28 Haziran 2008 Cumartesi

UNUTULAN SÜNNETLER

Comments

UNUTULAN SÜNNETLER

  • Müsafeha etmek(iki mümin karşılaştıkları zaman toka yaparak salavat okumaları)
  • Kıymetsiz yerlere girerken sol ayakla girilip, sağ ayakla çıkılması. (dalgınlık hali başka)
  • Mübah olan yerlere sağ ayakla girilip sağ ayakla çıkılması(oda,taksi,dükkanv.s. )
  • Namazları başı açık kılmamak
  • Abdestte ayakları üç defa yıkamak
  • Yolculukta arkadaşlarından birini reis seçmek
  • Ölen kimsenin kılmadığı namazlar için iskatın yapılması için vasiyet etmesi
  • İstişare etmek
  • Sakal ve bıyık bırakmak
  • Çevreyi temizlemek
  • Çıplak ayakla namaz kılmamak
  • Abdest aldıktan sonra kıbleye dönüp su içmek
  • Suyu üç yudumda oturarak içmek
  • Kabristandan geçerken selam vermek ve onbir İhlas okumak
  • Ölüye definden sonra telkin vermek
  • İslam nikahı kıymak
  • Tırnak kesmeye şehadet parmağından başlamak
  • Tırnağını Cuma günü kesmek
  • Yatarken sağ tarafına yatmak
  • Abdestli yatmak
  • Yemeğe tuz ile başlamak
  • Ayakkabıyı giymeden önce ters çevirmek
  • Öşür vermek(farz)
  • Yemeğe düşen sineğin üzerine bastırmak(bir kanadında zehir diğer kanadında panzehir)
  • Hergün ölümü düşünmek
  • Gözlere sürme çekmek yatarken
  • Salavat okumak
  • Hergün tevbe etmek
  • Kabirleri ziyaret etmek
  • Güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra bir miktar uyumak
  • Yolda başı öne eğik yürümek
  • Biri seslendiğinde seslenene doğru bütün vücudu ile dönmek
  • Abdest aldığında ve mescide girdiğinde namaz kılmak
  • Misvak kullanmak
  • Cuma günü gusul abdesti almak
  • Güzel koku sürünmek
  • Mahrem yerleri traş etmek(En fazla15-40 günü geçmemek)
  • Oturarak küçük abdest bozmak(Ayakta bozmak tahrimen mekruhtur)
  • Abdest bozarken kıbleye dönmemek
  • Yemek yerken düşen lokmayı alıp yemek
  • Yemeği tek bir kaptan yemek
  • Yemekte sağ ayağı dikip sol ayak üzerinde oturmak(Askerde avcı oturuşu)
  • Yemekte güzel şeylerden bahsetmek(Yemekte konuşulmaz lafını aslı yoktur)
  • Buğday ekmeğine arpa unu karıştırmak
  • Günde iki öğün yemek
  • Cevizi peynirle yemek(Şifadır)
  • Başka bir şehire gittiğinde lik önce soğan yemek
  • Ölüm halinde su içirmek
  • Ceneza namazı için tesbih çekmeyi TERKETMEMEK
  • Ceneza namazından sonra ayakta dua yapmamak
  • Kabr üzerine su dökmek
  • Kabr balık sırtı yapmak
  • Cenaze evine yemek göndermek
  • Kabristana selam vermek(Essalamü aleyküm ya ehlel kubur)
  • Aksırınca,aksıran Elhamdülillah deyince duyanın Yerhamükellah( Bayanlar için Yerhamukilleh) denmesi
  • Namazda kıyamda iken rükuya eğilirken sol ayağı sağ ayağın yanına getirmek
  • Namazda sol ayak üzerine oturmak sağ ayağı dikmek
  • Gömleğin düğmelerini aşağıdan yukarı doğru iliklemek
  • Çözerken yukarıdan aşağı doğru çözmek
  • Üzümle ekmek yemek

İşte cennetle müjdelenen mübarek insanın muhteşem davranışları.

O'NUN (SAV) MEKTUBU

Comments


O'NUN (SAV) MEKTUBU


Peygamber Efendimiz' in (S.A.V.) yalanci peygamber Müseylime'ye gönderdigi mektup, Topkapi Sarayi Müzesi'nin Mukaddes Emanetler Dairesi'nde ortaya çikarilmisti. Hadis âlimleri ve çesitli islâm kaynaklari tarafindan muhtevasi günümüze kadar aktarilan, fakat simdiye kadar bulunamayan bu mukaddes vesika ilk defa ZAFER vasitasiyla bütün dünyaya ilân ediliyordu.



Peygamberimiz, hicretin 7. senesinde, basta Dogu Roma (Bizans) imparatorlugu olmak üzere dünyanin en büyük devletlerine teblig mektuplari göndermis ve kendilerini islâmiyete dâvet etmisti. Efendimizin tesebbüsü, sonunda beklenen neticeyi verdi ve insanlar, akin akin müslüman olmaya basladi. Bu gâye ile Medine'ye gelen Benî Hanife kabilesinin temsilcileri arasinda, Müseylime adinda birisi vardi. Edebî yönü oldukça kuvvetli olan bu sahis, Müslümanlari gördükten sonra onlara karsi duydugu kiskançligi, kendisini büyük bir felâkete sürükleyecek sekilde izhâr etti ve peygamber oldugunu ileri sürerek, kavminin Efendimize degil de kendisine tâbi olmasini istedi.

Müseylime'nin bu iddiasi bazi münâfiklarin da yardimiyla kuvvet buldu ve Benî Hanife kabilesinin birçogunu dininden döndürdü. Yalanci Peygamber Müseylime, sonralari daha da ileri giderek Efendimiz'e (S.A.V.) su meâlde bir mektup yazdi:

"Allah'in Resulü Müseylime'den, yine Allah'in Resulü Muhammed'e, Sana selam olsun. Ben, seninle biriíkte peygamberlik vazifesine ortagim. Yeryüzünün yarisi bize, yarisi da Kureys Kabilesine âittir. Ancak Kureys haddini asan bir kavimdir."
Peygamberimiz bu satirlari okuyunca, onu getiren elçilere:

"Eger elçilerin öldürülmeyecegine dâir bir kâide olmasaydi, sizin boynunuzu vurdururdum" demis ve Ubeyy bin Kaab'a yazdirdigi asagidaki mektubu, Müseylime'ye göndermistir. (Mektubun son cümlesi, tam olarak okunamamistir.)

"Rahman ve Rahim olan Allah' in adiyla; Allah'in Resulü Muhammed'den, yalanci peygamber Müseylime-tül-Kezzab'a . Selâm, hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra bilesin ki, yeryüzü Allah' indir. Onu, kullarindan diledigine ihsan eder. Hüsn-ü akibet ise, müttakilerindir.(Allah'tan korkan mümin kullara aittir.) Sen ve beraberindekiler eger tövbe eder seniz, Allah da seni ve seninle beraber tövbe edenleri affeder."

...

MÜSEYLİME' NIN SONU

Uhud harbinde Hz. Hamza'yi sehid eden Hz. Vahsi, sonradan müslüman olmus ve Hz. Ebubekir zamaninda Halid Bin Velid komutasindaki bir orduda yer alarak Müseylime' nin askerleri ile çarpismisti. Hz. Vahsi, bu savasta Hz. Hamza' yi sehid ettigi mizragi kullanarak Müseylime'yi öldürmüs ve Hz. Hamza'ya mukabil olmasini istedigi bu hareketiyle Allah'tan affini istemistir.

O' (SAV) BiZE iLETiŞiMi ÖĞRETTi

Comments

O' (SAV) BİZE İLETİŞİMİ ÖĞRETTİ

İnsanlar bir toplum içinde yaşadıkları müddetçe birbirleriyle iletişim kurmak zorundadır. Kurulan bu iletişim sürecinde insan gelişir, olgunlaşır, toplumun ve insanlığın bir parçası haline gelir. Bir insan olarak Peygamber Efendimiz (sas) iletişimi en güzel şekilde kullanmıştır. O (sas)’nun iletişimi, hem mesaj ileten hem de mesajın kaynağını temsil eden bir misyona sahipti. Bu ilahi misyonu, insanlar arasında kurduğu en güzel diyalog ve iletişim yöntemleriyle yerine getirmiştir. Bizlerin iletişim konusunda Peygamber Efendimiz (sas)’den alacağımız birçok dersler vardır.

1. İnsanların asgari müştereklerinden istifade ederdi

Bütün evliyânın başı (sas), insanlar arasında ortak noktalarda buluşmayı iletişimin bir basamağı olarak kullanmıştır. Bu konuda en asgari nokta olarak insanlardan bir insan olduğunu beyan etmesidir.

Peygamber Efendimiz (sas) aynen diğer insanlar gibi yaşamıştır. Mekke’de yetim doğan Efendimiz (sas), altı yaşına geldiğinde annesini kaybetti, hem yetim hem öksüz kaldı. Sekiz yaşında da dedesini kaybetti. Başkalarının işinde çalıştı. Çobanlık ve ticaretle meşgul oldu. Kendinden on beş yaş büyük Hz. Hatice ile evlendi. Çocukları oldu. Kızı Hz. Fatıma hariç hepsinin ölüm acısını hissetti. Eşi Hz. Hatice’nin vefatından sonra diğer analarımızla evlendi. Çamurdan inşa edilmiş ve hurma yapraklarıyla örtülü evde oturdu. İçine lif doldurulmuş yatakta yattı. Herkes gibi yöresel kıyafetler giydi. Eşeğe, deveye bindi. Hz. Aişe’nin ifadesine göre; elbisesini kendi yamar, ayakkabısını tamir eder, koyun sağar, hayvanları yemler, ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu. Sofraya hizmetçisiyle oturur, kölelerin davetine katılır, hastaları ziyaret eder, karşılaştığı çocuklara selam verirdi. Herkes iş görürken O (sas) da boş durmaz, insanlarla birlikte çalışırdı. Bir meclise girdiğinde kendisi için ayağa kalkılmasını istemezdi.

Şüphesiz Peygamber Efendimiz (sas), bir melek değil, bir insandı. Ama alelâde bir insan da değildi. O (sas), ağyara kapalı, seralarda büyütülen, geliştirilen nadide bir varlıktı. Aksi takdirde, herkesin peygamberlik vazifesini yapabilecek, dolayısıyla peygamberlere ihtiyaç kalmayacağı düşünülebilirdi.

Ama alelâde bir insan olmayan Habibullah (Allah’ın sevgilisi) (sas), insanlar gibi yaşamış, onlardan farklı olmadığını göstermiş, böylece farklı algılamadan doğabilecek iletişim engelini ortadan kaldırmıştır.

2. İnsanlara değer verirdi
Kutlu Nebi (sas) iletişimi kolaylaştıran ve süreklilik kazandıran değer verme duygusunu da etkili bir biçimde kullanmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), arkadaşlarını özler ve onların durumlarını ve işlerini sorardı. Kendisiyle ilgilenen insan, Muallim-i Ekmel’in (En mükemmel muallim, öğretmen) (sas) en çok sevdiği insanın kendisi olduğuna inanırdı. O (sas), ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla birlikte ağlar, inleyen annenin ızdırabını vicdanında hisseder, namazda iken dahi bir çocuğun ağlamasını duyduğunda annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğinden dolayı hemen namazını bitirirdi. Hizmetçisini haksız yere döven sahibine, “Onu haksız yere dövdün. Ya hürriyetine kavuştur ya da salıver gitsin.” demiştir.

Yine bir gün Efendimiz (sas) arkadaşlarıyla Baki mezarlığına giderler. “Selam size ey müminlerin yurdunda sakin olanlar, biz de inşallah size kavuşacağız.” demiş, ardından da, “Kardeşlerimi çok özledim.” buyurmuşlardır. Yanındaki arkadaşları, “Biz senin kardeşlerin değil miyiz ya Rasulallah?” deyince, Efendimiz (sas), “Sizler benim arkadaşlarımsınız. Kardeşlerim henüz dünyaya gelmedi.” buyurmuşlardır.

3. Hem akla hem duygulara hitap ederdi
En Büyük Lider (sas) iletişimin temel ilkelerinden olan diğerkâmlık (diğergamlık/empati) yaklaşımını etkili bir biçimde kullanmış ve arkadaşlarına empatinin nasıl yapılacağına dair örnek oluşturmuştur. Bir gün gencin biri Efendimiz’in (sas) huzuruna gelir. İman edeceğini ama zina hususunda izin verilmesini talep eder. Sahabe efendilerimiz bu durumu hoş karşılamazlar. Efendimiz (sas), gencin yanına gelmesini ister ve onunla konuşmaya başlar. “Bir başkasının senin annenle zina etmesine razı olur musun?” der. Genç, “Hayır” der. Efendimiz (sas) de, “Hiçbir insan da böyle yapılmasını istemez.” der ve devam eder. “Bir başkasının kendi kızınla zina etmesine razı olur musun?” der. Genç, “Hayır ya Rasulallah!” der. Efendimiz (sas), “Zaten hiçbir kimse kendi kızıyla zina edilmesini istemez.” der. Efendimiz (sas), bu durumun gencin kız kardeşi, halası ve teyzesi için de uygun olup olmayacağını sorar, genç her defasında hayır cevabını verir. Efendimiz (sas) daha sonra gencin dizini dizine değdirerek, kendisinin istemediği bir şeyin başkası için de istenmesinin doğru olamayacağını, aksine kendi için arzuladığı şeyi bir başkası için de arzulaması gerektiğini samimi olarak gence anlatır. Elini gencin omzuna koyarak, gencin kalbinin temizlenmesi için dua eder. Bu durumda, Efendimiz (sas) problem çözümünde gencin duygu ve düşüncesini göz ardı etmemiş, onurunu korumaya özen göstermiştir. Efendimiz (sas)’in dizini, gencin dizine dayaması, elini gencin omzuna koyması ise sözsüz iletişim olarak kabul edilen fiziksel teması etkin kullandığını göstermektedir. Böylece, Efendimiz (sas) samimi bir yaklaşım sergileyerek, empatiyi fevkalâde kullanmıştır.

4. İnsanları ve onların değer verdiği şeyleri önemserdi
Beyân Sultânı (sas) insanlarla iletişimde insanların benimsediği değerlere saygılı olmayı, değer verdikleri kutsallarına dil uzatılmamayı tavsiye etmiştir. Her toplumun liderine önem verir, ikramda bulunurdu. Daha sonra da onu toplumunun üzerine vali yapar ve ona itaat etmelerini, güzel ahlâkıyla ahlaklanmalarını tavsiye buyururdu.
Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olduğunda Peygamber Efendimiz (sas), “İkrime aramıza katılıyor, onu gördüğünüzde babası Ebu Cehil’e sövmeyiniz. Çünkü ölüye yapılan hakaret, hayatta olanı incitir.” buyurmuşlardır. Efendimiz (sas) bu davranışıyla yeni Müslüman olmuş İkrime’nin onurunu korumaya özen göstermiş, sahabenin bu gibi durumlarda nasıl davranması gerektiğine yönelik olumlu misal teşkil etmiştir.
Hendek savaşında Selman-ı Farisi’nin düşüncesiyle hendek kazılması O’nun (sas), arkadaşlarının fikirlerine verdiği değerin birer göstergesidir.
Efendimiz (sas)’in çevresindeki insanların düşüncelerine önem vermesi, gerektiğinde onların fikirlerine başvurması iletişim adına önemli bir husustur.

5. Diyalog ortamını sürekli korumaya özen gösterirdi
Gerçek İnsân-ı Kâmil (sas), insanî ilişkiler meselesini öncelikli problemler olarak ele almıştır. Sadece inanan değil, dini, ırkı, dili, cinsiyeti, statüsü ne olursa olsun tüm insanların aynı haklara sahip olduklarını söylemiş, aralarında ayrımın olmayacağını net bir tavırla ortaya koymuştur. Konuyla ilgili olarak da, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek iman etmiş olamazsınız. Davranış haline getireceğiniz zaman, birbirinizi seveceğiniz bir şey önereyim mi? Aranızda selamlaşmayı yaygın hale getiriniz.” buyurmuşlardır.

6. Yargılamak, eleştirmek, lakap takmak gibi durumlardan uzak dururdu
Genellikle yargılama ve eleştirme tepkileri ile karşılaşan kişiler, kendilerini anlaşılmamış, itilmiş, haksızlığa uğramış, daha çaresiz hissederler. Bunun sonucunda iletişimi keser ya da öfkeyle karşılık verebilirler. Bu durum, insan üzerinde olumsuz etkiler bırakarak, kendine olan güveni sarsar.

Nebi-yi Ekrem (sas) günlük hayatta gördüğü yargılama, eleştirme, lakap takma gibi durumlara hemen müdahale etmiş, insanların onurlarını korumaya özen göstermiştir. Hiç kimseyi yaptıklarından dolayı kınamamış, yargılamamış, küçümsememiştir. Hz. Enes şunları söyler:

“Tam on sene Peygamber (sas)’e hizmet ettim, bir kerecik olsun, ‘Öf!’ bile demedi. Yaptığım bir şey için, ‘Niye böyle yaptın!’, yapmadığım bir iş için de, ‘Neden yapmadın!’ demedi.”

Bir gün Ebu Zerr, Bilal’e hitaben diğerine, “Ey siyah kadının oğlu!” der, Bilal de ağlayarak Efendimiz’e (sas) şikâyette bulunur. Durum karşısında Allah Resulü Ebu Zerr’e gadaplanarak, “Sende hâlâ cahiliye emaresi var!” buyurur.

Yine Efendimiz (sas), “Kölenize, kulum, cariyem demeyin. Oğlum, kızım deyin. Köle de sahibine rabbi, mevlaya demesin. Ancak efendim desin. Çünkü hepiniz Yüce Allah’ın kulusunuz.” buyurarak nasıl davranmamız gerektiği hususunda bizlere yol göstermiştir.
Amr bin As’ın, Müslümanlara çok kötülüğü dokunmuştu. Tüm zekâsını İslam aleyhinde kullanmıştı. Müslüman olup Medine’ye gelince, Efendimiz (sas) ona maziyi hatırlatıcı en küçük bir meseleden bahis açmamış, yaptıklarından dolayı onu yargılamamış, ona çok sıcak davranmıştır. Hatta dua talebi üzerine, “Biliyor musun İslam, onu kabul etmeden önce işlenen tüm günahları siler, temizler.” buyurmuşlardır.

Yine burada Efendimiz (sas), insanları inciten, onları küçük düşüren lakap takmaları şiddetle terk etmiş, farklı durumlarda insanların nasıl davranması gerektiğini bizzat göstererek, arkadaşlarına eşsiz bir model oluşturmuştur.

7. Muhatabını iyi tanırdı
İletişimin sağlıklı kurulabilmesi için muhatabın iyi tanınması, yaş, cinsiyet ve sosyal mevki gibi özelliklere dikkat edilmesi gerekir.

Peygamberler Sultânı (sas), iletişimde önemli bir süreç olan muhatabını tanımada ve onun seviyesini tespitte mucizevî bir yapıya sahiptir. Kiminle, nerede, nasıl konuşacağını çok iyi seçerdi. İletişim boyutu olarak, Efendimiz (sas)’in konuşmalarının hiçbirinde isabetsizlik ve lüzumsuzluk görülmemiştir. Kavrayamayacakları bir konu karşısında, insanların şüphe ve tereddüt içinde kalmalarına fırsat vermemiştir.

Bir gün Söz Sultânı (sas)’nın huzuruna bir bedevi gelir. Neye davet ettiğini sorar. Efendimiz (sas) de, “Aziz ve celil olan Allah’a davet ediyorum. O, öyle bir Allah’tır ki, senin başına bir zarar gelse O’na yalvarırsın. Ve senden bu zararı giderir, kıtlık ve bela zamanında O’na dua edersin sadece. Yağmuru O gönderir. Ve otları O bitirtir. Sen uçsuz bucaksız bir çölde bir şey kaybettiğinde O’na el açar yakarırsın ve kaybettiğin şeyi, sana O buldurur.” der. Bedevi için bu sözler harikadır. Onun can damarıyla alakalıdır.

Konuşulan şeyler çok sade, çok basit, bedevinin anlayacağı şekildedir. Bu durum karşısında bedevi dize gelmiştir. Peygamber Efendimiz (sas), burada muhatabını çok iyi tanımış, onun anlayacağı dilden, yaşadığı hayattan benzetmeler sunarak ve seviyesini dikkate alarak konuşmuştur.


8. İnsanların olumlu yönlerini görür ve onlara iltifat ederdi
Varlığın Özü (sas), iletişimde önemli bir süreç olan olumlu tarafı görmeyi, olumsuzları görmemeyi, insanların güzel yönlerini görerek onları ön plana çıkarmayı kendine düstur edinmiştir.

Halid b. Velid (ra) Müslüman olmaya karar verip Efendimiz’in (sas) huzuruna geldiğinde, “Ben de Halid bu kadar akıllı iken nasıl oluyor da küfür içinde kalıyor, diye hayret ediyordum.” der. Kısa bir müddet sonra da ona, “Allah’ın Kılıcı” unvanını verir. Burada hem akıllı olduğuna yönelik değer verme var hem de bir unvan vererek taltif vardır.

9. İyi bir dinleyiciydi
Etkin dinleme, karşısındakinin konuşmalarını işitip anlamayı, bunları değerlendirmeyi, yorumlamayı ve uygun tepkide bulunmayı ifade eder. Peygamber Efendimiz (sas), iletişim kopukluğu olmaması için muhatabına tüm duyumlarıyla yönelerek, önce onu etkin bir biçimde dinlemiştir.

Yaratılışın Gayesi (sas), lüzumsuz ve boş konuşmazdı. Susması uzun olurdu. Söze başlarken de bitirirken de yumuşak konuşurdu. Söylemek istediğini tam anlatan kelimelerle, gayet güzel ve özlü konuşurdu. Sözlerinde ne fazlalık olurdu, ne de eksiklik. Kaba değildi. Bir adam karşılaşıp da elini tutunca, adam elini bırakmadıkça, elini çekmezdi. Adam yüzünü çevirinceye kadar, mübarek yüzünü ondan çevirmezdi. Oturduğu adamın huzurunda kesinlikle bacaklarını uzatmazdı. Kimsenin sözünü kesmez, bitirmesini beklerdi.

İyi bir dinleyici olabilmek için, kişinin geri bildirim sürecini yerinde kullanmasını öğrenmesi gerekir. Peygamber Efendimiz (sas), veda haccında yaptığı konuşma sonunda üç defa, “Size tebliğ ettim mi?” diyerek geri bildirimi etkili biçimde kullanmıştır.

10. Beden dilini etkili kullanırdı
İşaret ederken, parmağıyla değil, eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret edip şaştığı zaman avucunu çevirirdi. Konuşurken, sağ elinin ayasını sol elinin başparmağıyla bitiştirirdi. Öfkelendiği zaman, can yakmaktan ve azarlamaktan kaçınırdı.

Gülerken gözlerini yumardı. Gülüşü genellikle gülümseme olurdu, dişleri dolu tanesi gibi parlardı.
Güllerin Efendisi (sas), yapılması gereken ibadetlerin şekil ve içerik bakımından kendisine bakılarak yapılmasını tavsiye buyurmuşlardır. Bütün bunlardan, Peygamber Efendimiz (sas)’in, beden dilini ve hareketleri, iletişim açısından etkili biçimde kullandığını görmekteyiz.

Güzîn-i beşer*
(*) İnsanlar arasından özenle seçilmiş

Hz. AYŞE'Yi AĞLATAN YEMEK

Comments

Hz. AYŞE'Yi AĞLATAN YEMEK

Hz. Muhammed'in vefatından sonraki yıllardır. Bir akrabası Hz.Ayşe'yi ziyaret eder. Hz.Ayşe onun için bir sofra kurdurtur. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akraba sebebini sorar.

Hz.Ayşe:
"Ben doyuncaya kadar her yemek yediğim de ağlarım" der.

Akraba daha da meraklanıp sorar:
"Niçin?"

"Çünkü Allah'ın elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi,hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşardı.." Hz.Muhammed bütün ömrü boyunca kızartılmış bir koyunu hiç görmemiştir.

SELMAN-I FARiSi

Comments

SELMAN-I FARİSİ

Bize hikâyesini anlatması için sözü Selmân´a bırakalım... Çünkü, bu hikâyeyi en iyi ve en doğru anlatacak odur.

Selman şöyle anlatmıştı :

«Isfehan´ih Ceyyan köyünden İranlı bir genç idim. Babam bu kö­yün ağası ve sözü en çok geçen kişisiydi.

Ben doğduğum günden itibaren, babamın dünyada en çok sevdiği kimseydim.

Gün geçtikçe, babamın bana olan sevgisi artıyordu, benim üzeri­me titriyor ve beni adeta bir kız gibi eve kapatıyordu.

Mecusîliğe o kadar kendimi vermiştim ki, taptığımız ateşin bakı­cısı olmuştum. Gece, gündüz hiç sönmeyen ateşin yakılma işi bana ve­rilmişti.

Babamın büyük bir çiftliği vardı. Devamlı onunla meşgul olur, ge­lirini toplardı.

Bir defasında, meşguliyeti sebebiyle köye gidemedi ve bana şöyle dedi.

«_ Oğlum! Görüyorsun çiftliği ihmal ettim. Bari sen git de ora­nın işiyle ilgilen». Çiftliğe gitmek amacıyla yola çıktım. Yolda bir kiiişeye rastladım. Orada ibadet eden hiristiyanlann seslerini duydu bu dikkatimi çekti.

Babamın uzun süre beni başkalarıyla görüştürmemesi sebebiyle ne Hıristiyanlar ne de diğer dinlere inananlar hakkında bilgim vardı.

Seslerini duyunca ne yaptıklarını seyretmek için oraya girdim. Onları iyice anlayıp dinleyince, dua ve ibadetleri hoşuma gitti ve din­lerine girmeyi arzu ettim. Kendi kendime şöyle dedim :

«? Bu din bizimkinden daha iyi». Oradan ayrıldığımda, güneş bat­mıştı. Tabiî, babamın çiftliğine de gitmemiştim. Onlara :

«? Bu dinin asıl yurdu nerededir?» diye sordum. Onlar :

«? Suriye´dedir», diye cevap verdiler.

Akşam olunca eve döndüm. Babam ne yaptığımı sordu :

«? Babacığım! Ben kiliselerinde ibadet eden bazı insanlarla kar­şılaştım. Onların dinleri hoşuma gitti. Yanlarında güneş batincaya ka­dar kaldım», dedim. Babam yaptığımdan korkup dedi ki :

«?Yavrum! Bu din iyi değildir. Senin ve atalarının dini ondan da­ha iyidir». Ben de :

«? Hayır, onların dini bizim dinimizden daha iyi» dedim. Babam söylediklerimden ve dinimden döneceğimden endişelenip beni eve hapsetti ve ayaklarımı bağladı.

Bir fırsatını bulunca hiristiyanlara şöyle bir haber gönderdim :

«? Size, Suriye´ye gitmek isteyen bir kafile geldiğinde bana ha­ber veriniz».

Az bir süre sonra, onlara Suriye´ye gitmek üzere yola çıkmış bir kafile uğrayınca, bana haber verdiler, bir yolunu bulup ayağımın bağı­nı çözdüm. Gizlice onlarla birlikte yola çıktım ve nihayet Suriye´ye gel­dik. Suriye´ye varınca, bilgi bakımından bu dinin mensuplarından en kuvvetlisi kimdir diye sordum :

Kilisenin idarecisi baş papazdır» dediler. Onun yanına gittim.

«?.Ben hıristiyan olmayı arzu ediyorum, senin yanında kalmayı, sana hizmet etmeyi, senden bilgi edinmeyi ve burada ibâdet etmeyi İstiyorum» dedim. O da :

«?Yanımda kal» dedi. Ben de onun yanında kaldım ve ona hiz­met etmeye başladım. Bir müddet sonra, adamın kötü birisi olduğunu anladım. Adam, dindaşlarına sadaka vermelerini istiyor ve onları se­vap kazanmaya teşvik ediyordu. Ama o, Allah rızası için verilen sada­kaları kendisi için ayırıp saklıyordu. Fakir ve yoksullara hiçbir şey ver­miyordu. Tam yedi küp altın biriktirmişti. Gördüklerim hiç hoşuma git­memişti. Adam bir müddet sonra öldü. Hıristiyanlar onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki :

«? Dostunuz kötü bir kişiydi. Sizin sadaka vermenizi ister ve sizi sevap kazanmaya teşvik ederdi. Fakat ona sadakaları getirdiğinizde kendisi için ayırıp saklar, yoksullara hiçbir şey vermezdi».

«? Bunu nereden anladın» dediler. Ben de :

«? Verdiklerinizi sakladığı yeri size gösterebilirim» dedim. On­lar:

«?Haydi, orayı göster» dediler. Onların verdiklerini sakladığı yeri gösterdim. Oradan altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar.

«? Biz de bu adamı gömmeyiz» dediler ve onu çarmıha gerip taş­ladılar.

Kısa zaman sonra, onun yerine başka birini tayin ettiler. Ben de ona tabi oldum. Dünyada ondan daha dindar, ahirete ondan daha düş­kün, gece gündüz ondan daha çok ibâdet eden hiç kimse görmemiş ve onu çok sevmiştim. Uzun zaman onun yanında kaldım. Ölüm döşeğine düşünce, ona dedim ki:

«?Ey Falanca! Beni kime bırakacaksın? Ne yapmamı emrediyor­sun?» Bana :

«? Oğlum! Benim gibi sadece Musul´da oturan birisini biliyorum. O dinini değiştirmemiş ve ahlâkını bozmamıştır. Sen ona git» dedi.

O da ölünce, Musul´daki kişiye gittim. Ona başımdan geçenleri an­latıp şöyle dedim:

«? Falan şahıs ölürken bana, senin yanına gelmemi tavsiye etti ve senin hakk üzerinde olduğunu söyledi». O da

«? Peki, yanımda kal» dedi. Ben de onun yanında kaldım. Onun iyi bir kimse olduğunu anladım ama çok geçmedi. O da öldü. Ölüm yatağına düştüğünde :

«? Ey Falanca! İşte Allah´ın emri sana geldi. Sen benim duru­mumu biliyorsun. Beni kime bırakacaksın, ne yapmamı emrediyorsun» dedim. O da :

«? Oğlum! Bizim gibi Nusaybin´de oturan falan şahsı biliyorum. Onun yanma git» dedi. O da toprağa verilince, Nusaybin´deki şahsın yanına gittim. Başımdan geçenleri ve bundan önceki kişinin tavsiyesini ona anlattım. Bana

«? Peki, burada kal» dedi. Ben de onun yanma yerleştim. Onun da Suriyeli-ve Musul´lu zatlar gibi iyi birisi olduğunu gördüm. Çok geçmedi, o da öldü. Ölmeden önce :

«? Beni tanıyorsun. Bana şimdi kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim. O da :

«? Oğlum! Bizim gibi, Ammuriye´deki falanca kimseyi biliyorum» dedi. Onun yanına gittim ve başımdan geçenleri ona da anlatım. O :

«? Peki, yanımda kal» dedi. öncekiler gibi doğru yolda olan bu şahsın yanında kaldım. Orada birkaç inek ve küçük bir davar sürüsü

Çok geçmeden, ötekilerin başına gelen onun da başına geldi. Öl­mek üzereyken dedim ki :

«? Benim durumumu biliyorsun. Bana kimi tavsiye edersin, ne yapmamı emredersin?» O da bana şunları söyledi :

«? Oğlum! Yeryüzünde bizim inandığımıza bağlı bir insanın kal­dığını zannetmiyorum. Fakat Arabistan´da bir peygamberin çıkacağı zaman yaklaşmıştır. Ö İbrahim´in diniyle gönderilecek, sonra kendi yurdundan, iki siyah dağ arasında hurmaları bulunan bir yere hicret edecek. Onun gizli olmayan peygamberlik alâmetleri vardır. Hediye kabul eder, sadaka kabul etmez. İki omuzunun arasında da peygamber­lik mührü vardır. Eğer bu ülkeye gidebifirsen git». Nihayet ecel onu da aldı. Ondan sonra, Kelb kabilesinden bazı arap tacirler Ammuriye´-ye uğrayıncaya kadar orada kaldım. Onlara :

«? Eğer beni de Arbistan´a götürürseniz şu ineklerimi ve şu kü­çük davar sürümü size veririm» dedim. Onlar da :

Efendim kızıp

«? Ne diyorsun? Verdiğin haberi tekrar etsene... beni sille tokat döğmeye başladı.

«? Bundan sana ne? Haydi işine bak» dedi.

Akşam olunca, topladığım hurmalardan biraz aldım. Rasûlüllah´ın (s.a.v.) kaldığı yere götürdüm. Huzuruna girip şöyle dedim :

«? Ben senin dürüst bir kimse olduğunu duydum. Senin muhtaç ve göçmen arkadaşların var. Bendeki şu hurmalar sadakadır. Bu sada­kaya en lâyık sizi gördüm». Sonra hurmaları ona yaklaştırdım. Asha-

«? Sîzler yeyin». dedi, ama kendisi elini uzatıp bir lokma bile yemedi. İçimden dedim ki :

«?Jamam, seni götürelim» dediler. Onlara ineklerimle davarları­mı verdim ve beni de yanlarına aldılar. Vadi´l-Kura denilen yere gel­diğimizde, sözlerinden dönüp beni yahudilerden birine sattılar. Böyle­ce o yahudinin hizmetine geçmiş oldum.

Bir müddet sonra, Kureyza oğullarından olan amca oğlu onun zî yâretine geldi ve beni satın alıp Yesrîb´e götürdü. Ammuriye´deki za­tın söylediği hurma ağaçlarını gördüm. Anlattığı özellikleriyle Medi­ne´yi tanıdım. Onun yanında kaldım.

O günlerde, Peygamber (s.a.v.) Mekke´de kavmini İslâm´a davet ediyordu. Fakat ben köle olarak bir sürü´işte çalıştırıldığımdan onun adını duymamıştım.

Kısa bir süre sonra, Rasûlüllah (s.a.v.) Yesrîb´e hicret etti. Ben hurma ağacının tepesinde, efendimin emrettiği işleri yapıyor, efendim de ağacın altında oturuyorken ansızın yanına amcasının oğlu geldi ve ona dedi ki :

«? Allah Evs´le Hazrec´i kahretsin! Onlar şu anda, peygamber olduğunu iddia eden ve bugün Mekke´den gelen bir adam için Küba´da toplanıyorlar». Bu sözleri duyar duymaz adeta beni sıtma tutmuştu ve öyle sarsıldım ki, efendimin üstüne düşmekten korktum. Hemen hur­ma ağacından indîm ve o adama şöyle dedim :

«? Bu bir..!» Yanından ayrılıp yine hurma toplamaya başladım. Rasûlüliah (s.a.v.) Küba´dan Medine´ye gelince yanına gidip şöyle

«? Ben senin sadaka yemediğini gördüm. Şu hediyedir. Sana ik­ram ediyorum». Rasûlüllah (s.a.v.) bu defa yedi ve ashabına da yeme­lerini emretti ve hep birlikte yediler. Kendi kendime :

«? Bu ikincisi...» dedim. Bakîu´l-Garkad dayken Rasûlüllah´a (s.a.v.) geldim. Oraya ashabından birini gömüyordu. Baktım ki oturu­yor. Üzerinde İki kat elbise vardı. Selâm verdim. Ammuriye´deki zatın söylediği peygamberlik "nührünü belki görürüm diye sırtına bakarak et­rafında dolaşmaya bağladım. Peygamber kendisinin sırtına baktı­ğımı görünce ne istediğimi anladı. Sırtından elbisesini attı. Ben de sırtına bakıp mührü gördüm ve tanıdım. Hem öperek, hem de ağlaya­rak üzerine kapandım. Rasûlüllah (s.a.v.) dedi ki :

? Sen nerden biliyorsun?» Başımdan geçenleri anlattım. Hoşu­na gitti ve ashabının da duymasını İstedi. Onlara da anlattım. Şaşır­dılar ve memnun oldular».

Her yerde Hakk´ı aramaya başladığı günkü Selmân-ı Farisi´ye se­lâm olsun.

Hakk´ı tanıyıp, ona en sağlam imanla inandığı günkü Seimân-ı Fa­risî´ye selâm olsun.

Vefat ettiği günkü ve dirileceği günkü Selmân-ı Farisî´ye selâm olsun

ONE HADITH

Comments

Zaid bin Khalid Al-Juhani, may Allah be pleased with him, reported;

Allah's Messenger (may peace and blessings be upon him) led the Morning Prayer at Al-Hudaibiah. There were some marks of the rainfall during the night. At the conclusion of the Prayer he turned towards people and observed: Do you know what your Lord has said? They replied: Allah and His Messenger know best. Upon this he (the Holy Prophet) remarked: He (Allah) said: Some of My bondsmen entered the morning as My believers and some as unbelievers. He who said: We have had a rainfall due to the Blessing and Mercy of Allah, is My believer and a disbeliever of stars, and who said: We have had a rainfall due to the rising of such and such (star) disbelieved in Me and affirmed his faith in the stars.
(Sahih-i Muslim : 104)

BiR AYET

Comments

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم "

O,
hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için
ölümü ve hayatı yaratandır.
O,
mutlak güç sahibidir,
çok bağışlayandır.

(Mülk,67/2)

ÜÇ AYLARA GiRERKEN

Comments

ÜÇ AYLARA GİRERKEN

"Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz."

Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.

Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Bu bakımdan üç aylar �pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)� olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.

Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, �bu çok sevaplı ibadet ayları�ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı �yatırım� olur.

Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.

İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.

Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.

Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.

Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.

Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir

Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.

Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.

Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

(1). Şuâlar, s.416.
(2). Emirdağ Lâhikası, 1:40.
(3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285.

BiR HADiS

Comments

Herhangi bir kişi geri vermemek niyetiyle bir borç alırsa kıyamet gününde hırsız olarak Allahın huzuruna çıkar.
(İBN-İ MACE)

THE FIVE PILLAR OF ISLAM

Comments

THE FIVE PILLAR OF ISLAM

They are the framework of the Muslim life: faith, prayer, concern for the needy, self-purification, and the pilgrimage to Makkah for those who are able.

1) FAITH

There is no god worthy of worship except God and Muhammad is His messenger. This declaration of faith is called the Shahada, a simple formula which all the faithful pronounce. In Arabic, the first part is la ilaha illa Llah - 'there is no god except God'; ilaha (god) can refer to anything which we may be tempted to put in place of God - wealth, power, and the like. Then comes illa Llah: 'except God', the source of all Creation. The second part of the Shahada is Muhammadun rasulu'Llah: 'Muhammad is the messenger of God.' A message of guidance has come through a man like ourselves.

Shahada inscribed at Ottoman Topkapi Palace, Istanbul. 

2) PRAYER

Salat is the name for the obligatory prayers which are performed five times a day, and are a direct link between the worshipper and God. There is no hierarchical authority in Islam, and no priests, so the prayers are led by a learned person who knows the Quran, chosen by the congregation. These five prayers contain verses from the Quran, and are said in Arabic, the language of the Revelation, but personal supplication can be offered in one's own language.

Prayers are said at dawn, noon, mid-afternoon, sunset and nightfall, and thus determine the rhythm of the entire day. Although it is preferable to worship together in a mosque, a Muslim may pray almost anywhere, such as in fields, offices, factories and universities. Visitors to the Muslim world are struck by the centrality of prayers in daily life.

A translation of the Call to Prayer is:

God is most great. God is most great.
God is most great. God is most great.
I testify that there is no god except God.
I testify that there is no god except God.
I testify that Muhammad is the messenger of God.
I testify that Muhammad is the messenger of God.
Come to prayer! Come to prayer!
Come to success (in this life and the Hereafter)!
Come to success!
God is most great. God is most great.
There is no god except God.

New Mexico, U.S.A.
Prayer Call from Abiquiu Mosque.


3) THE 'ZAKAT'

One of the most important principles of Islam is that all things belong to God, and that wealth is therefore held by human beings in trust. The word zakat means both 'purification' and 'growth'. Our possessions are purified by setting aside a proportion for those in need, and, like the pruning of plants, this cutting back balances and encourages new growth.

Each Muslim calculates his or her own zakat individually. For most purposes this involves the payment each year of two and a half percent of one's capital.


Zakat keeps the money flowing within a society, Cairo.

A pious person may also give as much as he or she pleases as sadaqa, and does so preferably in secret. Although this word can be translated as 'voluntary charity' it has a wider meaning. The Prophet said 'even meeting your brother with a cheerful face is charity.'

The Prophet said: 'Charity is a necessity for every Muslim. ' He was asked: 'What if a person has nothing?' The Prophet replied: 'He should work with his own hands for his benefit and then give something out of such earnings in charity.' The Companions asked: 'What if he is not able to work?' The Prophet said: 'He should help poor and needy persons.' The Companions further asked 'What if he cannot do even that?' The Prophet said 'He should urge others to do good.' The Companions said 'What if he lacks that also?' The Prophet said 'He should check himself from doing evil. That is also charity.'

4) THE FAST

Every year in the month of Ramadan, all Muslims fast from first light until sundown, abstaining from food, drink, and sexual relations. Those who are sick, elderly, or on a journey, and women who are pregnant or nursing are permitted to break the fast and make up an equal number of days later in the year. If they are physically unable to do this, they must feed a needy person for every day missed. Children begin to fast (and to observe the prayer) from puberty, although many start earlier.

Although the fast is most beneficial to the health, it is regarded principally as a method of self purification. By cutting oneself off from worldly comforts, even for a short time, a fasting person gains true sympathy with those who go hungry as well as growth in one's spiritual life.

5) PILGRIMAGE (HAJJ)

The annual pilgrimage to Makkah - the Hajj - is an obligation only for those who are physically and financially able to perform it. Nevertheless, about two million people go to Makkah each year from every corner of the globe providing a unique opportunity for those of different nations to meet one another. Although Makkah is always filled with visitors, the annual Hajj begins in the twelfth month of the Islamic year (which is lunar, not solar, so that Hajj and Ramadan fall sometimes in summer, sometimes in winter). Pilgrims wear special clothes: simple garments which strip away distinctions of class and culture, so that all stand equal before God.


Pilgrims praying at the mosque in Makkah.

The rites of the Hajj, which are of Abrahamic origin, include circling the Ka'ba seven times, and going seven times between the mountains of Safa and Marwa as did Hagar during her search for water. Then the pilgrims stand together on the wide plain of Arafa and join in prayers for God's forgiveness, in what is often thought of as a preview of the Last Judgment.

In previous centuries the Hajj was an arduous undertaking. Today, however, Saudi Arabia provides millions of people with water, modern transport, and the most up-to-date health facilities.


Pilgrim tents during Hajj.

The close of the Hajj is marked by a festival, the Eid al-Adha, which is celebrated with prayers and the exchange of gifts in Muslim communities everywhere. This, and the Eid al-Fitr, a feast-day commemorating the end of Ramadan, are the main festivals of the Muslim calendar.

MEKKE FETHi (H.8/M.630)

Comments

MEKKET FETHİ (H.8 / M.630)

Müşriklerin Antlaşmayı Bozmaları


Hudeybiye antlaşması maddelerinden biri uyarınca Hüzae Kabilesi müslümanların, Ben'i Bekir Kabilesi de müşriklerin tarafında barışa katılmıştı. Ancak kısa zaman sonra bu iki kabile arasındaki düşmanlık yeniden meydana çıkmıştı. Üstelik bu sefer Kureyşli müşrikler de Beni Bekir'e yardım ediyordu. Bunun üzerine Beni Bekir'den bir gurup Medine 'ye giderek durumu Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz ahitlerine bağlıydı. Karşı tarafın da bağlı olmasını isterdi. Kureyş'e şu yolda haber gönderdi :

" Huzae'lilerden öldürülenlerin diyetleri ödenecek, Kureyş, Ben'i Bekir'le olan antlaşmasını bozacak, aksi takdirde Hudeybiye barışı geçerliliğini yitirmiş olacak. "

Ebu Süfyan'ın Medine'den Boş Dönüşü

Mekke'li puta tapıcılar bir an için zayıfladıklarını buna karşılık müslümanların kuvvetlendiğini unutarak üçüncü şıkkı kabul ettiklerini söyleyiverdiler. Böylece barış bitmiş, savaş hali başlamış oluyordu. Bunun hata olduğunu anlayarak barışı yenilemek üzere Ebu Süfyan'ı Medine'ye yolladılarsa da Hz.Peygamber'in huzuruna bir yol bulamadı. Kimse ona aracı olmadı ve eli boş döndü. Mekke'liler korku ve telaş içinde kaldılar.

Fetih Hazırlığı

Bu esnada Peygamberimiz H.8/M.630 yılında "Allah'a iman edenler silahlanarak Ramazan'ın ilk günlerinde Medine'ye gelsin!" diyerek Mekke fethi hazırlıklarını başlatıyordu. Her tarafa haberciler yollandı. Bu arada çocukları hakkında şefaatçi olur umuduyla fetih hazırlığını Mekke'lilere bildirmek isteyen ashabtan Hatıb'ın mektubu bir kadında yakalandı. Hatıb'ın savunması üzerine bunun üzerinde durulmadı. Bedir ashabından olan Hatıb bağışlandı.

Ebu Süfyan'ın İslam Karagahında İslam'ı Kabulü

Peygamberimiz 10.000 kişilik ordusuyla 10 Ramazan, H.8/1 Ocak, M.630 tarihinde Mekke'ye doğru hareket etti. Yolda amcası Abbas ile karşılaştı ve "Muhacirlerin sonuncusu sen oldun!" diye iltifat etti. İslam ordusu, karargahını Mekke'ye 16 km mesafedeki bir vadiye kurdu. Geceleyin meşaleler yakılınca Mekkeliler dehşete kapıldılar. Ebu Süfyan meseleyi anlamak için geldiğinde Ömer ve Abbas tarafından yakalanıp Peygamberimizin huzuruna getirildi. Orada müslüman oldu. Peygamberimiz bir resmi geçit yaptırarak ordusunun gücünü Ebu Süfyan'a gösterdi. Sonra da Ka'be avlusunda toplananların,evlerinden çıkmayanların ve Ebu Süfyan'ın evinde toplananların güvenlik içinde olacağını bildirdi. Böylece Ebu Süfyan'a iltifat etmiş oluyordu.

Fetih Hutbesi;İslam'da Eşitlik

Hz.Peygamber "Bugün, Ka'be'nin tekbirle ve tevhidle şanlanacağı gündür!" diyordu. Kan dökülmesini istemiyordu. Nitekim ertesi sabah dört bir yandan şehire girildi. Sadece Halid.b.Velid, kendilerine saldıran bir guruba hücum etmek mecburiyetinde kalmış ve birkaç müşrik ölmüştü. Hz.Peygamber'in çadırı Hacun'a kurulmuştu. Efendimiz oradan mütevazi bir şekilde devesinin üzerinde Ka'be'ye gelmişti.Ka'be'deki putları" Hak geldi batıl zail oldu..." mealindeki ayetleri okuyarak kırdı. Ka'be içindeki ve çevresindeki bütün putları temizleyerek içeride namaz kılıp tekbir getirdikten sonra Ka'be kapısı önünde birikmiş insanlara iradettiği hutbede; "Allah'tan başka ilah yoktur, yanlız O vardır, O'nun eşi ve ortağı yoktur. Vaad'ini yerine getirdi. O kuluna yardım etti. Aleyhimizde toplanan kuvvetleri yanlız başına hezimete uğrattı. İyi biliniz ki, bütün cahilliye adetleri, bütün mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın altındadır. Yanlız Ka'be hizmeti ve hacılara su dağıtma işi bunların dışındadır. Ey Kureyş topluluğu! Allah sizden cahilliyet gururunu, babalara soylarla büyüklenmeyi gidermiştir. Bütün insanlar Adem'den, Adem de topraktan yaratılmıştır." diyor sonra da "...Allah'ın katında en değerliniz en müttakinizdir." anlamındaki ayeti okuyordu. Böylece Allah katında insanlığın eşit olduğunu, üstünlüğün fazilet ve takvada olduğunu belirtiyordu.

Kadınların Biatı

Fetih günü öğle vakti olunca Bilal-i Habeşi Hazretleri Ka'be'nin damına tırmanarak öğle ezanını okudu ve Kabe ezanla, tekbirle, tevhidle şanlandı. Namazdan sonra Safa tepesine çıkılarak biat merasimi yapıldı. Önce erkekleri biat ettiler. Sonra kadınlar. Peygamberimiz içi su dolu bir kaba ellerini sokuyor sonra da kadınlar sokup çıkararak: "Allah'a ortak koşmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, iftiradan sakınacaklarına, zinadan kaçınacaklarına, hak olan her şeyde Hz.Peygamber'e itaat edeceklerine..." and içiyorlardı.

Umumi Af

Peygamberimiz (s.a.v.) fetih hutbesinin sonunda müşriklere; " Geçmişte yaptıklarınızdan dolayı bugün muaheze olunmayacaksınız! Haydi hepiniz serbestsiniz " demişti. Böylece umumi af ilan edilmiş oluyordu. İdam edilmeyi gerektiren suçları bulunan biri kadın üç müşrik dışında bütün Mekke'liler af kapsamına alınmışlardı.

İSLAM DİNİ VE ÖZELLİĞİ

Comments

İSLAM DİNİ

İslam Dininin Özelliği

İslam Dini; Allah Teala'nın insanlık için seçtiği ve razı olduğu tek dindir. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın yanında gerçek ve değeri olan tek din sadece İslamdır" buyurulmuştur. Bir başka din, Allah tarafından kabul edilmeyecektir. Bir ayette de; "Sizin için din olarak İslam Dini'ne razı oldum." buyurulmuştur.

İslam Dini, Allah Teala'nın gönderdiği dinlerin en mükemmelidir. Allah Tela, Hazreti Adem'e on sayfa tutan ve o zamanın bir kaç kişiden ibaret olan insanlarına yetecek bir din göndermiştir. Zamanla insanlar çoğaldıkça Allah Teala da yeni hükümler koymuş, insanlar ilerledikçe dinin hükümleri de genişlemiştir. En sonunda bizim Peygamberimiz de bu ilerleme sona ermiş ve en mükemmel halini almıştır. Kur'an-ı Kerim'den en son inen ayetlerlerden biri Arafat'ta, veda haccında iken şu ayettir.

" Bugün size dininizi mükemmel hale getirdim. "

Bizim Peygamberimiz bütün insanlığa gönderilmiştir. Peygamberimizin devrinden başlayarak kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlara Peygamber olmuştur. Dini de bütün insanlığın dinidir. Halbuki daha evvel gönderilen dinler, belli çevrelere ve belli topluluklara aitti.

İslam Dini'nin Diğer Dinlerden Üstünlüğü ve Getirdikleri:

İslam Dini, tertemiz bir "Allah inancı" getirmiştir. Diğer dinlerde böyle rahat anlaşılır bir inanca rastlayamıyoruz. Mesela Hintliler'de görülen ineğe tapma inancı medeni dünyada ve insan aklı karşısında nasıl açıklanabilir. Ot yiyen ve insana kesilip gıda olan bir hayvan nasıl olur da alemleri yaratabilir?

Hristiyanlıktaki " Baba - Oğul - Ruhulkudüs " den meydana gelen üç ilah vardır. Bunlar üç olduğu halde bir,biri de üçtü. Sonra Hz.İsa'yı Allah'ın oğlu sayan ve yaratıcı kudret tanıyan bu adamlar onun bir insan olduğunu da inkar edemezler. Çocuklar gibi büyütüldüğünü,insanın muhtaç olduğu her şeye muhtaç olduğunu söylerler. Bunlar ise Allah olmaya aykırı şeylerdir. Allah Tela nasıl yemeye ve içmeye muhtaç olur?

İslam Dini, doğru düşünen her insanın rahatlıkla kabul edeceği bir inanç sistemi getirmiştir.

İslam Dini kaynakları yönüyle tertemiz kalmış olan tek dindir. Bugün elimizde bulunan Kur'an-ı Kerim, Allah Teala'dan geldiği tazelikle bize kadar ulaşmıştır. Peygamberimizin hadisleri de son derece titizlikle araştırılarak tesbit edilmiştir. Diğer dinlerin kitapları da, Peygamberlerinin hayatları da böyle tesbit edilememiştir. Çoğu hakkındaki bilgi, sadece Peygamberimizden nakledilen bilgilerden ibarettir.

İslam Dini'nin getirdiği amel ve ahlak sistemi, diğer dinlerden çok daha üstün ve güzel bir durum arzeder. İslam Dini'nde, kimseye yapamayacağı bir ibadet ve amel emredilmemiştir. Bütün ibadet ve vazifeler, insanın ruhuna en uygun gelecek şekilde emredilmiştir. İnsanın " Ben bunu nasıl yapabilirim? " diyeceği hiçbir ibadet yoktur. Bir örnek olarak namazı ele alalım:

1- Namaz kılabilmek için abdest almak şarttır. Ancak suyu bulamayan veya bulduğu zaman kullanamayacak durumda olan insan temiz toprakla teyemmüm eder. Bu insana, her ne olursa olsun su bulacaksın, ölsen de suyla abdest alacaksın dense, insan bunu yapabilir miydi?

2- Hasta olan insan ayakta duramayacaksa oturarak,oturarak kılamayan yattığı yerde işaretle kılar. Böyle bir insana, ne olursa olsun, mutlaka ayakta kılacaksın, uzun uzuzn sureler okuyacaksın denilseydi insan bunu yapabilir miydi?

3- Namaz kılacak insan kıbleye dönecektir. Fakat tek başına ve bulunduğu yerde soracak kimse yoksa, kendi kendine araştırır ve gönlünün razı olduğu tarafa döner ve namazını kılar. Bu zamanda da olsa kıbleyi bulacaksın denilse insan bunu yapabilir miydi?

4- Kimsesiz bir çölde kalan insan açlıktan ölmeli mi yoksa yanında şayet domuz eti veya şarap gibi haram olan yiyecek ve içecekten ölmeyecek kadar yiyerek hayatını kurtarmalı mıdır? Bu durumda da olsa onlara yaklaşmamalısın, ölsen yaklaşamazsın denseydi ne derce bu söz dinlenirdi? İnsan hayatı İslam dinine göre çok değerlidir. Bu sebepledir ki Allah Tela, ölmek üzere bulunanın bu yoldan da olsa hayatını kurtarmasına müsade vermiştir.

İslam Dini insanları sadece dünyaya ve sadece ahirete yöneltmemiştir. Çünkü insan dünyada yaşamaktadır. Dünyada yaşayan insanın dünya ile ilgisiz kalması, dünyaya önem veren milletlerin esiri olmasına sebep olur. Öldükten sonra da ebedi ve devamlı bir hayat başlayacaktır. Ahiret hayatı... O halde insan, yarınki hayatı olan ahiret ile de ilgilenmeli onun için de çalışmalıdır. Kısacası dünyaya şu anda yaşadığı,ahirete de yarın oraya gideceği için çalışması gerekir.

Dünyaya önem vermeyen milletler manevi milletlerin esiri olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ahirete önem vermeyen milletler demanevi ve ahlaki değerlere sırt çevirirler. Olgun ahlaka sahip olmayan insanlar arasında kardeşlik bağları bulunmaz, teknik sahada ilerlese de insanlıktan uzaklaşırlar.

İşte bu sebeple, İslam Dini, insanlara hem dünyaya, hem ahirete önem vermelerini emretmiştir. Peygamberimizin en çok yaptığı dualardan biri şöyledir:

" Ey Rabbimiz, Bize dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver ve bizi Cehennem azabından koru. "

Allah'ın emri de şöyledir: "Allah'ın sana verdiği nimetlerle ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma Allah'ın sana ihsan ettiği, iyilik yaptığı gibi ihsan et,iyilik yap. Yeryüzünde fesat çıkarma. Çünkü Allah fesat çıkaranları sevmez."

İslam Dini'nin Gayesi:

İslam Dini'nin gayesi,insanlığı dünyada ve ahirette saadete ve huzura kavuşturmaktır. Ancak bunun için İslam Dini'nin emirlerini isteyerek yerine getirmek,yapmak lazımdır. İslam Dini,emirlerini tutan ve tutmayan herkesin tepesinden saadet yağdırmaz. İyi bir sonuç alabilmek için gerekli olan emirleri ve yasakları koyar. Onun koyduğu emirleri yerine getiren, koyduğu yasaklara uyan insan dünyada da ahirette de saadet bulur, pişman olacağı bir duruma düşmez.

Bugün müslümanlar dünya milletleri arasında yüz güldürücü bir durumda değildir. Onların bu duruma düşmeleri, İslam dinine bağlı olmalarından değildir. Onları bu hale getiren İslam Dini de değildir.Bunun tam aksi olarak, dinimiz ilme, çalışmaya teşvik ettiği halde çalışmamalarının getirdiği fena sonuçtur.

" Ey Rabbimiz bize dünyada iyi sonuçlara, ahirette de iyi sonuçlara ulaşmayı nasip et ve bizi ahirette Cehennem azabından koru." AMİN..!

O'NUN (SAV) ÖRNEK AHLAKI

Comments

Peygamberimiz'in Örnek Ahlakı

Müslümanların her konuda örnek alacakları insan, Peygamberimizdir. Çünkü Allah Teala, "Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için, Allah'ın Resulünden örnek bir ahlak vardır." buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz her türlü fazileti kendisinde toplamış bir insandı. Daha Peygamberlik kendisine bildirilmeden önce Mekkeliler onu böyle tanımışlardı.Sade bir hayatı vardı. Her işini kendisi yapar, misafirleri ağırlamaktan hoşlanırdı. Çok temizdi. Üstünü başını, elbiselerini, çevresini temiz tutar, herkese temiz olmalarını öğütlerdi. Her zaman dişlerini misvakla fırçalar, müslümanların da böyle yapmasını isterdi.

Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Nazik davranır, kimsenin gönlünü kırmazdı.Ağzından kaba ve çirkin bir söz çıktığı duyulmamıştır. Tutumlu idi.Malı gibi zamanını da boşa harcamaktan kaçınırdı.

İnsanlara karşı sevgi ve merhamet besler, herkes de O'nu severdi. Yollarda onlarla konuşur,şakalaşırdı. Çocuklarını,torunlarını sevgi ile kucağına alır, bağrına basardı. Düşmanlarına karşı bile merhamet göstermiş, Allah'a onları affetmesi için dua etmişti. Müslümanlara işkence yapan, kendisini öldürmek isteyenleri bağışlamıştı.

Çok cömert idi. Elinde olan her şeyi çevresindekilere dağıtır, fakirlerin yardımına koşardı. Adaletten ayrılmaz, herkese eşit davranırdı.Köle ve cariyelere "oğlum", "kızım"der, onların gönüllerini alırdı.

İnsanlar gibi hayvanları da sever ve onlara acırdı.Müslümanlıktan önce Araplar, hayvanlara çok eziyet ederlerdi. Onları ok atışlarında hedef olarak kullanır, ağır yük yükler, kızgın demirle dağlar, hatta canlı hayvandan et keser, pişirip yerlerdi. Peygamberimiz bu çirkin ve vahşice davranışları yasakladı. İnsanlara karşı olduğu gibi hayvanlara karşı da merhametli olunmasını isterdi. Kısaca o, bütün hayatı boyunca,Kur'an-ı Kerim'in müslümanlardan istediği ahlakı hayatı yaşadı. Böylece müslümanlara örnek oldu.

Sahabe-i Kiramın Üstün Ahlakından Örnekler

Peygamberimizi gören, Onunla konuşan ilk müslümanlara sahabi denilir. Peygamberimiz gibi yakın dostları olan sahabiler de üstün ahlak sahibi kimseler idi.

Mekkeli müslümanlar Medine'ye göç ettikleri zaman bütün mallarını Mekke'de bırakmış ve fakir düşmüşlerdi. Medineliler bu müslüman kardeşlerini evlerine aldılar. Yardım ettiler. Hatta tarla ve bahçelerine ortak etmek istediler. Mekkeli müslümanlardan biri de Abdurrahman b. Avf idi. Medineli Kardeşinin kendisine bağışlamak istediği malları kabul etmemiş, ondan borç alarak ticarete başlamış ve kısa zamanda zengin olmuştu. Sonra da bütün malını müslümanlara yardım için harcamıştı.

Halife Hz.Ömer, babası savaşta şehit düşen bir çocuğu kucağına almış seviyordu. O sırada yanında bir Şehre Vali olarak tayin ettiği bir adam vardı. Vali, Halifeden kucağındaki çocuğun başkasının çocuğu olduğunu öğrenince hayret etmiş ve, "Siz böyle yabancı bir çocuğu öpüp okşuyorsunuz; ben ise üç çocuğum var, bugüne kadar hiç birini böyle kucağıma alıp öpmedim." "Kendi çocuklarına acımayan, onları sevmeyen Allah'ın kullarını da sevmez ve onlara acımaz. Bu sebeple seni Valilikten alıyorum."

Bunlar ne güzel ahlaki davranışlardır.Böyle yüzlerce örnek bulmak mümkündürçBu örnekler bize sahabilerin Kur'an ahlakı ile ahlaklandıklarını göstermektedir.

Müslüman-Türk Büyüklerinin Üstün Ahlakından Örnekler

Türkler müslüman olduktan sonra büyük bir bağlılıkla İslam'a sarıldılar. Türk büyükleri de bu konuda Türk halkına örnek oldular. Selçuklu Devleti'nin kurucusu Tuğrul Bey:"Kendime bir ev yaptırıp da yanına bir cami yaptırmadıkça Allah'tan utanırım!" demiş ve İslamiyet'e bağlılığını göstermişti. Osman Gazi, misafir olduğu bir evde, duvarda asılı gördüğü Kur'an-ı Kerim'in karşısında, ona saygı göstermek için, sabaha kadar ayakta durmuştu. Adaletli idi. Herkesi korurdu. Oğlu Orhan Gazi, yoksullar için aş evi (imaret) yaptırmış onlara kendi eliyle yemek dağıtmıştı. Fatih'in hocaları Akşemseddin ile Molla Gürani'ye nasıl saygı gösterdiğini hepimiz biliriz. Herkesin kendisinden çekindiği Fatih, hocaları gelince ayağa kalkar, hürmetle onlara yer gösterirdi. Fatih adalet işlerine çok önem verirdi. Hiç kimseye haksızlık yapılmasına izin vermezdi. Bunun için hristiyanlar, davalarının Türk mahkemelerinde görülmesini isterlerdi. Kanuni devrinde askerlerimizin, düşman topraklarından geçerken, girdikleri bağdan üzüm alıp, parasını kütüklerine astıklarını tarihçiler anlatırlar. Bütün bunlar, Türk büyüklerinin, dinimizin emrettiği İslam ahlakınını benimsediklerini ve bunu halk arasında yaymaya çalıştıklarını göstermektedir.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !