avrupa’da yapılan incelemelerde, üzüm çekirdeği ile vücut içerisinde histamin salgısının önlendiği, böylece insanda saman nezlesi gibi alerjik reaksiyonların önüne geçilebileceği ispat edilmiştir. Dikkat eksikliği sendromu olan kişilere üzüm çekirdeği takviyeli bir beslenme uygulandığında, dikkat eksikliğinin klâsik belirtileri olan konsantrasyon ve zihnî odaklanma eksikliğinde iyileşme olduğu görülmüştür.

Üzüm çekirdeği, güçlü bir antioksidandır ve serbest radikal çöpçüsüdür. Serbest radikaller, normal hücrelere saldırabilen, onları harap eden veya mutasyona uğratan dengesiz oksijen molekülleridir. Serbest radikal hasarı, kansere eşlik eden bir çeşit hücre büyümesine yol açabilir. Üzüm çekirdeği terkibinde bulunan antioksidan özellikli bileşiklere bu hasarın önlenmesinde önemli bir rol verilmiş ve kanser oluşumu ile ilerlemesini güçlü bir şekilde engelleyebilme özelliği, Kadîr-i Mutlak’ın ilâhî kudreti ile bu küçücük yapılara yüklenmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de birden fazla yerde adı geçen bu harika nimetin sayısız derde deva olduğu, ilmî çalışmalarla ortaya konmuştur. Rabb’imizin insanoğluna sunmuş olduğu tatlı ve besleyici bir meyve olan üzümün içerisine kapsül şeklinde bir şifa deposunu yerleştirerek hem beslenmemizi hem de hastalıklardan korunmamızı sağlaması, O’nun gücünün nelere kâdir olduğunun bir göstergesi olsa gerektir.

CENNET VE CEHENNEMiN DERECELERi


ALLAH'IN RIZASI CENNET VE CEHENNEMiN DERECELERi

Sonsuzca yaşamak, hep var olmak ister insan. Bir anlamda yaratılışında kodludur bu arzu. Oysaki dünya hayatındaki varlığı diğer tüm yaratılmış varlıklarda olduğu gibi ölümlüdür. Peki, bir gün öleceğini bilen insanoğlu neden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Herhalde bunun en büyük sebebi insanın sonsuzca var olma isteği ve tutkusudur. Oysaki yüce Yaratıcımız, insanoğlunun bu arzusunu bu dünya hayatı için değil ahiret yurdu için vaat etmiştir. Beklide insana sunulacak en büyük nimet ve imkân sonsuzca yaşama hakkıdır. Allah, insanoğluna katında sonsuzca yaşama hakkı vermek istemektedir. Bu yüzden olsa gerek insanının içine de yaratılışından itibaren sonsuz yaşama isteği verilmiştir. Şeytanın, Hz. Âdem ve eşine oynadığı oyun da onları sonsuzca yaşama tutkusuna ve ölümsüz olmaya kışkırtmak ve Allah’ın yasak ederek imtihan kıldığı ağaca yönelmelerini sağlamak değil miydi? (7 Araf Suresi 19-25). İnsan hiç ölmemek ister çünkü var olmak tutkuyla arzulanan bir hadisedir. İşte yüce Yaratıcımızın insanoğluna bu dünya hayatındaki davranışlarının bir karşılığı olarak müjdelediği ve korkuttuğu sonsuzca yaşam sadece bu dünya hayatından sonraki tekrardan yaratılışımızda gerçekleşecektir. İnsanlar yaşamları süresince yapmış olduklarının bir karşılığı olarak hak ettiklerini en ufak zerresine kadar orada bulacaklardır.


Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çok defalar cennet ve cehennemle ilgili kesitler sunularak insanoğlu bir anlamda müjdelenmek ve terbiye edilmek istenir. Ancak insanlar tarafından genellikle yapılan bir hata vardır ki oda yine ayetlerde açıklandığı şekliyle cennet ve cehennemin mertebeleri olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Kendini samimi ve dünyevi beklentisi olmadan Allah yoluna adamış, bu yolda didinip çaba gösteren bir inanan ile yine ayetin ifadesiyle (22 Hac Suresi Ayet 11) Allah’a kıyıdan kıyıya ibadet eden ancak kendisine gelen bir imtihan karşısında bekleneni veremeyen bir kulun ya da bunlar arasındaki sayılamayacak kadar çok çeşitteki insanın ahirette alacakları mükâfatlar ve gönül tatmini bir olmayacağı gibi kısmen ya da tamamen Allah’ın emirlerinden sapanlarla, Allah’a, Peygamberlerine ve inananlara gerek fizikî gerekse sosyal, psikolojik ve ekonomik savaş açan kişilerin dereceleri de aynı olmayacaktır.


Ayetlerde çeşitli cennetlerden bahsedilmekte ve bu cennetlerle ilgili kesitler sunulmaktadır. Hatta öyle üst mertebede cennetler vardır ki onlara sadece kendisini Allah yoluna adayan oluşta ve yarışta önde giden inananlar ulaşabilecektir. Bunlarsa ayette geçtiği şekliyle büyük çoğunluğu peygamberimiz Hz. Muhammed ve öncesinde yaşamış inananlardan az bir kısmı ise Peygamberimizden sonraki inananlardan oluşmaktadır (56 Vakıa Suresi Ayet 10-14). Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun kazanılması ise tüm cennetlerden daha büyük ve önemlidir (9 Tevbe Suresi Ayet 72). Yine cehennemin yedi kapısından ve her kapıya ayrılmış bölük bölük inkârcılardan bahsedilir (15 Hicr Suresi Ayet 44). Yani cehennemde çekilecek olan azabın da dereceleri bulunmaktadır.


İşte tamda bu noktada özellikle insanların büyük çoğunluğunun cennet anlayışları açısından konunun önemi ortaya çıkmaktadır. İçinde az da olsa Allah korkusu ve cehennemde yanmaktan çekinme bulunan insanların büyük çoğunluğu halk arasındaki yaygın ifadesiyle “bir şekilde cennete girelim de nasıl girersek girelim” anlayışındadırlar. Bu anlayışın altındaki en büyük neden cennetlerde sunulacak imkân ve nimetlerin aynı olacağı inancıdır. Dünya hayatındaki yaşantısında maddi pek çok rüyaların peşine takılan ve doyumsuz olan insan konu ahiret yurdu ve cennet olduğunda kıyısından kenarından olsa da girmeyi hedeflemekte ve bununla tatmin olabilmektedir. Ya da pek çok insan tarafından tekrarlanan diğer bir yaklaşım ise “iyi insanlık” modelidir. Biz iyi insanız kimseye bir kötülüğümüz yok etliye sütlüye karışmayız kendi halimizde yaşayıp gidiyoruz şeklinde açıklamalar ile dini ve Allah’ın emirlerini sadece iyilik ve yardımsever olmaya indirgeyen bu anlayış da kendisini olabilecek en kötü “dindar” modelleriyle mukayese edip cenneti en çok hak eden kişilerden görmeyi “canım bizde cennete girmeyeceksek kim girecek” tarzında söylemlerde bulunmayı kendilerine düstur edinmişlerdir.


Konunun daha iyi anlaşılması için somut bazı örnekler vermeye çalışalım. İnsanların bireysel maddi manevi birtakım özellikleri için çeşitli sıfatlar kullanırız. Örneğin sağlık, mutluluk, zenginlik, güzellik, çirkinlik, güç, kuvvet vb. Ancak kaçınılmaz olarak şunu biliriz ki pek çok insan zengin sıfatına girebiliyorken zenginlikleri arasında inanılmaz boyutlarda farklılıklar olabilmektedir. Örneğin Türkiye’nin sayılı zenginlerinden olan X şahsı ülkemiz insanları için ulaşılmaz bir zenginlikte görülürken dünya zenginler sıralamasında isimleri dahi geçememektedir. Ancak bizim bu insanların büyük çoğunluğu için kullandığımız genel bir ifade zengin olduklarıdır. İşte diğer pek çok insani özelliklerde de ortaya çıkan bu derece farkı cennet ve cehenneme girecek olan insanlar içinde aynıdır. Yine insanların güzellikleri ve becerileri de eşit değildir. Ancak bunlar içinde genel ifadeler olarak güzel ya da becerikli yakıştırmaları yapılır.

Yine sanki kulluk ve ibadet insanın farkındalığından itibaren değil de hayatının son demlerinde adeta yaşlılık meşgalesiymiş gibi algılanıp heba edilen gençlik ve yıllar göz ardı edilmektedir. Kişinin hayatını dünyevi zevk ve saadetler peşinde geçirip yaşlılığında dahi olsa bazı gerçekleri anlayıp pişman olması yinede takdir edilebilecek bir davranıştır. Çünkü Allah’ın kimi ne şekilde affedeceğini sadece Allah bilebilir. Ancak Allah kulunu affetse dahi insanın boşa geçirmiş olduğu yıllarını geri getirebilme ve bu yıllarını hayra yönelik işlerle geçirebilme imkânı olamayacağından insan yine kayıptadır. İnsanın haramlara girebilme imkân ve kudreti varken haramlardan sakınabilmesi ile gerek fiziki gerekse manevi manada bu kudretlerini yitirdiğinde haramlardan uzak kalması arasında oldukça önemli fark olsa gerek.


Samimi bir inananın en büyük hedefi beklentisiz olarak Allah’ın rızasını kazanmaya çalışıp çabalamak, hesap kitap yapmadan, Allah’ın emir ve yasaklarını sorgusuz bir şekilde harfiyen yerine getirmektir. Zaten yüce Yaratıcımız samimi ve ihlâslı bir şekilde hayırlı işlerle uğraşan emir ve yasaklara uyan kullarının ahretteki mükâfatlarını eksiksiz olarak sunacaktır. Biz kullara düşen ise Rabbimizin takdirini Rabbimize bırakmak beklentisiz olarak en başta Rabbimizin rızasını ve üst mertebedeki cennetleri hak edebilmek için hayırlı işlerde yarışmaktır.


Ey iman sahipleri! Dikkatlerinizi, sizi korkunç bir azaptan kurtaracak bir ticarete çekeyim mi: Allah’a ve onun resulüne inanır, Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla didinirsiniz. İşte bu, sizin için en hayırlısıdır; eğer bilirseniz. Günahlarınızı affeder ve sizi, altından nehirler akan bahçelere, sürekli cennetlerdeki temiz-bereketli barınaklara yerleştirir. İşte bu en büyük başarıdır (61 Saff Suresi Ayet 10-12).


ONLARDA EV YAPACAKLAR MI?


ONLARDA EV YAPACAKLAR MI?

Nuh aleyhisselam zamanında insanların ömürleri uzunmuş, 800 - 1000 sene yaşarlarmış. Bir kadının oğlu vefaat eder. Kadın çok ağlar. Komşu kadınlardan birisi der ki:

- Niye bu kadar ağlıyorsun, Allahü teâlânın takdiri böyleymiş.
- Elbette öyledir, ben ona ağlamıyorum.
- Ya niye ağlıyorsun?
- Yavrum fazla gün görmedi diye, annelik şefkatiyle ağlıyorum.
- Oğlun kaç yaşındaydı?
- 275 yaşındaydı.
- İyi ama sen buna ağlıyorsun da, ahir zamanda gelecek ümmet ne yapsın, ömürleri 50-60 sene olacak.
- Ciddi mi söylüyorsun?
- Elbette.
- Allah Allah, onlar ev de yapacaklar mı?
- Hem de kaç tane yapacaklarmış.
- Ben onların yerinde olsaydım, çadırımın kazığını bile değişmezdim.


HALiFEYi AĞLATAN ÇOCUK


HALiFEYi AĞLATAN ÇOCUK

Sıcak bir yaz günüydü. Arabistan çöllerine günes bütün sicakligiyla vuruyordu. Adeta insanin beynini kaynatiyordu. Herkesin kösesine çekildigi, etrafin sessizlige büründügü bir anda, ezan
vaktinin yaklastigini gören halife, abdestini almis,agir agir camiye gidiyordu.

Bir çocugun, kendisini geçmek istercesine hizli adimlarla gittigini gördü. Küçücük çocugun bu telasi neydi? Acele edisinin mutlaka bir sebebi vardi. Acaba bir derdi mi vardi? Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi. Nihayet halkin derdini dert eden halife sordu:
"Yavrucugum nedir bu telâsin, bir derdin mi var, Niçin bu kadar hizli gidiyorsun?"

Çocuk halifeyi taniyamamisti.
"Camiye gidiyorum amcacigim" diye cevap verdi.
Halife sasirdi. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konusturmaya karar verdi:

"Yavrucugum senin yasin daha küçük! namaz sana farz degildir.
Niçin bu kadar telaslaniyorsun ?"

Çocuk kınar gibi halifeye bakti:
"Amca, amca! Bu isin büyügü küçügü olur mu?"

Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçegin büyük küçük ayirdigi yok. En iyisi her yasta buna hazir olmali. Hem bu yasta namaza alismazsam, büyüyünce kilmak zor gelebilir." Halifeyi derin bir düsünce daldi. Gözlerinden yaslar bosanirken agzindan su cümleler döküldü:

"Ey rabbim! Ne akilli bir çocuktur bu çocuk!
Büyüklerde bulunmasi gereken ruhu tasiyor!"

KUR'AN-IN MUCiZELERi


PETROL'ÜN OLUŞUMU

"Rabbinin yüce ismini tesbih et, ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', takdir etti, böylece yol gösterdi, 'yemyeşil-otlağı' çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu." (A'la Suresi, 1-5)

Bilindiği gibi petrol, denizlerdeki bitki ve hayvanların çürüdükten sonraki kalıntılarından oluşur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürüdükten sonra, geriye yalnızca yağlı maddeler kalır. Çamur ve büyük kaya katmanları altında kalan yağlı maddeler de petrol ve gaza dönüşür.


Yerkabuğundaki hareketlenmeler bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaların binlerce metre derine gömülmesine yol açar. Oluşan petrol de bazen kaya tabakalarındaki gözeneklerden sızarak kilometrelerce derinden yüzeye çıkar ve burada buharlaşarak (gaz haline dönüşerek) geriye zift birikintisi bırakır.

Ala Suresi'nin ilk dört ayetinde dikkat çeken üç husus petrolün oluşum aşamalarıyla son derece parelellik içindedir. Öncelikle otlak, kır, çayır anlamlarına gelen "elmer'a" ifadesi ile petrolün oluşumundaki organik kökenli maddelere işaret olması son derece muhtemeldir.

Ayette ikinci dikkat çekici kelime ise siyaha çalan yeşil, yeşile çalan siyah, karamsı, esmer, isli renkleri tarif etmek için kullanılan "ahva" kelimesidir. Bu kelime de yer altında biriken bitki atıklarının zaman içinde siyaha dönüşmesi olarak düşünülebilir. Çünkü bu kelimeler üçüncü bir kelime ile -"gusaen"le- desteklenmektedir. Kimi meallerde çer-çöp, süprüntü olarak çevrilen "gusaen" kelimesi, sel suyunun otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışım anlamına da gelmektedir. Bu kelime, içerdiği "kusma, istifrağ etme" anlamından ötürü kimi kaynaklarda "sel kusuğu" olarak tercüme edilmekte ve toprağın petrolü kusması olarak tarif edilmektedir.

Nitekim petrolün oluşumu, ortaya çıkış şekli, köpüklü görünümü, rengi göz ününde bulundurulduğunda, ayetlerde kullanılan kelimelerin ne kadar hikmetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi ayetteki bitkinin kara ve akışkan bir sıvıya dönüşmesi petrolün oluşumu ile son derece benzerdir. Petrolün oluşumu hakkında bilgi sahibi olunmadığı bir dönemde, böylesine uzun yılları kapsayan bir oluşumun tarif edilmesi, kuşkusuz Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunun bir başka delilidir

ACIKLI BiR ZiYARET


ACIKLI BiR ZiYARET

Amine'nin Medine'de Beni Neccar'da akrabaları vardı. Hem onları ziyaret etmek, hem de yetim çocuğa yüzünü görmek nasip olmadığı babasının mezarını ziyaret ettirmek maksadıyla çocuğuyla Medine'ye ziyaret yaptı. Hazret-i Muhammed o zaman altı yaşında idi. Ümü Eymen de, tabi bu uzun yolculukta yanlarında idi. Medine'de dayıları nezdinde bir ay kadar misafir kaldılar. Yetim çocuğun körpe dimağında yeni intibalar uyandı. Babsının mezarının başucunda masum tavrıyla dururken ilk defa olarak hayatında bir şeyin eksik olduğunu hissetti. Babadan yetim kaldığını anladı. Bu seyehatın derin izleri onun hafızasından hiç bir zaman silinmedi. Hicretten sonra Medine'de ikamet ederken bir defa şöyle demişti: "Burası validemin ikamet ettiği yerdir. Yüzme öğrendiğim havuz da bu idi. Buralarda Enise'nin kızı ile oynuyordum."

Misafirlik sona ermiş,artık Mekke'ye dönüyorlardı. Annesiye yetim çocuğu ve bir de hizmetçileri Ümmü Eymen'i taşıyan küçük kaafile, kızgın çölleri aşarak bir akşam üzeri güneş batarken, Medine'nin yirmi üç mil cenubuna düşen Ebva köyüne gelmişti. O akşam o köyde kaldılar. Fakat anne şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Belki son dakikalarını yaşadığını sezer gibi olmuştu. Baba öksüüz olan ciğerparesini yanı başına oturttu. Şefkat dolu gözlerle onu baştan ayağa bir süzdü. Bu bakışlarda neler okunuyordu neler! Oğlunu öptü,yüzünü, gözünü kokladı. Parçalanan bağrına basarak analığın bütün hararet ve şefkatiyle onu okşadı. Bu anne, kalbinin bütün şefkatini yavrusuna sarmak, ruhunun bütün hassasiyetini ona vermek istiyordu. İçinden neler geçiyordu, ruhunda ne fırtınalar kopuyordu. Daha ana karnında iken babasını kaybeden bu yavrucak, şimdi de anneden mi mahrum kalacaktı? Anne, bu acıyı hisseder gibi oldu ve oğlunun yüzüne tekrar baktı. Bir daha göremeyeceği biricik oğlunun masum yüzüne baka baka genç anne şu manada bir şiiri okudu:

"Her yeni eskiyecek ve her şey fena bulacaktır.

Ben de öleceğim,fakat gam yemem,temiz bir çocuk

Doğurdum,dünyaya bir büyük hayır bırakıyorum!"


Bu sözlerden sonra gözlerini bu fani hayata kapadı. Ümmü Eymen çocuğu alarak Mekke'ye döndü. Bundan sonra Hazret-i Muhammed'i dedesi Abdü'l-Muttalib yanına aldı. Ana baba öksüzü kalan torununu o büyüttü.

Efendimiz çok vefakar idi. En ufak bir iyiliği asla unutmazdı. Sadık hizmetçileri Ümmü Eymen hakkında da aynı duyguları beslerdi. Onu hiç unutmazdı. Ümmü Eymen'i her gördükçe: "Benim, anamdan sonra anam sensin" diye ona karşı beslediği şükran duygularını ifade ederdi.

Hazre-i Muhammed 6 yaşında anadan da yetim kalınca dedesi Abdü'l Muttalib onu alıp büyütüyordu. Nihayet bu ihtiyar dedenin de son günleri yaklaşıyordu. 82 yaşına gelmişti. Abdül'l Muttalib torununu kimin himayesine vereceğini uzun boylu düşündü. Bu onun için bir vazife idi. Bir gün oğullarını hasta döşeğinin yanıbaşına çağırdı. Muhammed'i himaye edecek olanı seçecekti. Ebu Leheb'e dönerek şöyle dedi:

-Senin servetin çok, lakin kalbinde merhamet az. Çocuksa yetim,yüreciği yaralı, onu hoş tutamazsın. Senin nadanca hallerinden incinir ve üzülür, onun için çocuğu senin eline teslim edemem!

İhtiyarın bu sözleri bir keramet mi idi? Hakikaten Peygamber Efendimiz, bütün hayatı boyunca bu katı kalpli, taş yürekli adamdan neler çekti. Hiç bir yabancı, amcası olan bu insan kadar ona eziyet etmemiştir. Ebu Leheb hakkında Kur'an'da şiddetli bir sure vardır. Peygamberimizin en büyük düşmanları Ebu Cehl ile Ebu Lehebdi.

Sonra oğlu Abbas'ı süzerek:
-Sen bu işe layıksın fakat senin de ailen kalabalık, gailen başından aşkın. Evlatların çok... Bu sırada Ebu Talib ortaya atıldı:
-Babacığım, gerçi benim servetim az, zengin değilim. Kardeşlerimin içinde benden daha eli yufka olanı yok. Fakat şefkatim hepsinden üstündür. Kardeşim Abdullah'ın oğluna bakmadığı ben cana minnet bilirim, dedi.

Abdü'l-Muttalib küçük torununun da re'yini almayı unutmadı. Ona dönerek amcalarından hangisini babalığa seçtiğini sordu. Masum çocuk yerinden fırladı ve Ebu Talib'in boynuna sarıldı. Böylece Ebu Talib'in himayesine girmiş oldu. Zaten Abdü'l-Muttalib'in oğulları içinde Abdullah ile ana baba bir kardeş olan Ebu Talib idi. Diğerleriyle anaları ayrı idi. Ebu Talib'in Muhammed'e öksüzlüğünü hiç sezdirmeyeceğinde şüphe yoktu.

Bu hadiseden birkaç gün sonra ihtiyar dede bu fani hayata gözlerini yumdu. Ana baba öksüzü,en kuvvetli hamisi olan dedesini de kaybetti. Bu ölüm ona çok acı geldi. Dedesinin cenazesini teşyi ederken göz yaşlarını tutamamış, ağlamıştı.Kim bilir bu küçük çocuk ihtiyar dedesini mezara götürürken içinde ne gibi hatıralar canlanıyordu. Hiç yüzünü görmeden mezara giren babası, iki sene evvel yolda bir köy mezarlığında toprağa verdiği annesi, bunlar hep içinden geçiyordu. Ve göz yaşlarını bunların hepsi için döküyordu. Onun için göz yaşları bu kadar çok akıyordu! O zaman sekiz yaşında idi. Dedesi ise 82 yaşında ölmüştü.

Abdü'l-Muttalib'in ölümü yalnız bu yetim çocuk için değil, Beni Haşim ailesi için büyük bir kayıp idi. Oğulları arasında onun yerini tutacak yoktu. Abdü'-Muttalib'in ölümünden sonra Ümmeyye oğulları, Haşim oğullarını üstelediler. Haşimilerin mevki sarsıldı. Kabenin hizmetlerinden ellerinde yalnız sikaaye kaldı. Bu vazife Abbasta idi. Abbas zengin idi, fakat tamahkarlığı vardı.
15 Temmuz 2008 Salı

VARLIĞI VAR EDEN


VARLIĞI VAR EDEN

Ey varlığı, varı, var eden var!

Yok yok, sana yok demek, ne düş var.


Der her şeyin lisanı her gah,

Allah, Allah, Allah, Allah.


Ey kudreti eyleyen hüveyda,

Her zerrede bin türlü ma'na,


Senin elindedir bir tekellüf,

Cüz'i, külli, bütün tasarruf,


Zatın senin ol kadar büyüktür,

Başka büyüklükler, pek küçüktür.


Ey cihanı süsleyen mühendis,

Sensin bu alemlere müessis


Cemalini kılmaya temaşa,

Bir ayna düzdün, ismi eşya,


Yıldızlarla alemi donattın,

Binlerce böyle güneş yarattın.


Hepsini kudretinle parlattın,

Birbirinden uzaklara attın.


Sonsuza gidiyor sanki hepsi,

Aydınlatıyor pek azı bizi.


Sensin eden, yoktan var,

Mahlukları, alemi muamma.


Atom, molekül, enerji her an,

Emrinle buluyor, bunca nizam.


Ey alemleri var eden Allah,

Ey ademleri zar eden Allah,


İnsan ne garip bir mahluktur,

Akıl görünür, kusuru çoktur.


İnsan bilirim sanır da bilmez,

Ne kadar bilse , cehiden kesilmez.


Güya,cehlin hilafıdır ilm,

Cehlin sırf, itirafıdır ilm.


Ya Rab, bu ne imtihan ne bela,

İnsanda bu acz ile bu dava


Ya Rab, ne güzel nizamdır bu,

Ya Rab, ne nizamı tamdır bu.


Ya Rab, bu ne saltanat ne kudret

Ya Rab bu ne hendese ne sanat.


Bir avuç toprağa can verirsin,

Ağaca, taşa lisan verirsin.


Birsin birliğinde şek yok.

Mülkünde seninle müşterek yok.


Ey hayyu kadir olan bir Allah,

Bi mislü müşabih olan Allah!

Ey damlayı derya eden Allah!


Kalbi hastalara tabip sensin,

Bağrı yanıklara şefik sensin!


Ruhu bozulanların şifası,

Derdi olanların devası!


Mazlumların sığınasın sen!

Acizlerin dayanağısın sen!


Çaresizlere çare olursun,

Kimsesizlere kimse olursun!


Aşıklar gözü yaşı için,

Yanıklar bağrı,başı için,


Merhamet et bu fakir kuluna,

Yok takatim artık imtihana.


Nefsinin elinde oyuncaktır,

Rahmetmez isen hali harabdır.


Kurtar, bu bendeyi sen, benlikten,

Daha hiç haberi yok kendinden!

TERCiH HATASI YAPMAYIN!..


TERCiH HATASI YAPMAYIN!..


Soru: “Haşyet” talebi, dualarınız arasında önemli bir yer teşkil ediyor. Sizi, Cenâb-ı Hak’tan “haşyet” istemeye sevkeden mülahazalar nelerdir?

Cevap: Haşyet; Mevlâ-yı Müteâl’i isim ve sıfatlarıyla tanımaya muvaffak olmuş bir kulun, kendi acz u fakrının şuuruyla O’nun izzet ve azameti karşısında iki büklüm olması, O’na hakkıyla ubudiyette bulunamadığı endişesiyle kıvranması, her zaman edepli davranması, saygıyla oturup kalkması ve meleklerle atbaşı hâle gelse bile tevazudan asla ayrılmaması demektir.


Allah’ı Bilmenin Meyvesi


اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنِي أَخْشَاكَ حَتَّى كَأَنِّي أَرَاكَ


Allahım içimi haşyet hissiyle doldur ve beni Zât-ı Ulûhiyetine karşı hürmette kusur etmeyen bir kul eyle, tâ ki her an Seni görüyormuş gibi olayım.” duası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dilinden hiç düşmeyen bir niyazdır. Bu itibarla, haşyet talebinde bulunmamız gerektiğini bize talim buyuran muallim, kulluk âdâbını kendisinden öğrendiğimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir.


Aslında, “Allahım, duygu, düşünce, tavır, hal ve hareketlerime öyle bir haşyet boyası çal ki, her an Seni görüyormuş gibi davranayım!” dileği, başta Kur’an talebeleri olmak üzere, bütün inananlar tarafından vird-i zeban (sürekli tekrarlanan dua) edinilmelidir. Çünkü, hakiki mü’minler, her tavır ve davranışlarında O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla temkin ve teyakkuz soluklayan ve ömrünü derin bir ihsan şuuruyla hep O’nu görüyormuşçasına tir tir titreyerek geçiren insanlardır. İslam hakikatini temsil edebilen ve beşerin ufkunu aydınlatan kahramanlar da ancak onlardır.


Ciddiyetsiz ve lâubâli kimselerin, dava adamı olmaları ve başkalarına rehberlik yapmaları mümkün değildir. Zira, içte ihsan bulunmalıdır ki, dışta itkan olsun; insan, gönül âlemini ciddiyetle donatmalıdır ki, bu onun dış dünyasına da yansısın ve muhatapları üzerinde tesir bıraksın. Evet, tavır ve davranışlarıyla lâubâli olan kimseler, diğer insanlara hiçbir şey veremezler; aksine, onları kendi yollarından nefret ettirirler. “Ahiret, Mahşer, Hesap, Cennet, Cemâlullah ve Rıdvan’a inanan, ebediyete uzanmış yolun yolcusu olduğunu söyleyen ve sonsuz saadet arzusunu seslendiren bir insan nasıl bu kadar sere serpe ve kayıtsız yaşayabilir?!.” dedirtir ve çevrelerinde tereddüte sebebiyet verirler.


Maalesef, günümüzün insanları çok lâubâli ve gayr-ı ciddi. Öyle ki, ciddiyet, mefkûre kahramanlarının en önemli vasıflarından biri olduğu halde, lâubâlilik bu daire içine de sızdı. Daha düne kadar, bütün Kur’an hâdimleri, mesuliyetlerinin ağırlığıyla piştiklerinden ve sorumluluklarını her an omuzlarında hissettiklerinden dolayı sürekli ağırbaşlı ve olgun insan tavrı ortaya koyarlardı. Gerçi bazıları, iman hizmetinin esaslarından olan “şevk”i biraz neşeli olmak ve arasıra gülüp eğlenmek şeklinde anlarlardı ama bu anlayış yaygın değildi. Onların ekseriyeti, “şevk” mesleğini, kat’iyen ye’se düşmeme, asla inkisar yaşamama ve her zaman iştiyakla hizmete koşma yolu olarak kabul eder; onu gülüp oynamak şeklinde yorumlamayı meseleyi çarpıtmak sayar ve hep temkinli dururlardı.


Kanaatimce, bu lâubâliliğin altında marifet eksikliği yatmaktadır. Zira, Allah’ı bilmesi lazımdır ki insan haşyetli olsun. “Allah saygısını tam olarak ancak O’nu hakkıyla bilenler duyarlar.” (Fâtır, 35/28) fehvâsınca, Mevlâ-yı Müteâl’e karşı gerekli hürmet ve tâzimi de ancak O’nu sıfât-ı sübhaniyesi ve esmâ-ı hüsnâsıyla tanımaya muvaffak olmuş, ihsan ufkunda seyahat eden Hak erleri ortaya koyabilirler. Tabiî onların haşyetleri de herkesin kendi mârifet seviyesine ve yakîn mertebesine göre farklı farklıdır. Sadece atalarından duyduklarıyla yetinen ve dinin esaslarını taklide bağlı olarak kabullenen kimselere gelince, belki onlar da, öyle sığ bir bilgiyle de olsa, Cennet’e girebilirler ama hiçbir zaman Allah’ı gereği gibi tanıyamaz ve haşyet hisleriyle dolamazlar.


Talebin Kadar İnsansın!..


Diğer taraftan, mezkur dua, her şeyden öte Allah’ı isteme ve O’nun rızasını dileme manasına geldiğinden dolayı da çok kıymetlidir. Şayet bir insan, Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken, ihtiyaç listesinin başına Zât’ıyla münasebette derinleşmeyi koymuyorsa; başka ne isterse istesin, bütün taleplerinden önce ve hepsinden ziyade marifet, muhabbet, aşk ve iştiyak dilemiyorsa, en önemli meseleyi tâli mütalaa etmiş ve onu arkaya atmış demektir.


Öyleyse, hâlis bir mü’min, ellerini açtığında -mesela- sıhhat ve afiyet istese, hemen onu kurbet niyazıyla taçlandırmalıdır; yoksa, yanlış tercihte bulunmuş olur. Bir dava adamı, falan ülkede iki-üç yüz tane okul açılmasını ve hepsinde kendi değerlerinin gürül gürül seslendirilmesini dileyebilir; bu, yadırganacak bir talep olmadığı gibi, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına da muhalif değildir. Hatta bu istek, onu dillendiren insanın belli bir ufku tuttuğunun da emaresidir. Ne var ki, o meselede nefsin de bir payı bulunabileceğinden dolayı, sadece o rağbetle iktifa etmek ve zımnen de olsa onu daha engin bir marifete erme istirhamının önüne geçirmek yine bir çeşit aldanmışlıktır. Evet, Allah’ın rızasını tahsil hususunda İ’la-yı Kelimetullah’tan daha üstün bir vesile yoktur; fakat, bu yüce vesile bile, Rabb-i Rahim’e daha yakın olma isteğinin, O’nu görüyormuş ya da en azından O’nun tarafından görülüyormuş gibi yaşayacak kıvamı bulma arzusunun ve O’na kavuşma iştiyakıyla dolma emelinin yerine konmamalıdır.


Bu açıdan, bir mü’min, bütün cihanın anahtarlarını elde etme imkânına sahip olduğu bir yolda yürüse dahi, şayet “Allahım içimi haşyet hissiyle öyle doldur ki, her an Seni görüyormuş gibi olayım!” mülahazasına bağlı adımlar atmıyor ve sürekli Cenâb-ı Hak’la irtibatının kavî olması için yakarmıyorsa, gaflete dalmış ve tercih hatası yapmış sayılır.


Hak nezdinde insana talebinin kıymetine göre değer biçilir; insan, peşine düştüğü gaye ölçüsünde daha üst mertebelere yükseltilir. Kimisi mala, mülke, bağa, bahçeye; kimisi makama, mansıba, şöhrete, pâyeye; kimisi keşfe, kerâmete, zevke ve hâle.. kimisi de doğrudan doğruya meâliye tâliptir. Ne ki, iman, marifet, muhabbet, aşk ve iştiyakın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka hiçbir matlubun karşılaması mümkün değildir.


Dahası, velîlik, kutupluk ve gavslık gibi makamlar da birinci maksat yapılmamalıdır. Muvahhid bir mü’min, bütün bunları mülahazaya aldığı zaman da tercihini yine iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk istikametinde kullanmalıdır. O, gavslığı değil, bir gavsın mazhar olduğu iman, marifet ve muhabbet ufkunu dilemelidir. İşte, böyle bir talepte ısrarlı olmak, şuurlu tercih yapmanın, Hakk’ın rızasını üstün tutmanın, yerinde kararlı durmanın ve Mevlâ’ya sâdık kalmanın ifadesidir. Dolayısıyla, en değerli insan, rıza-i ilahî peşinde olan ve iman, marifet, muhabbet, aşk u iştiyak istikametinde derinleşmeye çalışandır.


Aslında, bu talebi ortaya koymak çok zor bir mesele de değildir. İnsan, başlangıçta seleflerini taklid edercesine de olsa, iradesinin hakkını vererek kalbini mâsivâdan temizlemeye gayret gösterir ve her fırsatta Rıdvan’a erme emelini dile getirirse; hele bir de, haline başkalarının muttalî olamayacağı gecelerin o sihirli vakitlerinde secdede pusuya yatıp tecellî avlamaya durur ve Mevlâ-yı Müteâl’e teveccüh ederek O’nunla münasebete geçme çağrısında bulunursa, bir gün mutlaka farklı sinyallerle cevaplar alacak ve aradığı marifet ufkuna ulaşacaktır.


Seni İsterim Allahım!..


Ezcümle, “ehlullah” dediğimiz Hak dostları sürekli bu hedefi takip etmişlerdir. Onların hemen hepsi senelerce “Seni isterim Allahım, sadece Seni!..” diye inlemişlerdir. Aralarında tam altmış yıl boyunca “Başka bir muradım yoktur Rabbim; yalnızca Seni diliyorum.. Seni, Seni, Seni...” deyip ağlayanların sayısı hiç de az değildir. Bu güzîde kulların tesbihleri dahi adeta “Seni, Seni, Seni...” nakarâtından ibarettir.


Meşhur bir menkıbede anlatıldığına göre; Halife Harun Reşit, bazı özel günlerde halkına hediyeler dağıtırmış. Teb’asını memnun etmeyi ve halkın gönlünü almayı, Rabbin rızasına bir vesile bilirmiş. Yine hediyeler saçtığı bir gün, nedîmi ve doktoru Cafer Bermekî’nin, kapının kenarında boyun büküp beklediğini görmüş. Ona dönerek, “Caferim, sana da bir ihsanda bulunayım. Herkese bir-iki altın verdim, senin payına on tane ayırayım!..” diye seslenmiş. Bermekî, “İstemem Sultanım..” demiş. Harun Reşit, elli-yüz, ne kadar altın teklif ederse etsin, Bermekî, “istemem” cevabını vermiş. Nihayet, Sultan sormuş; “Be adam, peki sen ne istersin?” Cevap, bütün sâdıkların duygu ve düşüncelerini yansıtacak türden olmuş: “Seni isterim Sultanım, seni!.. Ben senin sevgine tâlibim; sen benden razı olduktan sonra sarayını da, malını-mülkünü de zaten kendimin bilirim.”


Evet, her samimi kul, Rabb-i Rahîm’e karşı işte bu hisleri beslemelidir. Zira, tercih hayatî ehemmiyeti hâizdir. Tabii ki, insan, O’nun lütf u ihsanından pek çok nimet beklemeli; her muradını O’ndan istemelidir. Ne var ki, her gün onlarca kez dilendiği Cennet’i bile O’nun yerine tercih etse, O’nu dileyeceği yerde Cennet’i istese, yine aldanmış olacağını çok iyi bilmelidir. Allah’ın rahmetinden Cennet’i ve ebedî saadeti de umsa bile, “Sen benden razı değilsen, Firdevs’i de istemem!” deyip evvelen ve bizzat O’na yönelmelidir. Hani, Rabiâ Adeviye’ye “Dâr!..” deyip Cennet’i hatırlatırlar da, o mualla annemiz “Câr” diye inler; “Komşu var mı orada; Dost’umun hoşnutluğuna erebilecek miyim, O’nun cemâlini görebilecek miyim?!.” der. İşte, inanmış insanın ruh dünyası bu mülahaza ile techiz edilmelidir.


Hâsılı, makam-mansıp, mal-mülk, çoluk-çocuk, servet ü sâmân.. bunların hepsi birer imtihan vesilesidir ve Bâki-yi Hakikî yolunda yardımcı olmaları nisbetinde kıymetlidir. İnsan, bunları ikinci, üçüncü dereceden istekler çerçevesinde ele almalı ve her nimetten önce, her talepten ziyade Allah’ın rızasını aramalıdır ki, tercih hatası yapmış olmasın ve bekâya mazhariyeti yakalasın. Bu şuurla, Allah’a teveccüh etmeli, “haşyet” hissinin artmasını dilemeli ve marifette sürekli derinleşmelidir ki, ötelerde sonu olmayan en son nimete, “Rıdvan” ünvanlı zirveye ulaşsın.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !