23 Nisan 2008 Çarşamba

O'NUN HAKKINDA BUNLARI BiLiYOR MUSUNUZ? -1-

Comments

O'NUN HAKKINDA BUNLARI BiLiYOR MUSUNUZ? -1-

·Peygamberin(sav) babaannesinin isminin Fatıma olduğunu...

·Hz.Peygamberin öz amcalarının Ebu Talib ve Zübeyr olmak üzere iki tane olduğunu, diğer amcalarının üvey olduğunu...

·Hz.Abbas’ın Efendimizden 3 yaş büyük olduğunu...

·Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe’nin Efendimizin(sav) ilk süt annesi olduğu gibi, Hz Hamza’nın da süt annesi olduğunu ve Efendimizin (sav) bu aziz amcası ile aynı zamanda süt kardeş olduğunu... ·Annesi Amine’nin Efendimizi(sav) ancak 1 hafta emzirdiğini...

·İbn-i Abbas’tan nakledildiğine göre Cenab-ı Hakk’ın Peygamberler arasında Kur’an’da sadece Hz.Peygamberin(sav) hayatına yemin ettiğini (Hicr-72)

·Ömer bin Abdülaziz’in Resulullah’ın(asm) eşyalarını bir eve toplayarak müze yapıp, sergilediğini... Sergilediği eşyanın ise iple örülmüş bir sedir, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir çanak, su bardağı, elbise, el değirmeni, başına sardığı bir kadife ve giyim eşyasından ibaret olduğunu...

·Peygamberimizin meşhur devesi Kasva’yı hicreti sırasında 400 dirheme aldığını, ona kesik kulak (kasva) adını bizzat verdiğini ve hayatı boyunca ondan çok memnun kaldığını...

Hz.Enes’ bin Malik’in “Sevgili Peygamberimi rüyada görmediğim gece olmuyor” dediğini.

•Ebu Said adlı sahabenin “Resulullah’ı toprakta görünce kalplerimiz burkuluverdi" dediğini.. •Abdullah bin Zübeyir’e göre insanlar içinde Resulullah’a en çok benzeyenin torunu Hz.Hasan olduğunu.

•Resulullah’ın “Beni Hud, Vakıa, Mürselat, Nebe,Tekvir sureleri ihtiyarlattı" buyurduğunu.

•”Siz bu ayetlere mi hayret ediyor,gülüyor da ağlamıyorsunuz” ayetleri(Necm:59-60) nazil olduğu zaman Suffa ashabının yanakları ıslanıncaya kadar gözyaşı döktüğünü,iniltileri Resulullah’a(sav) ulaşınca onun da onlarla ağladığını.

•Hz.Enes’in “Ensardan yirmi genç Resulullah’a hizmet için ondan ayrılmazlardı. Peygamberimiz bir iş görmek istediği zaman onları gönderirdi" dediğini.·Peygamber efendimiz(sav)in yolculuklarına Perşembe günü dışında çıktığının pek nadir olduğunu, ekseriyetle Perşembe gününü tercih ettiğini...

·Uhud’da bir kılıç darbesiyle mübarek yüzü kanla kaplanan Allah Resulünün (sav) “Peygamberinin yüzünü kana bulayan bir topluluk nasıl kurtulur ve mutlu olur?” dediğini...

·Mute’ye giden orduya katılan ama Efendimiz(sav)in arkasında son bir Cuma namazı kılmak için Medine’de kalan Abdullah bin Revaha’ya :

“Yeryüzü dolunca sadaka dağıtsan, onların bir sabah namazında elde ettikleri ecr ve mükafatı elde edemezsin” denilince bu zatın hemen yola çıkıp arkadaşlarına yetiştiğini...

Hz.Enes’ bin Malik’in “Sevgili Peygamberimi rüyada görmediğim gece olmuyor” dediğini.

•Ebu Said adlı sahabenin “Resulullah’ı toprakta görünce kalplerimiz burkuluverdi" dediğini.. •Abdullah bin Zübeyir’e göre insanlar içinde Resulullah’a en çok benzeyenin torunu Hz.Hasan olduğunu.

•Resulullah’ın “Beni Hud, Vakıa, Mürselat, Nebe,Tekvir sureleri ihtiyarlattı" buyurduğunu.

•”Siz bu ayetlere mi hayret ediyor,gülüyor da ağlamıyorsunuz” ayetleri(Necm:59-60) nazil olduğu zaman Suffa ashabının yanakları ıslanıncaya kadar gözyaşı döktüğünü,iniltileri Resulullah’a(sav) ulaşınca onun da onlarla ağladığını.

•Hz.Enes’in “Ensardan yirmi genç Resulullah’a hizmet için ondan ayrılmazlardı. Peygamberimiz bir iş görmek istediği zaman onları gönderirdi" dediğini.·Peygamber efendimiz(sav)in yolculuklarına Perşembe günü dışında çıktığının pek nadir olduğunu, ekseriyetle Perşembe gününü tercih ettiğini...

•Amcası Ebu Talib’in Resulullah daha gençken ve kendisine nübüvvet verilmeden evvel O’nun hakkında bir şiirinde “Tertemiz yüzü aşkı için yağmur talep edilen, dulların hamisi, yetimlerin sığınağı” dediğini.

•Resulullah’ın dedesi Abdülmuttalib’in uzun boylu, sarışın ve sevimli bir sakal sahibi olduğunu. •İbn-i Habib adlı müellifin “Ümmehat-un Nebi” adıyla bize 20 nesil boyunca Resulullah’ın ninelerini gösteren calib-i dikkat bir çalışma bıraktığını

•Resulullah’ın(sav) yedi yaşında bir göz hastalığına tutulduğunu, Mekke’nin tabibleri soruna çözüm bulamayınca, Ukaz civarındaki bir Hristiyan tabibin hazırladığı ilaçla iyileştiğini. •Belazuri’nin nakline göre Efendimiz(sav) gençliğinde bir gün amcaları Ebu Talib ile Ebu Leheb kavga ederken, Ebu Leheb’in Ebu Talib’in üzerine çıkıp onu hırpalaması üzerine koşarak onu ittiğini. Bunun üzerine Ebu Talib’in Ebu Leheb’in üzerine çıkıp onu bir güzel dövdüğünü...Kavga bittikten sonra Ebu Leheb’in “Ya Muhammed. Ben de Ebu Talib gibi senin amcanım. Yapacağını bana yaptın. Niçin ona da aynı şekilde hareket etmedin? Neden? Vallahi gönlüm seni asla sevmeyecek, asla” dediğini…

•Efendimiz’in(sav) dedesi Abdülmuttalib’in Ramazan ayında Hira mağarasına inzivaya çekilip kapandığını.

•Resulullah’a bir keresinde deve üzerinde iken vahy geldiğini, Efendiler Efendisinde(sav) oluşan ağırlık etkisiyle devenin bacaklarının neredeyse kırılacak hale geldiğini

•Hz.Ebu Zer’in Efendimiz(sav)’i bulmak için geldiği Mekke’de Kureyşlilerce çok kötü dövüldüğünü. Hatta “Kendime geldiğimde akan kanlarla kızıla boyanmış bir puta döndüğümü gördüm”dediğini…

•Ukbe bin Muayt adlı bir kafirin Mekke döneminde Resulullah Kabe’de namaz kılarken,elbisesiyle onu boğmaya çalıştığını.

•İlk tebliğ yıllarında Müslümanların alabildiğine zorlandığını...Hatta Sad bin Ebi Vakkas’ın “Bütün bir yıl boyunca İslam’ı saklamaya çalıştık.Ve namazlarımızı kapılar arkasından sürgülü olduğu halde evlerde ve şehir civarındaki dağ aralıklarında kıldık” dediğini

•Altıncı Müslüman olan Sad bin Ebi Vakkas’ın aynı zamanda Allah yolunda ilk kan döken Müslüman olduğunu

•Bedr Savaşında Allah Resulü(sav)’nün sancaktarın Musab bin Umeyr olduğunu.

•Resulullah’ın(sav) her gece 11 veya 13 rekat teheccüd namazı kıldığını..

•İbn-i Abbas’tan bir rivayete göre Resulullah’ın(sav) “Üç şey var ki, bana farz size nafiledir:

1-Kurban kesmek

2-Vitr namazı

3-Sabahın iki rekatlık sünnetini kılmaktır” buyurduğunu.

•Belazuri’nin nakline göre Resul-i Ekrem(sav)’in hayatında Medine’de dokuz mescid olduğunu... •Resul-i Ekrem’in “Allah koyun çobanlığı yapmayan hiçbir nebi göndermemiştir” buyurduğunu... •Katade(ra), O’nun(sav) ashabını anlatırken: “Alışveriş yaparlar, ticaretle meşgul olurlardı. Fakat Allah’ın hukukundan bir hak onlara yaklaştığı zaman ne ticaret, ne de alışveriş onları Allah’ın zikrinden alıkoymazdı. Nihayet onu Allah’a döndürürlerdi” dediğini.


•Kur’an’da Peygamberler arasında sadece Hz.Peygamberin(sav) hayatına yemin edildiğini (Hicr:72).Şeyh Galib’in meşhur naatında: “Menşur-u leamrükle müeyyedsin efendim” diyerek bu yemine işaret ettiğini
•Cenab-ı Hakkın bazı peygamberleri kendi ismiyle isimlendirdiğini, mesela Hz İsmail ve İshak için Alim ve Halim, Hz.İbrahim için Halim, Hz Musa için Kerim, Hz Yusuf için Hafiz isimlerini kullandığını… Resulullah’ın ise bu isimlerden 30 kadarıyla Kur’an’da isimlendirildiğini…
•Cenab-ı Hakkın peygamberler içinde Rauf ve Rahim isimleriyle sadece Resul-u Ekrem’i andığını…
•Habib-i zişan’ın doğum yılının 569, 570 veya 571 olduğu hususunun ihtilaflı olduğunu,ama çoğunluğun görüşüne göre 571 olduğunu
•Peygamber-i ahirzaman’ın sabaha doğru doğduğunu…
•Muhammed isminin cahiliye Araplarınca az bilindiğini, Ahmed isminin ise daha az bilindiği…
•Cahiliyye Araplarının mukaddes kitaplardan Muhammed isminde bir nebinin zuhur edeceğini bildiklerinden bazı kimselerin çocuklarına ilerde o peygamber olabilir ümidiyle Muhammed koyduğunu…
•İbn-i Hacer’in Feth-ul Bari’de nakline göre Cahiliyye devrinde Muhammed bin Adiyy bin Rebia’nın babasının bir Suriye seyahatinde tanıştığı bir papazdan: “Arabistan’da bir peygamber doğacağını ve isminin de Muhammed olacağını” öğrenmesi üzerine Adiyy bin Rebia ailesinden doğan bütün çocuklara Muhammed isminin konulduğunu…
•Server-i Alem’in Rahip Bahira ile karşılaştığında 12 yaşında olduğunu…
•İbn-i Cerir,İbn-i Sad ve İmam Kastalani’nin İmam Şabi’den rivayet ettiklerine göre Nübüvvetin ilk üç yılında İsrafil(as)’ın Hz. Peygamber’in eğitimiyle görevlendirildiğini…


•Sahabeden Abdullah bin Zeyd’e Resulullah’ın(sav) vefatı haber verildiğinde “Rabbim gözlerimi al da, Habibim Muhammed’den başkasını görmeyeyim” dediğini...
•Resullah’a ilk vahyin bir pazartesi günü geldiğini...
•“Ey iman edenler seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin”(Hucurat:2) ayeti nazil olunca, Hz. Ebubekir’in “Ya Resulullah! Yemin ediyorum ki, bundan sonra sizinle iki sır dostunun gizli konuştuğu gibi konuşacağım dediğini...”
•Ashab-ı Kiramın, Efendimizle(sav) sohbette bulunurken edeplerinden başlarını kaldırıp, onun yüzüne bakamadıklarını. Sadece Hz Ebubekir ve Ömer’in kendisine zaman zaman bakıp gülümsediklerini Peygamber efendimizin de tebessümle mukabelede bulunduklarını...
•Mekke’de Resul-i Ekrem’in doğduğu mıntıkanın isminin “Şı’b-i Amir” olduğunu...
•Efendimizin)sav) anneannesinin adının Berre olduğunu..
•Peygamberimizin dayısının olmadığını...

•Peygamberimizin vefatı hengamında üzerindeki elbisesinin yamalı bir örtü ve el dokuması sert bir entari olduğunu...
•Resulullah’ın elbise rengi olarak beyazı sevdiğini...
•Buhari’nin rivayetine göre Resulullah’ın ekmeği keserken bıçak kullandığını...
•Peygamberimiz’in atlarının adının Since ve Lahif, merkebinin Afir, katırının Düldül ve Tiyye, develerinin adının Kusva ve Adba olduğunu...
•Peygamberimiz’in zamanında at yarışlarının düzenlendiğini, bunun idaresinin Hz. Ali’de olduğunu...
•Birisinin mescitte “Allah’ım beni ve Muhammed’i bağışla” demesi üzerine Resul-ü Ekrem’in “Allah’ın lütuf ve merhametini çok darlaştırdın” buyurduğunu…


O'NUN SEVDİĞİ YEMEKLER

Comments

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN (SAV) HOŞLANDIĞI YENMEKLER

"Çok sıcak yemeği sevmezdi."

"En çok hoşlandığı yiyecek etti."

"Kabağı çok severdi."

"Avlanan kuş etlerini yerdi."

"Hurmalardan Acve hurmasını severdi."

Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz (sav)'in sevdiği yiyeceklerle ilgili şunları söylemiştir:

"Tatlı ve balı severlerdi."

"Hazreti Peygamberin katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöyle sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytinyağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, anber balığı…"

Hz. Aişe (ra) ek olarak şunları bildirmiştir:

"Kavun, karpuzu yaş hurma ile yerlerdi."

Hz. Cabir (ra)'den:

"Taze hurma ve kavun çok yerlerdi ve 'bunlar güzel meyvedir' derlerdi.

"Hiçbir zaman bir yemeği yermemiştir. Hoşuna giderse yer gitmezse yemezdi. Hoşlanmadığında da bir başkasına kötülemezdi."

Peygamber Efendimizin sevdiği bazı yiyecekler için söylediği sözlerden bir kısmı ise şöyledir:

"Etin en güzel yeri sırt etidir."

"Sirke ne güzel katıktır"

"Mantar kudret helvasıdır."

"Sinameki ve sennut (tereyağ tulumuna konulan bal) yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde samdan (ölümden) başka her hastalıktan şüphesiz şifa vardır."

"Zeytinyağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir."

O'NUN (SAV) MUTFAĞI

Comments

O'NUN (SAV) MUTFAĞI

Maddi-manevi sahip oldugumuz butun guzellikleri vesile noktasinda kendisine borclu oldugumuz Insanligin Iftihar Tablosu'nun hayatini bilip yasamak bizim en temel gorevlerimizdendir.

Sunnet olarak tabir edilen O'nun hayat-i seniyyeleri ister Nebevi ister beseri butun ayrintilariyla bilinmeli ve tatbik edilmelidir. Sunnet; "Efendimiz'den soz, fiil ve takrir olarak sâdir olan her sey" diye târif edilir. Evet, Allah Resûlu'nun ne yiyip, ne ictigi dahi O'nun ummeti olmamizdan dolayi bizim icin onemli seyler ifade eder.

Hurmanin, Allah Resûlu'nun hayatinda onemli bir yeri vardi ve sanki temel ihtiyac maddeleri siralamasinda ilk yeri o almisti. Bir gun Hazreti Aise'ye hitâben "Yâ Aise! Bir evde hurma yoksa o evdekiler ac demektir" diye buyurmustu. Kendilerinin evinde de bazi zamanlar hurmadan baska bir sey bulunmazdi. Hazreti Aise'nin beyaniyla "Bir ay boyunca evimizde ocak tutmezdi." Kendisine "Ne yerdiniz?" diye sorulunca da "Sadece hurma ve su." derdi. Yine Hazreti Aise'den gelen baska bir rivâyette, "Hilal bir defa gorunur, bir defa daha gorunur yine ocakta bir sey pismezdi." ifadesi de vardir. Efendimiz'in kendi elleriyle diktigi, halk arasinda Medine hurmasi olarak da bilinen Acve hurmasinin da bircok faydasi vardir. Hazreti Sa'd bin Ebi Vakkas'in rivâyet ettigi bir hadiste, "Bir kimse her gun sabahlari ac karnina yedi tane Acve hurmasindan yerse, o gun icinde o kimseye ne zehir, ne sihir zarar verir." buyurulmaktadir. Baska bir hadiste Efendimiz, "Acve hurmasi, cennettendir ve zehire sifadir." diye buyurur. Cok ilginctir, Hazreti Abdullah bin Cafer'den gelen bir rivâyette Efendimiz'in taze hurma ile acur yedigi ifade edilir. Sebebini de Allah Resûlu, "Karsilikli olarak birbirlerinin hararetini alirlar." diye aciklar.

Katik denilince, ekmekle beraber yenebilecek herhangi bir sey aklimiza gelir. Efendimiz'in beyaniyla "Katigin efendisi tuzdur." Baska bir hadiste, "Sirke ne iyi katik!" diye buyurarak yemekte ekmekle beraber yenecek en guzel seylerden birinin de sirke oldugu zikredilir. Bir gun, Hazreti Cabir'in evine konuk oluyor. Hazreti Cabir, sirkeden baska ekmegin yaninda bir sey olmadigini soyleyince Efendimiz, sirkenin cok iyi bir katik oldugunu beyan buyuruyor. Hazreti Cabir, "Allah Resûlu'nden bunu duydugumdan beri sirkeyi ben de seviyorum." diyor. Ayni hadisi Hazreti Cabir'den nakleden Ebu Sufyan Hazretleri de, "Ben de bu hadisi Cabir'den duydugumdan beri sirkeyi seviyorum." diyor. Efendimiz, ayrica zeytinyagi yemegi tavsiye eder ve onun mubarek bir agactan ciktigini soylerdi.

Efendimiz, eti, "Dunya ve cennet ehlinin yemeklerinin efendisi." diye tarif ederdi. Yine O'nun beyanlari icinde, "Etin en guzeli (hayvanin) sirt etidir". Efendimiz, et yerken mubarek disleri ile kopararak yerdi. Hayvanin on butlari cok hosuna giderdi ve fitrat-i nezîhânesinden olsa gerek arka kismini yemezdi. "Kadid" denilen guneste kurutulmus et ve "serid" denilen ekmek-et karisimi sulu bir tur yemek ki bugun tirit olarak da bilinir, Efendimiz'in yedigi et yemekleri arasindaydi. Ayrica Efendimiz'in tavuk eti yedigi de bilinmektedir.

Kabagin, Allah Resûlu'nun lezzet listesinde cok ayri bir yeri vardi. Hazreti Enes, Efendimiz'in kabagi cok sevdigini soyler; oyle ki yemek geldiginde yemekteki kabaklari Efendimiz'in onune topladigini ifade eder. Baska bir hadiste de, Efendimiz'in bizzat kendisinin yemekteki kabaklari sectigi ifade edilir ve buradan da bunun bal kabagi degil de normal yemek kabagi oldugu anlasilir. Her insan kabak sevmeyebilir, fakat seklî, sûrî dahi olsa ona karsi alâka duymak gerekir. Kabagin cennette ayri bir karsiligi olabilir ve orada farkli bir sekilde sunulabilir.

Meyveler arasinda da nari severdi Efendiler Efendisi. Ibn Abbas Hazretleri'nden gelen bir hadiste Efendimiz'in, Arafat'ta kendisine ikram edilen narla iftarini yaptigi belirtilir. Baska bir hadiste, Efendimiz, "Nar yiyin, o mideyi temizler, rahatlatir." diye buyurur. Efendimiz'in yenmesini tavsiye ettigi meyvelerden biri de ayvadir. Hazreti Talha naklediyor; "Elinde ayva vardi. Bana: "Ey Talha! Sunu al! Cunku bu, kalbe rahatlik verir." diye buyurdular". Allah Resûlu, tatli olarak bali ve helvayi sever, icecek olarak da soguk serbeti tercih ederdi.

Efendimiz, bazi yiyeceklerin bazi zamanlar yenmesini kerih gormustur ki sogan, sarimsak ve pirasa bunlardandir. "Bu yiyeceklerden birisini yiyen mescidimize yaklasmasin." diye buyurmus ve kendisine ikram edildiginde de, "Ben sizin gorusmediklerinizle gorusuyorum." demistir. Baska bir rivâyette de, "Ben arkadasima (melege) ezâ vermek istemem." ilâvesi vardir. Bu hadislerden anlasiliyor ki Efendimiz, ruhânilerle beraber oldugu icin sarimsak, sogan gibi yiyeceklerden uzak durmus; fakat illet olarak sadece bunu gostermek yeterli olmayabilir. Cunku O, imamdi, devlet baskaniydi, komutandi yani her zaman halkla ic iceydi. "Mescidimize yaklasmasin" ifadesindeki sir da bu olsa gerek. Bu tur yiyecekler mumkunse toplum icine cikilmayacak zamanlarda yenilmeli, agiz ve disler guzelce temizlenmelidir. Biz, sogani bircok yemekte kullaniyoruz, acaba burada kastedilen cig sogan miydi? Evet, baska hadislerde de "sogan yemeyin" ibâresinden sonra Efendimiz'in "yani cig sogan" dedigi belirtilir. Ayrica Hazreti Aise de, "Allah Resûlu'nun en son yedigi yemekte sogan vardi." diyerek konuya aciklik getirmistir.

Nebiler Sultani, sadece ibadet hayatini degil, butun bir hayati tâlim icin gonderilmisti. Bu nedenle O'nun âdab kabîlinden olan yemek, icmek, uyumak gibi fiilleri de bu tâlim sahasina girmektedir. Bu konularda Efendimiz'e muhalefet edip, uymayanlar gunah kazanmaz; ama buyuk bir sevaptan mahrum kalacaklarinda da suphe yoktur. Bidatlarin ve hurâfelerin her tarafi sardigi su gunumuzde O'nun sunnetine ittibâ hadisin ifadesiyle "yuz sehit sevabi" kazanmaya vesile olur. Bediuzzaman Hazretleri'nin buyurduklari gibi: "Hattâ en kucuk bir muamelede, hattâ yemek, icmek ve yatmak âdâbinda Sunnet-i Seniyye'yi murâât ettigi dakikada, o âdi muamele ve o fitrî amel, sevapli bir ibadet ve ser'î bir hareket oluyor .... Iste, bu sirra binâen, Sunnet-i Seniyye'ye ittibâi kendine âdet eden, âdâtini ibadete cevirir, butun omrunu semeredar ve sevabdar yapabilir"

EN SEVDiĞiNE SADAKA

Comments

Enes radıyallahu anh anlatıyor:

Ebû Talha radıyallahu anh, Medine'de Ensârın en zenginlerinden birisi idi. En çok sevdiği malı da Mescid-i Nebevî'nin karşısındaki bulunan Beyraha ismindeki hurma bahçesiydi. Peygamber aleyhisselâm, bu bahçeyi şereflendirir, onun çok lezzetli suyundan içerdi.

Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sadaka olarak vermedikçe iyiliğe asla nail olamazsınız» (Âl-i îmran Sûresi) mealindeki Âyet-i Celîle nazil olunca, Ebû Talha radıyallâhu anh kalkıp Allah'ın Resulünün huzuruna geldi ve şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Resulü! Allahu Teâlâ kitabında, «Sevdiklerinizden Allah yolunda sadaka olarak dağıtmazsanız iyiliğe erişemezsiniz buyuruyor. Benim en çok sevdiğim malım da Beyraha hurmalığıdır. Ben orayı Allah yolunda sadaka olarak verdim. Allahü Teâlâ nezdinde onun iyilik ve faydasını ümid ederim. Dilediğin gibi onda tasarrufta bulun, ey Allah'ın Resulü!

Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:

— Ne büyük iş! Bu çok kıymetli bir maldır, çok kıymetli bir maldır bu. Bunun için böyle söylediğini duydum. Ben o malı kendi akrabalarına vermeni münasip görüyorum.

Bunun üzerine Ebû Talha radıyallahu anh de bu hurmalığı akrabası ve amca oğulları arasında paylaştırdı.

O'NUN (SAV) DiLiNDEN CENNET

1 yorum
O'NUN (SAV) DİLİNDE CENNET

İman edip salih amellerde bulunanlar ise Cennet halkıdırlar.Orada süresiz kalacaklardır.(Bakara Suresi, 82)

İnsan, dünya hayatında nefsindeki kötülükleri yenip ömrünü Allah'ın razı olacağı şekilde geçirmekle sorumludur. Bunun içinse kendisine ortalama altmış yetmiş yıl gibi çok az bir süre verilmiştir. Allah, rızasını kazanan kulları için, dünyadaki bu kısa yaşamın ardından, sonsuz ve eşsiz bir hayat yaratmıştır. Dünya hayatındaki bu ömür göz açıp kapayıncaya kadar, hızla tükenip geçmektedir. Bu süre içerisinde sabır gösteren, güzel ahlakta kararlı davranan, Allah'a samimi bir kul olan kimseler ahirette çok büyük bir mükafatla; sonsuz cennet hayatıyla karşılaşacaklardır. Kuşkusuz bu Rabbimiz'in kullarına olan ihsanının, rahmetinin ve sevgisinin çok önemli bir tecellisidir.

Allah her insanı, herşeyin en güzelinden, en mükemmelinden zevk alacak ve bunlara karşı büyük bir özlem duyacak bir ruh ile yaratmıştır. Bu nedenle insan, hayatı idrak etmeye başladığı andan itibaren bu mükemmelliğe ulaşabilmek için, içinde sürekli olarak büyük bir istek duyar. Daima bir güzellik ve nimet arayışı içerisinde olur. Ancak buna ne kadar çok istek duyarsa duysun ve bunun için ne kadar çok çaba harcarsa harcasın, dünya hayatında hiçbir zaman aradığı mükemmellikle karşılaşamaz. Çünkü Allah dünya hayatını özel olarak kusurlu ve eksik olarak yaratmıştır.

Elbette Allah'ın bu yaratışında pek çok hikmet vardır. Çünkü "O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah'ın yaratışı kusursuzdur. Rabbimiz herşeye güç yetiren, dilediğini yaratmaya kadir olandır. Dolayısıyla dünya hayatındaki bu eksikliklerin bir amacı vardır. Rabbimiz'in bu yaratışının hikmetlerinden biri, insanın cennetin varlığını kavramasına ve bunun için samimi bir gayret harcamasına yöneliktir.

Allah insanın fıtratını ancak cennette rahat edebileceği ve nefsinin isteklerini ancak burada karşılayabileceği şekilde yaratmıştır. Kuran'ın pek çok ayetinde bu gerçek insana bildirilmiştir. Asıl hayatını cennette yaşayacağını, bu nedenle tüm çabasının da sonsuz güzellikler yurdu olan cennete yönelik olmasını hatırlatmıştır. Bu konudaki Kuran ayetlerinden bazıları şöyledir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Gerçek şu ki, ebrar olanlar (iyiler, doğru olanlar), elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler. Nimetin parıltılı-sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın. Onlara mühürlü, katıksız bir şaraptan içirilir. Ki onun sonu misktir. Şu halde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar. (Mutaffifin Suresi, 22-26)

Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir ****'dan başkası değildir.

(Ra'd Suresi, 26)

Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 35)

Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde dünya hayatının yanında, cennetin insan için nasıl büyük bir nimet olduğunu şöyle bir örnek ile açıklamıştır:Cennette, yay kadar bir yer, Güneş'in üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır. [Kütüb-i Sitte-14, s. 429/2]



İnsan, bu konuda hiçbir bilgisi olmasa dahi, dünya hayatının eksikliklerini ve nefsindeki nimetlere karşı duyduğu özlemi kısaca düşündüğünde, bu gerçeği kolaylıkla anlayabilecektir. Zira Allah, dünya hayatının asıl hayat olmadığının anlaşılması için insana pek çok delil yaratmaktadır. İnsan hemen her gün, başta kendi bedeninde olmak üzere, dünya hayatının eksiklikleriyle karşılaşmaktadır. Sadece hayatta kalabilmek için dahi, çok sayıda tedbir almak zorundadır. En küçük bir ihmalde hastalıklarla, yaralanmalarla ve hatta ölümle yüzyüze gelebilmektedir. Ömrünün büyük bölümünü vücudunun acizliklerini telafi etmeye ayırır. Ancak tüm bu çabaya rağmen geçen yıllarla beraber vücudu büyük bir bozulmaya uğrar. İnsan bedeni gibi, en güzel çiçekler bile zamanla solar; en güzel renkli, en hoş kokulu güller, laleler, menekşeler çürüyüp bozulur. En lezzetli ve en taze görünümlü meyveler, sebzeler kısa süre içinde çürüyüp yenemeyecek hale gelir. En ihtişamlı evler, eşyalar, arabalar zamanla eskir, kırılıp dökülür.

Bu sayılanlar, insanın dünya hayatında muhatap olduğu milyonlarca eksiklikten yalnızca birkaç tanesidir. Ancak sadece bunlar bile, insanın özlem duyduğu asıl yerin dünya olmadığını anlaması için yeterlidir.

İnsan, tüm bu eksiklikler karşısında içten içe, daima mükemmelliği, bu eksikliklerin hiçbirinin olmadığı bir dünyada yaşamayı ister. Hastalıkların, ölümlerin, savaşların, kavgaların, kötülüklerin, eksikliklerin, sıkıntıların hiç yaşanmadığı bir dünyanın özlemini çeker. Bu amaçla, hiçbir sorunun olmadığı mutlu bir hayatı, dünya şartlarında oluşturabilmenin yollarını arar. Oysa Allah, Kuran'da insanlara bu hayatı ancak cennette yaşayabileceklerini bildirmiştir. İnsanın bunun için yapması gereken ise son derece kolaydır: Rabbimiz'in rızasına uygun bir yaşam sürmek. Bunun ardından -Allah'ın takdiriyle- kendi istek duyduğundan ve hayal edebildiğinden çok daha üstün, kusursuz ve sonsuz mutlulukla dolu bir hayatla karşılaşacaktır.

O'NDAN (SAV) TAVSiYELER

Comments

Efendimizden en güzel tavsiyeler

Celaleddin Süyuti (rahimehullah) şöyle buyurdular:

Ben Şeyh Şemseddin bin Kımah’ın defterinde onun hattıyla yazılmış, Ebu’l-Abbas el-Müstağfiri’den rivayet edilmiş bir yazı gördüm.

Orada şöyle deniyordu:

Mısır’a Ebu Hâmid el-Mısrî’den ilim tahsil etmek için yola çıktım. Vardığımda ondan Halid bin Velid’in rivayet ettiği hadisi istedim. Bunun için bana bir sene oruç tutmamı söyledi. Oruçları tutup tekrar hadisi istemeye gidince onu Halid bin Velid’e kadar bütün isnadıyla bana aktardı.


Şöyle ki:

Bir adam Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ye gelerek, “Size dünya ve ahiretle alakalı soracak sorularım var.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz ona, “Ne istiyorsan sor.” buyurdular.

O zat da sorularına başladı:


Ey Allah’ın Peygamberi!
Ben insanların en alimi, en bilgilisi olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
Allah’tan çok korkup takva dairesi içine girersen insanların en alimi olursun.


İnsanların en zengini olmak istiyorum.
Kanaatkâr olursan insanların en zengini olursun.


İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.
İnsanların en hayırlısı, faydalı olandır.Sen de insanlara faydalı ol.


İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.
Kendin için istediğini insanlar için de istersen insanların en adili olursun.


İnsanlar içinde Allah’a en yakın, O’nun en has kullarından olmak istiyorum.
Allah’ı çok zikredip anar ve hatırlarsan o zaman Allah’ın en has kulu olursun.


Muhsinlerden, iyilik edenlerden olmak istiyorum.
Allah’a, O’nu görüyor gibi ibadet et, her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görüyor.


İmanımı kemale erdirmek istiyorum.
Güzel ahlaklı olursan imanın kemale erer.


Allah’ın emirlerine itaat eden itaatkâr kullarından olmak istiyorum.
Allah’ın farzlarını yerine getir, itaat edenlerden olursun.


Allah’a günahlarımdan arınmış, tertemiz olarak gitmek istiyorum.
Cünüp olduğunda tertemiz olacak şekilde gusül abdesti al, kıyamet günü üzerinde hiçbir günah olmaksızın Allah’a kavuşursun.


Kıyamet günü nur içinde haşrolmak istiyorum.
Hiç kimseye zulmetme, kıyamet günü nur içinde haşrolursun.


Rabb’imin bana merhamet etmesini istiyorum.
Önce kendine ve insanlara merhamet et ki; Allah da sana merhamet etsin.


Günahlarımın azalmasını istiyorum.
İstiğfar ederek günahlarının bağışlanması için Allah’a yalvarırsan günahların azalır.


İnsanların en kerimi olmak istiyorum.
Allah’a kullarını şikayet etmezsen insanların kerimi olursun.


Rızkımın bol olmasını istiyorum.
Temizliğe devam edersen rızkın bol olur.


Allah ve Rasulü tarafından sevilmek istiyorum.
O zaman Allah ve Rasulü’nün sevdiklerini sev, sevmediklerini de sevme.


Allah’ın bana kızmasından kendimi korumak istiyorum.
Kimseye kızmazsan Allah’ın gazabından ve kızmasından kurtulursun.


Duamın kabul edilmesini istiyorum.
Haramlardan sakınırsan duaların kabul olur.


Allah’ın beni başkalarının yanında rezil etmemesini istiyorum.
Namusunu koruyup iffetli ol ki; insanlar yanında rezil olmayasın.


Allah’ın ayıplarımı, kusurlarımı örtmesini istiyorum.
Kardeşlerinin ayıplarını örtersen Allah da senin ayıplarını örter.


Benim günahlarımı ne siler?
Gözyaşların, hudûun (saygıyla Allah’a kulluğun) ve hastalıklar.


Allah yanında hangi iyilik daha faziletlidir?
Güzel ahlak, tevazu, belalara sabır ve kazaya rıza.


Allah yanında en büyük günah hangisidir?
Kötü ahlak ve Allah’ın emirlerine karşı gösterilen cimrilik.


Rahman Allah’ın gadabını ne dindirir?
Gizliden gizliye sadaka vermek ve sıla-i rahim (akrabaları ziyaret ve görüp gözetmek).


Cehennem ateşini ne söndürür?
Oruç

BiR HADiS

Comments


Allah’ın en sevdiği dua,
kulun şöyle demesidir:
Allahım!
Ümmet-i Muhammedin hepsine,
Merhametinle muamele eyle.

(Râmuzu’l-Ehadîs)
16 Nisan 2008 Çarşamba

KUTLU DOĞUM VE KANDiL

Comments

KUTLU DOĞUM VE KANDiL

Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.

Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.O gece Yahudi alimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.

Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,

- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.

- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.Yahudi,

"Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.

Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar.

"Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.Ertesi gün Yahudiye vardılar:

"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.Yahudi

"Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi,

"Beni ona götürün" dedi.Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.

Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir."Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi. Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.

Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:"Hem Muhammed gelmesi oldu yakinÇok alâmetler belürdi gelmedin"Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.

Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.Bin senedir yakılanve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.

İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.


EBREHE'NiN KABE'YE SALDIRMASI

Comments

EBREHE'NiN KABE'YE SALDIRMASI

Habesistan'ın Yemen Valisi Ebrehe Yemen'de bulunan Sana sehrine muhtesem bir kilise yaptırarak Arapları Kabe yerine bu kiliseyi ziyarete cagırmıstı. Kıymetli esya ile allayıp pulladıgı kiliseye hac icin gelmek soyle dursun Kinane'li Araplardan biri gizlice giderek pislemisti. Bunun hakaret icin yapıldıgını anlayan Eberehe, Kabe'yi yakıp yıkmak uzere buyuk bir ordu ile harekete gecti,yanına meshur buyuk filini de almıstı. Mekke yakınlarına gelerek Mekke'lilerin deve surulerini topladı, gayesinin Kabe'yi yıkmak oldugunu, buna engel olunmazsa kimsenin canına dokunulmayacagını Mekke resisi bulunan Abdulmuttalib'e soyledi. O ise sadece develerini istiyordu. Buna sasıran Ebrehe'ye de soyle dıyordu:

"Ben develerin sahibiyim, Beyt'in sahibi ise baskadır ve onu koruyacaktır! "Abdulmuttalib ahalinin sehir dısına daglara cıkmasını tenbih etti, kendisi de Ka'be'de dua etti. Ertesi gun ebrehe,Kabe'ye dogru harp duzenıne gecip saldırdı, ancak ordusuna hucum emrini verdıgınde buyuk fıl bır adım bıle atmıyordu. Yemen'e dogru cevrilince adeta kosuyor, Ka'be'ye hucum ıcın kırbaclandıgı halde tek adım atmıyordu, nıhayet coktu ve onu hic kimse yerinden kaldıramadı. Bu esnada Yüce Allah'ımız (c.c.) tarafından kırlangıca benzer kuslar (tayran ebebil)gonderildi. Her biri gagalarında mercimek veya nohut buyuklugunde uc cakıl tasıyordu, cakılın degdıgı her asker oluyordu. Cogu oldu, geri kalanlar da Yemen'e zor kactılar. Ebrehe'ye de bır tas degmıstı, San'a'ya varıncaya kadar organları bırer bırer dusmustu ve nıhayet San'a'ya ayak basarken oldu.

Boylece Cenab-ı Allah, Kabe-i Muazzama'yı yıkmaya tesebbus eden bır kendını bılmezı boyle cezalandırdı. Bu olaya Kur'an'ımızda Fil Suresinde isaret edilir. Bu olay İslam Tarihine "Fil olayı" olarak gecmistir.

ZEMZEM KUYUSUNUN TEMiZLENMESi

Comments

ZEMZEM KUYUSUNUN TEMİZLENMESİ

Kabe ile ilgili vazifeler oteden beri kutsal sayılmıs ve bu vazifeleri elde etmek ugrunda savaslar bile yapılmıstır. Bunlardan biri de Benu Bekir ve Huzai'lerle Curhumi'ler arasında olmus. Curmuhiler yenilgiye ugrayarak kacmıslar, kacarken de iki altın heykel ile bazı kıymetli esyayı Zemzem kuyusuna atmıslar,uzerını de toprakla,kumla kapatmıslardır.Zamanla bu vazifeler Kureys'e gecmis ve Kureys'in buyuk babalarından comertlıgıyle tanınan Hasim'e O'ndan da oglu Seybe'ye (Abdulmuttalib'e)i ntikal etmisti.

Ancak uzun zamandır Zemzem kuyusu kapalı olup nerede oldugu da bilinmez bir hale geldiginden bu gorevi yurutenler hacılara su bulmakta gucluk cekiyorlardı. Peygamber Efendimizin dedesi Abdulmuttalip bir ruya gorerek zemzem kuyusunu kesfetmis ve yeniden kazarak temizlenmis, Zemzem Kuyusunu yeniden ortaya koymus boylece cekilen susuzluk ıhtıyacı giderilmisti.
9 Nisan 2008 Çarşamba

ETRAFA VALİ ve ZEKÂT MEMURLARININ GÖNDERİLMESİ

Comments

ETRAFA VALİ ve ZEKÂT MEMURLARININ GÖNDERİLMESİ

Hicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin idaresi ve halkına mükellefiyetlerinin bildirilmesi gerekiyordu.Bu maksatla Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu 9. yılı Muharrem ayında İslâm memleketlerinden bazılarına valiler ve halktan zekât toplamak için de zekât tahsil memurları tayin edip gönderdi.680Resûl-i Ekremin, gönderdiği vali ve zekât tahsil memurlarına emir ve tavsiyeleri şu idi:"Halkın kusurlarına karşı affedici davranınız ve en iyi mallarını almaktan sakınınız!"681Yemen'in güzel kasabalarından biri olan San'a ve yine Yemen'in Hadramut bölgesi ile Süleymler, Müzeyneler, Cuheyneler, Kilaboğulları, Resûl-i Ekrem Efendimizin vali ve zekât memurları gönderdiği memleket ve kabilelerden bazıları idi.

Bu valiler idarî işlerle meşgul olmaktan başka, halk arasında çıkan dâvalara da bakıyorlar, onları İslâmî hükümlere göre halletmeye çalışıyorlardı. Zekât memurları ise, gittikleri kabilelere İslâmın zekât mükellefiyetini anlatarak, zenginlerinin bu malî ibâdeti yerine getirmeleri gerektiğini bildiriyorlardı.Bazı kabileler bu mükellefiyetlerini seve seve yerine getirdiler. Bir kısım kabileler ise önce bu malî mükellefiyeti ağır bularak memurları hoş karşılamadılar. Ancak sonradan bu hareketlerinden vazgeçerek zekâtlarını vermeye başladılar.Mekke'nin fethi, İslâmın en parlak ve en şerefli bir zaferi idi. Çünkü, bu fetih ile senelerden beri Hz. Resûlullah ile Kureyş müşrikleri arasında süregelen amansız mücadele İslâmın galibiyeti ile netice bulmuştu.

Arabistan'daki kabileler de yıllardan beri devam edegelen bu çetin mücadeleyi yakından ve dikkatlice takip etmişlerdi. Önce, bu mücadelede Resûl-i Kibriyâyı kavmi olan Kureyşlilerle yalnız bırakmayı tercih etmişler ve "Onu kavmi olan Kureyşlilerle baş başa bırakınız. Eğer o, kavmine galip gelirse, şüphesiz kendisi sözünde doğrudur ve peygamberdir" demişlerdi.

İşte, etraftaki kabilelerin yakından takip ettikleri bu şiddetli mücadele, Mekke fethi ile İslâmın üstünlüğü, şirkin mağlubiyet ve perişanlığı ile son bulmuştu.Artık onlar için tek yol kalmıştı: İslâmın şefkatli sînesine bir an evvel koşmak. Gayet iyi biliyorlardı ki, Mekkeli müşriklerin bunca düşmanlık ve kuvvetlerine rağmen söndüremedikleri bu dâvâyı kendileri de söndüremezler ve onun yayılmasını engelleyemezlerdi.Bu sebeple Mekke'nin fethini takip eden günlerde Hicretin 9. yılı başlarında civar kabilelerin Müslüman olmak için Medine'ye akın akın geldikleri görülüyordu. Bu sebeple bu yıla "Heyetler Yılı" adı da verilmiştir.

Gelen bu heyetlerin hepsini Peygamber Efendimiz, gayet güzel karşılıyor ve onlara izzet ikramda bulunuyordu. Bu heyetlerin içinde her sınıftan insan vardı. Hepsi de Resûl-i Ekremin yüksek ahlâk ve faziletini, Ashabının nazik ve insanî hareket ve davranışlarına hayran kalarak yurtlarına dönüyorlardı.Benî Temim Heyeti Medîne'deHz. Resûlullah, Hicretin 9. senesi Muharrem ayı başlarında Ashabdan Büsr bin Süfyan'ı Huzalılardan Benî Kab Kabilesine zekâtlarını almak üzere göndermişti.Kâ'boğulları, gelen memura teslim edilmek üzere hayvanlarından düşen zekâtı bir tarafa ayırmışlardı. Fakat, aynı yerde oturan Temim Kabilesi oldukça fazla olan bu hayvanların verilmesine karşı çıkmış, hattâ kılıçlarını sıyırarak Büsr Hazretlerini öldüreceklerini bile izhardan çekinmemişlerdi.

Bunun üzerine Büsr (r.a.), Medine'ye dönerek durumu Resûl-i Ekrem Efendimize anlatmıştı. Allah Resûlü de elli kadar bedevî süvari ile Uyeyne bin Hısn'ı Temimoğulları üzerine göndermişti. Uyeyne bin Hısn, Temimoğulları üzerine aniden baskın yapmıştı. Bir çok ganimet malları ile birlikte on bir erkek, yirmi kadın ve otuz kadar da çocuk esir edip Medine'ye geri dönmüştü.685Uyeyne bin Hısn'ın Medine'ye dönmesinden az sonra idi.Zekât vermemekte direnen Temimoğullarından bir heyet çıkıp Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatip ve şâirleri de vardı. Gayeleri esirlerini geri almaktı.Kâinatın Efendisi

Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, "Ne istiyorsunuz?" diye sordu.

"Biz Temim Kabilesindeniz" dediler.
"Sizinle şiir ve övünme yarışı düzenleyelim diye şâir ve hatiplerimizi getirdik."Hafifçe tebessüm eden Efendimiz,
"Ben şiir söylemekle vazifelendirilmediğim gibi, övünmekle de emredilmedim. Bunu yapamam. Fakat, haydi neyiniz varsa ortaya dökün de görelim!" buyurdu.Bunun üzerine Benî Temim'in Utarid adındaki hatibi ayağa kalkarak, kavim ve kabilesini övdükten sonra,
"Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse, saydıklarımızın bir benzerini saysın döksün bakalım!" diyerek meydan okudu.Benî Temim hatibinin sözlerini bitirip yerine oturmasından sonra Resûl-i Kibriyâ, Sâbit bin Kays'a,

"Kalk! Şunun konuşmasına karşılık ver!" diye emretti.Sabit (r.a.), ayağa kalktı. Önceden hiç bir hazırlığı olmadığı halde Cenâb-ı Hakkın büyüklüğüne ve Resûlullahın medh ve senâsına dâir Temimlileri bile hayrette bırakan gayet belagatlı ve tesirli bir hitabede bulundu. Hz. Sâbit şöyle diyordu:


"Hamdolsun Allah'a ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlardaki hükmünü yürüten Odur."Hiçbir şey yoktur ki, Onun fazl ve kereminin eseri olmasın!"Bizim her tarafta galip gelişimiz ve hâkim oluşumuz da Onun kudretinin eseridir."O, insanların arasından en hayırlısını seçerek peygamber göndermiştir. Ki o peygamber; baba tarafından insanların en şereflisi, söz cihetinden, en doğru sözlüsü, ana tarafından ise en üstünüdür."Allah, ona Kitabını indirmiş, onu kullarının emîni ve mu'temedi, cihanın da güzîdesi ve seçkini kılmıştır."

Sıra şâirlerin maharetlerini ortaya dökmesine gelmişti

Önce, Benî Temim şâirlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medh eden bir kaside sundu.Adam şiirini bitirir bitirmez Resûl-i Ekrem şâiri Hassan bin Sâbit'e,

"Kalk yâ Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver!" diye emretti.

Sonra da, "Allah-u Taâla, Resûlünü müdafaa ederken Hassan'ı muhakkak Cebrâil ile destekler" buyurdu.Kâinatın Efendisini müdafaa etmenin şerefini yüklenen Hz. Hassan aşk ve heyecan içinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şâire cevap verdi. Şiirinde İslâmın müstesna güzelliğini, yücelik ve faziletini veciz ve açık bir ifâde ile dile getirdi.Müslüman hatip ve şâirin, Temimoğulları şâir ve hatibinden çok daha güzel birer hitabe ve şiir sunmaları hem Peygamber Efendimizi, hem de orada bulunan Sahabîleri sevindirdi. Buna karşılık Temim heyeti, İslâm şâir ve hatibinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunun belli olması karşısında sustular. İleri gelenlerinden olan Akrâ bin Habis ise şöyle demekten kendini alamadı:

"Allah'a yemin ederim ki, bu zâta her zaman gaybdan yardım ediliyor. O, muhakkak muvaffak olacaktır. Her şeyde, herkese üstün gelmektedir."Onun hatibi hatibimizden, şâiri de şâirimizden daha üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve daha gürdür."

Daha sonra Akrâ bin Habis, Hz. Resûlullahın yanına yaklaştı ve şehâdet getirerek Müslüman oldu. Onun Müslüman oluşunu diğerleri takib etti.Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, heyettekilerin herbirini birer hediye ile taltif ettiği gibi, alınmış olan bütün esirlerini de kendilerine geri verdi.

Benî Esed Heyeti Medine'de

Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine'ye gelen heyetlerden biri de on kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize arzettikten sonra şöyle dediler:

"Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden Müslüman olduk."Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz bir tavır takındıkları muhakkaktı.Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı.

Bu sayede ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:

"Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna kavuşturduğu için asıl sizin Allah'a minnetar olmanız gerekir."Mü'minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil hiç bir maddî-mânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir.

Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.İmân ve Kur'an'a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur'an ve İslâmiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır.

Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında imân ve Kur'an'a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca "Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor" hissine de kapılmamalıdır.

Tayy Kabilesi Puthanesinin Yıktırılması

Tayy Kabilesi, fevkalâde cömertliği dillere destan olan meşhur Hâtem-i Tai'nin kabilesi idi. Yemen'de otururlardı.Hicretin sekizinci senesinde Arabistan'ın her tarafı putlardan temizlenip, puthaneler yıktırılırken, bu kabilenin puthaneleri henüz duruyor ve Füls (Fels) adındaki putları da yıktırılmamış bulunuyordu.Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu dokuzuncu yılı, Rebiülâhir ayında Hz. Ali'yi Ensarın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir kuvvetle Füls'ü yıkmaya gönderdi

Hz. Ali, emrindeki mücahidlerle Tayy Kabilesi yurduna vardı. Tayyoğulları mücahidlere karşı koydular. Çarpışma meydana geldi. Düşman bir çok kayıp verdi. Müslümanlar çarpışmadan galip çıktılar ve bir çok esirle, bol miktarda ganimet malları elde ettiler. Bu arada, Tayyoğulları puthanesi de bir daha onarılmayacak bir şekilde mücahidler tarafından yıkıldı. Putları Füls ise parçalanarak yakıldı.

Kabile reisi Adiyy bin Hatem, henüz Hz. Ali gelmeden durumu haber almış ve Suriye tarafına kaçmıştı. Bu sebeple de ele geçirilememişti. Ancak esirler arasında Hatem-i Tâi'nin Seffâne adındaki kızı vardı.

Seffâne'nin İsteği

Hz. Ali memur olduğu vazifeyi yerine getirdikten sonra esirler ve ganimet mallarıyla birlikte Medine'ye döndü.Esirler arasında bulunan Seffâne, Mescid-i Nebevînin kapısında bir odaya konuldu. Oldukça zeki, ağır başlı bir kadındı. Günün birinde Resûl-i Ekrem bu odanın yanından geçerken, Seffâne ayağa kalkarak şöyle dedi:

"Yâ Resûlallah! Babam dünyadan göçmüş, kardeşim ise kaçmış bulunuyor. Kurtulmak için verecek bir şeyim yok. Hürriyete kavuşmam için yüksek affına, merhamet ve şefkatına sığınıyorum


Resûl-i Ekrem, kim olduğunu sorunca, Seffine kendisini şöyle tanım:

"Yâ Resûlallah!"Ben, âileleri koruyan, esirlerin esaret bağlarını çözen, açları doyuran, çıplakları giydiren, misafirleri ağırlayan, yemekler yediren, selâmlaşmayı yayan Hâtem-i Tâî'nin kızıyım.

"Seffâne'nin kendisini böyle tanıtmasından memnun olan Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:"Ey kadın! Bu saydıkların gerçekten mü'minlerin sıfadandır. Keşke baban Müslüman olsaydı da, onu rahmetle ansaydık."


Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz mühim bir gerçeği ortaya koyuyordu. Her kâfirin her vasfının kâfir olması gerekmediği gerçeğini. Evet, Hâtem-i Tâî Müslüman değildi ve Müslüman olmadan da ölmüştü. Ama yukarıda zikredilen sıfatları Müslüman sıfatıydı. Resûl-i Ekrem de bu sözleriyle Hatem'in bu Müslümanca sıfatlarını takdirle karşılıyordu. Bunu takdir etmekle kalmayıp Seffâne'yi de serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Lâyık olandan şefkat ve merhametini, af ve safhını asla esirgemeyen Resûl-i Kibriyâ bununla da kalmadı. Seffine'ye bol bol ikramda da bulundu. Ona elbise ve yol harçlığı vererek, güvenilir bir kafile ile de Şam'a, kardeşinin yanına gönderdi.


Doğruca Şam'a varan Seffine derhal kardeşini buldu. Peygamberimizden gördüğü insanî muameleyi anlattı. Kızkardeşine yapılan bu şefkatli muamele, Adiyy'in mânâ âleminde dalgalanma meydana getirdi ve "Bu zât hakkındaki fikrin nedir?" diye sordu.Fahri Âlemin mübârek simalarını bir kerecik gören ve onun bir tek insanî muamelesine mazhar olan Seffâne(Üsdü'l-Gâbe adlı eserde Seffâne'nin Müslüman olduğunu ve güzel amellerle İslâmiyetini geliştirdiğini kaydeder. Tereddüt etmeden, "Bana sorarsan" dedi, "hemen gidip ona tâbi olmanı tavsiye ederim."Adiyy, bir müddet düşünceye dalınca, kızkardeşi buna hiç gerek olmadığını şu sözleriyle belirtti:"Neden düşünüp duruyorsun? Eğer peygamberse, ona bir an evvel tâbi olur, büyük hayır ve fazilete erersin. Yok eğer hükümdar ise hiç bir şey kaybetmezsin. Yemen'deki saltanatın yine elinde kalır. Üstelik hor ve hakir de görülmezsin!"


Adiyy, kızkardeşinin tavsiyesini uygun buldu. Derhal Medine'ye gelerek Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.Babası gibi meşhur olan bu zâtı, Hz. Resûlullah evinde ağırlayıp, misafir etmek istiyordu.Mescid'den çıkıp Hâne-i Saadetlerine doğru beraber yürüdüler. Bu sırada önlerine bir kadın çıktı. Kadın, ihtiyacı için uzun uzadıya konuştu. Hz. Resûlullah, sabırsızlık göstermeden ve rahatsızlık duymadan onu dinliyordu.İhtiyar kadına karşı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bu güzel muâmelesi ve nezâketini müşâhede eden Adiyy, yalnız kendisine işittirmek istiyormuşcasına mırıldandı:


"Vallahi, o bir hükümdar değildir!"Kala kala ikinci ihtimal kalmıştı: "Öyle ise peygamberdir" ihtimâliBeraberce Hâne-i Saadete vardılar. Efendimiz, Adiyy'i deriden bir şiltenin üzerine oturtmak istedi. Ancak o, buna razı olmadı. Oraya oturmağa kendisinin lâyık olduğunu söyledi. Fakat, Peygamberimiz oturmadı ve yine onun oturması için ısrar etti. Bu ısrar üzerine Adiyy deriden şiltenin üzerine geçip oturdu. Hz. Resûlullah ise, bu değerli misafiri karşısında çıplak yerde oturdu.Efendimizin tevazuunu ve misafire karşı gösterdiği alâka ve nezaketini ortaya koyan bu davranışı Adiyy'in gönlünü biraz daha yumuşattı ve îmâna bir nebze daha yaklaştırdı.


Bundan sonra Hz. Resûlullah, onu Müslüman olmaya davet etti. Bu dâvetini üç defa tekrarladı. Ne var ki Adiyy, bu dâvete o anda müsbet cevap vermekten kaçındı:"Ben" dedi, "Hıristiyanım!"Bunun üzerine Kâinatın Efendisi şöyle konuştu:"Ey Adiyy! Belki de, 'Onun dinine insanların zâif, fakir ve güçsüzleri giriyor' diye söylenmiş olmasından dolayı İslâma girmekten geri duruyorsun."Vallahi, öyle bir gün gelecek ki, o Müslümanlar, bol servete kavuşacaklar, hattâ mala talib olacak kimse bile bulamayacaklardır."Yine Müslümanlar az, düşmanları çok diye düşünmüş olabilir ve bunun için de Müslüman olmaktan çekiniyor olabilirsin!"Sen Hîre'yi bilir misin? İşte bu din, öylesine bir emniyet, bir asayiş temin edecek ki, bir kadın tek başına Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayarak Hire'den kalkıp Kâbe'yi tavaf etmeye gidecektir!" Bu konuşma, Adiyy'in gönül kapısını İslâma açtı ve orada Müslüman olmakla şereflendi.Ashabı Kirâmın büyüklerinden olan Adiyy bin Hâtem işte bu zâttır.

EN YAKINLARININ LİSÂNINDAN RESÛLULLAHIN SON GÜNLERİ

Comments



EN YAKINLARININ LİSÂNINDAN RESÛLULLAHIN SON GÜNLERİ


Hz. Âişe, Efendimizin Hastalığını Anlatıyor

Hz. Âişe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır:

"Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden 'Vay başım, vay başım' diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, 'Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım' diye konuştu.

Ben de, 'Benim ölümümü mü istiyorsunuz?' dedim.
"Hz. Âişe, Peygamberimizin latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu.
Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı:
"Ey Âişe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor."

Peygamberimiz ve Sıddık-ı Ekber

Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi:

"Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!"Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi.

"Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!"

En Ağır Hastalık, En Fazla Istırap

Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu.

Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, "Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin" dediler.Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti:

"Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mü'min kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mü'min salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder.

"Ve Hz. Âişe Vâlidemiz şöyle der:"Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik."İbni Mes'ud AnlatıyorAbdullah ibni Mes'ud (r.a.) ise Peygamberimizin hastalığının şiddetini şöyle dile getirir:

"Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım.
"Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz!"
Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim.
"Resûlullah, 'Evet' diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: 'Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin."

Ümmü Bişr anlatıyor

Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Bera'nın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır:

"Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim:
'Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.'"
Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu:
'Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!'"

Resûl-İ Ekrem Yazı Yazdırmak İçin Kâğıt Kalem İstiyorRebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü.Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları

Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu.
Bu sırada, "Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız" buyurdu.
Hz. Ömer, "Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur'an var. Allah'ın Kitabı bize yeter" dedi.Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler.Bazıları Hz. Ömer'in sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince,

"Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız" buyurdu.Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.

Hastalığının Hafiflediği Gün

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini artırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü.Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbas'a dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu.

Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:
"Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız.

"Ey Ensar! İlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim.
"Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim.

Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun.

"Ey İnsanlar!"

Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allah-ı Teâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız."Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.

"Ey İnsanlar!"

Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. İnsanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler."884Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. Âişe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !