31 Ağustos 2007 Cuma

O'NUN (SAV) DUALARI

Comments


İstiaze Duaları



وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كَانَ رسوُلُ اللّهِ # يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ َ يَخْشَعُ، وَمِنْ دُعَاءٍ َ يُسْمَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ َ تَشْبَعُ، وَمِنْ عِلْمٍ َ يَنْفَعُ، أعُوذُ بِكَ مِنْ هؤَءِ ا‘رْبَعِ[. أخرجه الترمذي والنسائى .


Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu duayı okurlardı: "Allah'ım, huşû duymaz bir kalbten sana sığınırım, dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım." [Tirmizî, Da'avât 69, (3478); Nesâî, İstiâze 2, (8, 255).]


AÇIKLAMA:

1-Hadis birbirinden ayrı gibi görünen dört meseleye temas etmektedir:

* Huşû, saygıya götüren korkudur. Kalbin huşû duyması, Allah'tan korkup saygıyla dolmasıdır. Şârihler, zikrullahla sükûnet ve itminana ermesi olarak açıklarlar. Şu halde huşû duymayan kalp, Allah'ı zikretmekten zevk almayan, itminan bulamayan kalptir.* Dinlenmeyen dua, kabûl görmeyen, icâbete mazhar olmayan duadır. Bu ise Allah'ın rahmet nazarını kestiği kimselere mahsus bir durumdur, el-iyâzu billah.


* Doymayan nefis: Allah'ın kendisine verdikleriyle yetinmeyen, nasibine düşen rızka kanaat etmeyen, mal toplamaktan usanmayan, hırsına zebûn olmuş kimse demektir. Çok yemekle doymayan da denmiştir. İbnu Melek mevkî ve makama doymayanı da buraya dâhil etmiştir. Kısacas nefsin maddî ve dünyevî hevesâtının peşinde koşan, durak bilmeyen nefisler bu gruba girer.* Faydası olmayan ilim: Amel edilmeyen, halka öğretilmeyen, ahlâkın, ef'âlin, konuşmanın güzelleşmesinde işe yaramayan bilgilerdir.


İhtiyaç duyulmayan veya öğrenilmesi için şer'î izin vârid olmayan ilimler de buraya girer. Gerek dünyanın ve gerek âhiretin kazanılmasında ilme büyük yer veren, ilk emri "oku" olan dinimizin "faydasız ilim" diye bir mefhum getirmesi ve bu nefhuma giren ilimleri yasak etmesi, üzerinde durulması gereken bir husustur.Şunu hemen belirtmek isteriz: Ne faydasız ilmi kınayan hadisler, ne de bunları şerheden âlimler herhangi bir ilmin ismini zikrederek örnek göstermezler. Demek ki bu, izâfi bir durumdur. Yâni, dinimiz açısından hiçbir ilim "faydasız" değildir. Ancak zemine, zamana ve ferdlere göre baz ilimler faydasız olabilir. Kişi ferasetiyle bunu tâyin edecektir.


Âyet-i kerime'de: "Senin için, hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb bunların her biri bundan mes'uldür" (İsrâ 36) buyurulmuştur. Kişi dünyevî ve uhrevî meselelerine veya meslekî ihtisasına girmeyen şeylerle meşgul olurken, ilmini yaparken faydalık, gereklilik süzgecinden geçirmekle mükelleftir.


Dünyevî ve uhrevî sorumluluklarına giren mevzûlarda eksiklikleri varken ihtisasına giren sahâlarda öğrenmesi gereken bilgiler varken, lüks bilgiler, afakî mâlumât ve meşguliyetler bu lüzumsuz sınıfa girebilir.Kendi tarih ve coğrafyamızın câhili iken diğer millet ve coğrafyalarda teferruat bilgiler, hayata hazırlanma safhasında (büluğdan önceki devrede) din bilgisi, meslek bilgisi gibi zarûrî bilgiler varken bunları bırakıp genel kültür diye öğretilen, öğrenilen âfakî ve lüks bilgiler hep bu "faydasız ilim" sınıfına girer.


2-Hadisle ilgili olarak şârih Tîbî'nin yaptğı açıklama bu dört şeyi belli esaslar çerçevesinde birleştirmektedir. Der ki: "Bu dört arkadaşa yakından bakacak olursak, herbirinin, belli bir gâye için mevcut olduğunu görürüz. Yâni o şey bu gâye için vardır, varlığı, ona dayanmaktadır. Sözgelimi, ilimlerin tahsili, onlardan istifâde içindir.


Eğer bu ilimden istifâde edilmezse bu bir ihtiyaç olmaz, bilakis vebal olur ve dolayısiyle ondan istiâze gerekir.Kalbe gelince, o yaratıcısından korkup O'na karşı saygı duymak için yaratılmıştır. Göğüs bu haşyete açılmalı, içerisine haşyet nuru girmelidir. Kalb böyle değilse katılaşmış demektir. Katı kalpten Allah'a sığınmak gerekir. Zîra âyet-i kerime: "...Kalpleri Allah'ın zikrinden (başıboş ve) kaskatı kalmış olanların vay hâline! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler" (Zümer 22) buyurulmaktadır.


Nefse gelince, aldanma evi olan dünyadan uzaklaşıp, ebediyet evi âhirete meylettiği ölçüde îtibar edilir. Eğer nefis dünyaya düşkün ve maddiyata karşı doymak bilmez bir hırs içinde ise kişinin en büyük düşmanı demektir. Onun istiâze etmesi gereken yegâne şey artık nefsidir.Duanın icâbet görmemesine gelince, bu hal, dua eden kimsenin ilim ve amelinden istifâde etmediğini, kalbinin Allah'a karşı haşyet duymadığını ve dahi doymak bilmez, harîs bir nefse sahip olduğunu gösterir."

O'NUN (SAV) MUCiZELERi

Comments



Bir yahudinin sihrini bozması


Muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı rencide etmek için acip ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’ye ve Sahabelere ferman etmiş:



“Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz.”



Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu.

MUHACiRLERLE ENSÂR ARASINDA KARDEŞLiK KURULMASI

Comments


MUHACİRLERLE ENSÂR ARASINDA KARDEŞLİK KURULMASI


Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine'ye hicret etmiş bulunan Muhacir Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi, esirgemiyorlardı.


Ne var ki, Muhacirler Medine'nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına alışkın değillerdi. Mekke'den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine'nin çalışma şartlarına ve kendilerine her türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara ısındırılmaları gerekiyordu.


Nitekim, Medine'ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90 Müslümanı kardeş yaptı.


Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi, Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklârdı.


Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu'd-Derdâ, Ammar ile Huzeyfe, Mus'ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk, hissiyât itibarıyla tam bir ahenk vardı.


Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resulünün muhabbetinden başka herşeylerini geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor, beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.


Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini göstermekten zevk alıyorlardı.


Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:

"Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!"Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek bilmiyorlardı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini kabul etmedi.


Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu teklife razı oldu.


Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.


Muhacirler, "Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti" diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya çalışıyordu.


Bunun en canlı örneği, Sa'd bin Rebi'nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10 Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf'ın verdiği cevaptır.


Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa'd bin Rebi, Abdurrahman bin Avf'a, "Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım" demişti.


Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf'ın verdiği cevap yapılan teklif kadar ibretliydi:"Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir."

Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine'nin sayılı tüccarları arasında yer aldı. Şöyle derdi:


"Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!"Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz. Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber "Fîsebilillah" tasadduk etmişti.


Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine'de kendilerine göre birer iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre'nin ifâdelerinden de anlıyoruz. Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:


"Medineli Müslümanlar çiftiyle, çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım."


Kardeşliğin müsbet neticeleri


Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik, kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî, gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.


Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz, herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür, diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için Medine'de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.


Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet, misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:


"Daha önce Medine'yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir."


Evet, kurulan bu ma'nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma, yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. "Hiç tereddüt etmeden denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına yayılması, İran'ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet] eseridir."


Muhacirlerin Kendi Aralarında Kardeş Yapılması


Resûl-i Ekrem Ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.

Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, "Nebîler ve Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın" buyurdu, sonra da onları birbirine kardeş yaptı.


Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:


"Yâ Resûlallah, sen Sahabeleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse arasında kardeşlik kurmadın?"


Peygamber Efendimiz, "Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin" buyurarak gözyaşlarını dindirdi.

BiR HADiS

Comments


Başlarına üzücü bir hal geldiğinde sabreden;

Kendine nimet verildiğinde şükreden;

Haksızlığa uğradığında olaya hoşgörüyle yaklaşarak bağışlayıp affeden;

Kendi bir haksızlık yaptığında özür ve af dileyen kimseler...

İşte onlar güvenli ve doğru yolu bulanların ta kendileridir.

Hadis-i Şerif (Taberani).

MUHAMMAD AL-AMIN (PBUH)

Comments



THE IDEAL HUMAN TYPE IN A SOCIETY OF IGNORANCE: MUHAMMAD AL-AMIN
After Muhammad (pbuh) became an active member of the society where he passed his childhood, he began to be uncertain about everything in the society. These doubts prevented him from accepting all the customs and behavior in that society which had been passed down from generation to generation and applying them in his own life. In this situation Muhammad adopted an attitude of organizing his life according to the truths he had discovered through common sense and intuition and to develop relationships with others along these same lines. This action and behavior of his were the first propagation of Islam not officially based on revelation.



Of course, it could not be expected that this action and behavior would have an impact on the dominant patterns of behavior accustomed to in the society. However, it would not be reflecting reality to say that there was no influence at all on the patterns of behavior that had been followed until that time.



The behavior Muhammad displayed in front of everyone brought new dimensions to such concepts as “life, man, freedom, rights, justice, equality, truthfulness and work.” It inspired new ideas in their minds regarding how some other similar concepts could, in fact, should be understood.



Muhammad joined society as one of its members. However, the people in society at that time were extremely determined to adhere to the patterns of behavior they had inherited from their fathers and grandfathers and to share and live their values. They had an uncompromising stance on the transmission of these to their children.



In spite of all this, the people used the attribute “amin” for Muhammad, who did not accept their actions and behavior, did not share their values, and, to the contrary, suggested new values; they called him “Muhammadul-Amin.”



However, we would expect that these people would give this attribute to someone who had best represented them by taking a non-compromising attitude regarding their actions and behavior, sharing and perpetuating their values and having the determination to transmit them to future generations. The fact that they saw someone who rejected their values and brought new ones to society as worthy of this attribute instead of someone who shared their values and spent his life to protect them is a matter that needs to be dwelt upon carefully.



Muhammad was an orphan. He had no authority behind him. But still the society called him “Amin.”



The wealthy thought of this term in respect to trade. They understood that Muhammad was extremely trustworthy in trade and other financial relationships. For this reason, they called him “Amin.”



The nobility were concerned about their honor and dignity. They understood from this term that Muhammad would respect their honor, dignity, and prestige. By using “Amin” they wanted to show that he would not damage their honor by means of lying, slander, falsehood and gossip.
Those in governing positions in society –from the nobility, of course- gave this term a different meaning. They saw his existence as a guarantee against friction among classes and conflict among tribes. With this term, they wanted to show that they did not nurture doubts about his role as mediator and judge in society and his positive attitude regarding events.



Fighters and warriors naturally gave a different meaning and interpretation to this term. With this name, they understood that Muhammad was reliable in battle and that he would not abandon the battle lines under any circumstances that might appear. They wanted to demonstrate this to everyone –friends and foes alike.


The socially, economically and physically weak gave a meaning to this term appropriate to themselves. They gave it dimensions according to their own state and conditions. They wanted to show that they had no doubt about his ability to help them in every possible way when they came to him for financial aid and other needs and, in fact, that they believed he would ask for help from friends and serve as guarantor for it. The poor looked at this name from their own perspective of helplessness. These people wanted to demonstrate with the term “Amin” that they believed and felt certain when they encountered oppression, regardless of from whom, that Muhammad would protect their rights under all circumstances. Orphans wanted to make clear that when they sought his protection, they were sure he would open his arms to them as a brother or father and that they would live without fear because of him. In a world where everyone beat, cursed and looked down upon them, slaves understood by this name that he would not beat, curse, look down upon or speak badly to them. They wanted to explain their belief that in a society where no one considered them as human beings, he saw each of them as an honorable person and would treat them accordingly.


Rightly so, these people could only have been expected to describe someone as “Amin” who had a lifestyle like their fathers and grandfathers and themselves and who drank alcohol, gambled, made prostitution, told lies, made slander, spent their time plundering, worshipped idols, and unconditionally accepted and shared other values with society. Their contravening these expectations unites all our views and interpretations on one point. Actually, these people did not outwardly doubt what they did and their values. However, the fact that they described someone like Muhammad as “Amin,” someone who did not live like them, who had a different lifestyle, and who brought different values to society is important in respect to showing the “sub-conscious” doubts, suspicions and uncertainty about their actions, behavior and the values they shared up to that time.



The path followed and method adopted by Islamic civilization from the time of the first revelation always had the goal of helping to bring to the surface the existing doubts and uncertainties these people had in regard to the things they did and the values they developed.


The point sought on this road adopted by Islamic civilization was to help the “idea of truth,” which nourished the sub-conscious doubts and suspicions about the actions and behavior of these people, become conscious. It gave the people a chance to rescue themselves from the old, mistaken conditioning the society had engraved in them.



In the period before Islam, the fact that these people called Muhammad “Amin” even though he did not live like them and brought different values from their own shows two perspectives and, consequently, leads us to two important points:



  • Even if outwardly these people saw all they did and the values they held as ultimate truths, they actually had sub-conscious doubts about the truth of them. They were not convinced that they were right. In this situation these people had found what was “wrong.” They must have asked themselves the question, “what is wrong?”

  • Their ability to define what was wrong would legitimize the fact that they “knew what was right.” For this reason, these people must have asked themselves the question, “what is right?” They must have had at least the nucleus of an idea of what is right. Otherwise, this “idea” that crystallized as the whole of Muhammad’s actions and behavior would not have been immediately accepted, approved and respected. They would not have loved him as much as they did and would not have seen and shown him as an “ideal person” to the degree they did.

They called him Muhammadul-amin. I wonder, did the idea of “right” help these people define what was wrong, or did what was wrong lead to the idea of right in their minds? Of course, we prefer the first alternative. Only the idea of right could help them define what was wrong; whereas, their mistakes (what was wrong) would lead them to further mistakes.

MECCA BEFORE ISLAM

Comments


Mecca before Islam

Prophet Muhammad (pbuh), the messenger of Allah and the last prophet, was born in the city of Mecca. Mecca is in the west of the Arabian Peninsula, which lies between Asia, Europe and Africa, within the Hejaz region. It is important to be aware of the history of Mecca, the Kaaba and the Quraishi tribe to understand the life of the Prophet.


The known history of Mecca dates back to the time of Prophet Abraham, but there is not much information about any earlier history. Prophet Abraham brought his son Ishmael, who was an infant, and his wife Hagar to Mecca on the order of Allah, leaving them there to return to Palestine.


The valley of Mecca is described as an "uncultivable valley" (Abraham 14/37), being a desert with a hot, dry climate. Thus, Hagar and Ishmael were soon thirsty. According to religious accounts, just as Hagar, who had been running between the Safa and Marwa Hills in order to find water, had become desperate and abandoned hope for her son's life, a source of water sprung from under the feet of her son. The source was an abundant spring called the zamzam and subsequently became a stopping-off place for caravans. After a certain time, the Jurhum tribe from Yemen settled in the outer sections of Mecca. Ishmael learned Arabic from them and married a girl from this tribe.


Prophet Abraham, who was living in Palestine, paid occasional visits to Hagar and Ishmael. On his third visit to Mecca, Prophet Abraham, in accordance with the order of Allah, began to construct the Kaaba with his son Ishmael. It can be understood from certain verses of the Holy Quran (al-Baqarah 2/127; Al-Imran 3/96; Al-Hajj 22/26) that the Kaaba had existed before the time of Abraham; however it had been destroyed and its location was obliterated over time until Prophet Abraham once again found its place and rebuilt it. Although there is no information about who built the Kaaba before Abraham, it is recorded in some sources that it was built by Prophet Adam or his son Seth. When Prophet Abraham completed the construction of the Kaaba, the Archangel Gabriel appeared to him and taught him how to perform the pilgrimage (hajj).


The administration of Mecca and the Kaaba, which had been the duty of Ishmael, passed to the Jurhum tribe after him. The Jurhum tribe first accepted the religion conveyed by Ishmael, but they deviated with time, performing immoral acts, stealing gifts that were brought to the Kaaba, and not treating the people who came to the city for pilgrimage well. After a certain time, the Khuza'ah tribe, which had migrated to Mecca from Southern Arabia, defeated the Jurhum tribe in a battle and removed them from the city. The Jurhum tribe returned back to Yemen, their homeland, after removing the Hajarul Aswad (Black Stone) from its place and covering over the zamzam well to disguise its location. The Ishmaelites did not take part in the battle, due to their small number, and they continued to stay in the city after concluding an agreement with the Khuza'ah tribe. Amr bin Luhay, one of the leading figures of the Khuza'ah tribe, broke the tradition of monotheism and allowed for the emergence of idolatry when he took over the administration of Mecca and the Kaaba.


Quraishis under the leadership of Qusay bin Kilab, an ancestor of Prophet Muhammad five generations removed, took over the administration of Mecca in the first part of the fifth century by after defeating the Khuza'ah tribe. Accordingly, the services of the Kaaba, which represented great honor and respect, passed to the Quraishis. Qusay gathered together the Quraishi branches, which were living around Mecca, and he placed them around the Kaaba. Also by performing the necessary regulations, Qusay gained control of the following services: the administration of Mecca (the administration of Darunnadwa-Council of the Meccan infidels) commander-in-chief (kiyada), flagmanship (liva), maintenance of the Kaaba, security of the Kaaba's door and keys (hijaba or sidana), supply of water to the pilgrims (sikaya), and accommodation for the pilgrims (rifada). The Darunnadwa which was built by him continued its existence up to the Islamic period as a meeting place where important issues were discussed and various ceremonies were held.


The administration of Mecca and the services of the Kaaba were continued by the descendants of Qusay bin Kilab after his death. Hashim bin Abdumanaf, the grandson of Qusay and an ancestor of Prophet Muhammad three generations removed, worked hard to provide food and water for both the pilgrims who came to Mecca and the Quraishi tribe. Hashim, known for his generosity, and his brothers Abdushems and Nawfal made trade agreements with Byzantium, Yemen, Ethiopia and Iran. They also signed nonaggression pacts with the tribes along the trade routes. Accordingly, trade in Mecca gained international importance. The Quraishis were able to make journeys for trade without threat to Yemen and Ethiopia in the winter, and to Syria and through Anatolia in the summer because of the prestige they had won from the performance of the Kaaba services. On his way to Syria, Hashim went to Yathrib (Medina) and stayed there for a while, marrying Salma, the daughter of Amr bin Zayd from Najjarian. Abdulmuttalib (Shayba), the grandfather of Prophet Muhammad, was their child. Hashim died in Gazza in Palestine during his travels, and he was buried there. Abdulmuttalib stayed in Medina for eight years and later was brought to Mecca by his uncle Muttalib. Abdulmuttalib was raised by his uncle and his uncle transferred the leadership of the tribe to him before his death. After a dream, Abdulmuttalib located the place of the zamzam well that had been covered by the Jurhum tribe before they left Mecca, and he reopened the well. He undertook the duty of bringing food and water to the pilgrims.


The religious and commercial importance of Mecca, in addition to its geographical location, caught the attention of states such as Byzantium, Iran (Sassanian) and Ethiopia. Abraha, the Yemeni governor of the kingdom of Ethiopia, built a church in San'a to try to prevent the visits of the Arabs to the Kaaba. When this attempt failed, he decided to destroy the Kaaba and abolish Mecca's status as a religious center by invading it and stopping the trade activities of the people there. Abraha and his army came as far as the area surrounding Mecca with his army and stayed there. The grandfather of Prophet Muhammad, Abdulmuttalib, who was the leader of the Hashimite branch of the Quraishis, met Abraha and reminded him that the Owner of the Kaaba, which was known as Baytullah (the House of Allah) would protect it. Abraha ordered his soldiers to strike, but the elephant in front of his army refused to take a step towards the Kaaba. According to Surah Fil (105/1-5) his army was destroyed by small stones that were dropped by birds flying overhead which had been sent by Allah. This incident was called the Incident of the Elephant, and the year in which it occurred was called the Year of the Elephant. The fact that Abraha's attempt failed caused the Arabs to give more importance to the pilgrimage than was ever seen before. As a result, the prestige of Mecca and the Quraishis was raised.


Mecca was the leading city of the three prominent cities of the Hejaz region, the other two being Yathrib (Medina) and Taif. Mecca, the intersection point on the roads that lead to Yemen to the south, the Mediterranean to the north, the Persian Gulf to the west, and the Red Sea port of Jeddah to the west, was located at an economically strategic point. Moreover, the Kaaba was located in the city, thus making the city the center of religion in Arabia. People from all parts of Arabia would come to visit the Kaaba during certain months of the year and trade activities would be heightened in the city. People would set up fair grounds and poetry competitions would be held. As Mecca was unsuitable for agriculture, due to geographical conditions, trade constituted the essence of business life.


Like the rest of the Arabian Peninsula in general, idolatry was also prevalent in Mecca. The number of idols in the Kaaba and its surroundings was 360; the biggest of these idols was Hubal, the most important Quraishi idol. In addition to this, there were idols in most of the houses. Arabs accepted that Allah was the creator and ruler of the skies and the earth, but they worshiped the idols, which they thought could bring them closer to Allah. They deviated from the monotheistic belief that commanded they worship Allah alone, and thus they committed the sin of shirka (idolatry) by associating partners with Allah. Yet, although their numbers were not great in Mecca, there were the Hanifs who still practiced the monotheistic belief that had been introduced by Prophet Abraham.
27 Ağustos 2007 Pazartesi

BERAT GECESi'Ni NASIL iHYA EDEBiLiRiZ

Comments
Berat Gecesi'ni Nasıl İhya Edebiliriz?

Cenab-ı Hak buyuruyor:



'Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz Kur'an-ı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir...'(Duhan, 44/1-4)


Ayette geçen, 'mübarek gece'den maksat; Berat gecesidir. Kur'ânın bu gecede, Yedinci semadan dünya semasına indirildi. Kadir gecesinde ise ilk kez Peygamber Efendimize indirilmeye başlandı.


Bu gecenin, dört adı vardır. "Mübarek gece", "Berae gecesi" "Sakk gecesi", "Rahmet gecesi". Ve denildi ki bununla Kadir Gecesi arasında kırk gün vardır. Berae ve Sakk gecesi denilmesi hakkında da denilmiştir ki, haraç tamamen alındığı zaman beraetlerini (temize çıkmalarını) dile getiren bir sened yazıldığı gibi, Allah Teâlâ da bu gece mümin kullarına beraet yazar. Ve denilmiştir ki bu gecede beş özellik vardır:

Bu gecenin beş özelliği vardır:

1) Bu gecede önemli işlerin seçimi ve ayırımı yapılır.


2) Bu geceyi ibadetle geçirenlere yardımcı olması amacıyla Allah tarafından melekler gönderilir.


3) Bu gece bağışlanma ve af gecesidir.


4) Bu gecede yapılan ibadetlerin fazileti çok büyüktür.


5) Bu gecede Peygamberimize şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu yetkinin üçte biri Şaban'ın onüçüncü günü, üçte biri Şaban'ın ondördüncü günü, geri kalan üçte biri de Şaban'ın onbeşinci günü verilmiştir.

Hazreti Âişe (ranha) bu gecenin fazileti hakkında şunları anlatıyor:


Günün birinde Hazreti Peygamber yanıma girdi. Elbisesini çıkardı. Aradan zaman geçmeden tekrar giyindi. Bunun üzerine beni şüphe, kıskançlık sardı. Ortaklarımdan birinin yanına gidecek sandım ve peşini takip ettim. Medine’nin kabristanı olan Bakîu’l-Garkad’da kendisine eriştim. Mü’minlere ve şehidlere istiğfar ve dua ediyordu. Kendi kendime: ‘Anam babam sana feda olsun! Sen Rabb’ının rızası uğrunda, ben ise dünya peşindeyim!’ diyerek döndüm. Soluk soluğa eve girdim.


Arkamdan da Resülüllah (sav) girdi.

-Neden böyle hızlı nefes alıyorsun?’ dedi.


Ben,

-Anam babam uğruna feda olsun. Yanıma gelip elbisenizi çıkardıktan sonra tekrar giyindiniz, beni kıskançlık tuttu. Ortaklarımdan birinin yanına gideceğinizi zannettim. Nihayet sizi kabristana giderken gördüm,dedim.


Resul–ü Ekrem,


-Resülüllah sana haksızlık edecek diye mi korkuyorsun?’ dedi.


Ardından Cibril geldi ve şöyle dedi:


-Bu gece Şa’bân’ın on beşinci gecesidir. Cenabı Hak bu gecede Benî Kelb kabilesi koyunlarının sayısı kadar kimseyi cehennemden âzâd eder. Fakat bu gece Allah; müşriklerin, kincilerin, akrabalarıyla münasebeti kesenlerin, hayat ve ihtişamlarına mağrur olanların, ana ve babalarına isyan edenlerin, içki düşkünlerinin yüzlerine bakmaz.


Resul–ü Ekrem, elbisesini çıkardı.

-Bu gece ibadet etmeme müsaade eder misiniz?buyurdu.

-Evet, sana anam babam feda olsun, dedim.

Peygamber namaza kalktı. Secdeye kapanıp uzun müddet kaldı. Endişelendim, elimle yokladım. Elim, ayağının altına dokununca kımıldadı. Ben de sevindim.

Secdede şöyle niyaz ettiğini işittim:


‘Allah’ım! azabından afvına, gazabından rızana sığınıyorum. Sen’den yine Sana iltica ediyorum. Şânın yücedir. Sana yaptığım senayı Senin kendine yaptığın senaya denk bulmuyorum. Sana lâyık bir surette hamd etmekten âcizim.’

Sabah olunca bunları Resul–ü Ekrem’e söyledim.

O da,

- Yâ Âişe, bunları öğrendin mi? dedi.

-Evet yâ Resülüllah, dedim.

Resuli Ekrem;

-Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira bunları bana Cibril öğretti ve secdede bunları okumamı ta’lîm buyurdu.’ dedi.”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor:

"Her kim bu gece yüz rekat namaz kılarsa yüce Allah ona yüz melek gönderir. Otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu ona cehennem azabından teminat verir. Otuzu da ondan dünya afetlerini savarlar, O'nu da ondan şeytanın tuzaklarını hilelerini savarlar."


"Yüce Allah bu gece ümmetine öyle rahmet eder ki Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca."


"Yüce Allah bu gece bütün müslümanlara mağfiret buyurur ancak kâhin, sihirbaz, yahut çok kin güden veya içkiye düşkün olan, yahut ana-babasını inciten, veya zinaya ısrarla devam eden müstesna."

'Şaban ayının 15. gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve; 'tevbe eden yok mu! Onu affedeyim. Rızık isteyen yok mu, ona rızık vereyim, hastalığından şifa isteyen yok mu ona şifa vereyim. Yok mu şunu isteyen yok mu bunu isteyen' der. Bu durum, sabaha kadar devam eder'

'Ameller, bu ayda âlemlerin Rabb'ı yüce Allah'a arz edilir. Ben de amellerimin oruçlu iken Allah'a arzedilmesini isterim'


Rahmeti gazabını geçen Yüce Rabb'imizin hayır ve bereketini, af ve mağfiretini yağmur gibi üzerimize yağdırdığı bu mübarek geceyi fırsat bilip tevbe, dua ve niyaz ile geçirmeli; bu ilâhî ziyafetten faydalanmak için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz.


İnsanların bir sene içerisindeki rızıkları, zengin veya fakir olacakları ve ecelleri gibi mühim hususlar o gece içerisinde meleklere bildirilir. O geceyi ibâdet ve tâatla geçirmek ve nafile namaz kılmak sevaptır. Nitekim Peygamber Efendimiz bu geceyi ibadetle geçirmiş ve dua etmiştir:


Geçtiğimiz yıl, Berat gecesine erişip de ölümü akıllarından bile geçirmeyen birçok insan, dünyadan göçüp gitmiştir. Ölüm, herkes için mukadderdir. Hiçbirimizin, bir sene daha yaşayacağına garantisi yoktur. O halde, yüce Allah'ın bizlere bahşettiği Berat gecesi gibi mübarek vakitleri güzelce değerlendirelim. Bu vakitlerin, bir ganimet olduğunu bilelim. Yüce Rabbimizin, her zaman açık olan tevbe kapısına yönelelim. Bu geceyi, gafletle geçirmeyelim. Yakınlarımızı, komşularımızı, yoksulları görüp gözetmeyi unutmayalım. Birbirimize, sevgi ve saygı gösterelim. Hep iyiliğe yönelelim.


Berat Gecesini Nasıl İhya Edebiliriz?


1-Yatsı ve Sabah namazlarını mutlak surette cemaatle kılmalıyız ki, geceyi sabaha kadar ibadet etmiş olalım.


2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de oruç tutalım.


3- Bir günlük kaza namazı kılalım


4- Berâat Gecesi, bu gecede hiç olmazsa bir Tesbih Namazı kılınır.


5- Berâat gecesinde 100 rek'atlı Hayır Namazı vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.
26 Ağustos 2007 Pazar

BERAT GECESi

Comments


BERAT KANDİLİ


Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505)



- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:“Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.
Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.


Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:

—“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır.

Sordum.—

“Bu gece nasıl bir gecedir?

Şöyle anlattı:—

“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.


Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: "Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.


Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: "Ne mutlu bu gece rüku edenlere. İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Bu gece secde edenlere ne mutlu". Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece dua edenlere ne mutlu." Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -"Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu". Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu."


Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Müslümanlara ne mutlu." Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın. Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum: "Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak? Şöyle dedi: "Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder."


- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder."



Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.


Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.


Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:


"O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur."Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?


Yıllık kader programı


İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.


Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir.Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.

1Berat Kandilinin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır.

2Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.



Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: "Mübarek Gece", "Berae Gecesi", "Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü'min kullarına beraet yazar)", "Rahmet Gecesi."


"Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.

"Berâet" iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.


Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.

1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.

2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.

3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.

4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması.

5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.


Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.


Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.


"Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:


"İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "

"Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim."

"Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim."


Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."


Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Bu gece af dışı kalanlarPeygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:

"Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."


"Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."

"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."

Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdiBir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."


Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."

"Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."


"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."


Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdiBir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."


İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.


Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir."Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."


Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.


Berat Gecesi ibadetiGecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.


İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir


Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.

"Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."


Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.


İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder.


Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.



Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:"Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."11
Berat DuasıBazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:"Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğinisiler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır."12Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.


Berat Gecesi Namazı -IŞaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.


Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh'den gelen rivayete göre: "Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: "Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala'nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala'nın mağfiretidir.


Berat Gecesi Namazı -II


Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar...Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum'a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.-"Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende-"En iyisini, Allah ve Resulü bilir." Dedim. Şöyle buyurdu:-"Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin"?-"Olur" dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:"Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem..."Sonra kendisine sordum: "Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: "Sen onları öğrenebildin mi"? Bu sorusuna karşılık: "Evet" deyince, şöyle buyurdu:"Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret."

24 Ağustos 2007 Cuma

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.REYHANE (RA)

Comments


Hz. Reyhâne (r.a.)

Hz. Reyhâne b. Şem’ûn, Amr b. Kureyza (veya Benî Nâdir) oğullarından yahudi asıllı bir câriyedir. Benî Kureyza hâdisesinde esîr alınmıştır.


İslâmiyete nasıl girdiği hakkındaki rivâyetler çeşitlidir. Rasûlullâh’ın, esir düştükten sonra kendisine İslâm’ı tebliği ile Müslüman olduğunu, Rasûlullâh’ın da onu âzâd edip nikahladığını ifâde edenler yanında; Reyhâne’nin önce müslüman olmak istemediğini, daha sonra ise kendi tercihi ile Müslüman olup Hz. Peygamber ile nikâhlandığını, ancak hür olmanın sorumluluklarını taşımaktan çekinmesi sebebiyle câriye olarak kalmak istediğini ifâde edenler de vardır.

Hz. Reyhâne, Hz. Peygamber’in Vedâ Haccı dönüşünde vefât etmiştir. Cenâze namazını Rasûlullah kıldırmıştır, Bâki mezarlığına defnedilmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.MEYMUNE (RA)

Comments


Hz. Meymûne (r.a.)


İlk adı Berre b. Hâris olan Meymûne (Böyle isimler almayı insanın kendi kendisini temize çıkarması olarak değerlendiren Hz. Peygamber ona Meymûne ismini vermiştir.) Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü’l Fadl’ın (r.a.) kızkardeşidir.


Hz. Meymûne, Hz. Peygamberle evlenmeden önce iki kere evlenmiş, ikinci kocasının ölümü üzerine dul kalmıştır. Umretu’l-Kazâ’da Hz. Peygamber’in ashâbı ile üç gün Mekke’de bulunurken Ümmü’l Fadl’a gelerek Rasûlullah ile evlenmek istediğini anlatmıştır. O da durumu kocası Hz. Abbas’a (r.a.) bildirince Hz. Abbas bu teklifi Rasûlullâh’a iletmiş, onun da kabûl etmesi netîcesinde Hz. Peygamber Hz. Meymûne ile nikâhlanmıştır.


Bu evlilikten sonra Hz. Meymûne’nin mensûbu bulunduğu Âmir b. Sa‘sa‘a kabîlesinden heyetler Medîne’ye gelip Hz. Peygamberle görüşmüş ve kabîle halkı İslâm’ı kabûl etmiştir.


Hz. Meymûne’nin, Hz. Peygamber’in nikâhladığı son hanım olduğu ifâde edilmektedir. Hz. Âişe’nin (r.a.) “bizim en müttakîmiz, akrabâlık bağını en çok gözetenimizdi” diye övdüğü Hz. Meymûne, hicrî 51 yılında vefât etmiştir. Kendisinden 76 hadis rivâyet edilmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.MARİYE (RA)

Comments


Hz. Mâriye (r.a.)


Kaynaklarda adı Mâriye el-Kıbtiyye olarak geçen Mâriye b. Şem’ûn el-Kıbtıyye, Mısır’ın Said bölgesinden Hafn denilen bir köydendir. Onun bu köyde Kıbtî bir baba ve Rum bir anneden dünyaya geldiği belirtilmektedir.


Hz. Peygamber, hicretin yedinci senesinde Mısır Mukavkısı diye adlandırılan Bizans’ın İskenderiye vâlisine bir mektup göndererek kendisini İslâm’a davet etmiştir. Mektubu okuyup ona değer verdiği, hattâ benimsemesine rağmen Bizans İmparatoru’ndan çekindiği için İslâm’ı kabul etmediği ileri sürülen Mukavkıs, Hz. Peygamber’in elçisine büyük ikramlarda bulunmuş ve Resûl-i Ekrem’e yazdığı cevâbî mektupla birlikte, iki câriye, bir hadım ağası, 1000 miskal altın, kıymetli elbiseler, kumaşlar, güzel kokular ve bunun gibi bir takım hediyeler yollamıştır.


Mâriye ve Sirîn adlı câriyelerin Medîne yolunda yâhut Medîne’de Hz. Peygamber’in teblîği üzerine İslâm’ı kabûl ettiği belirtilmektedir. Hz. Peygamberle nikâhlanan Mâriye, bir yıl kadar sonra Rasûlullah’tan bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. İbrâhim adı verilen bu çocuğa süt anne olabilmek için ensar kadınları birbirleriyle yarışa girmişlerdir. Hz. İbrâhim’in ne yaşta vefât ettiği ihtilaflı olmakla berâber iki yaşını doldurmadan vefât ettiği bilinmektedir.


Mâriye’nin câriyelik statüsünden, Müslüman olmasıyla veya bir çocuk dünyaya getirmesiyle kurtulduğunu ifâde eden iki görüş bulunmaktadır. Allah Resûlü’nün hizmetinde, iyi ilişkiler içinde hayâtını sürdüren Mâriye hicrî 16 senesinde vefât etmiş, cenâze namazı Hz. Ömer tarafından kıldırılmıştır.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.HABiBE (RA)

Comments



Hz. Ümmü Habîbe (r.a.)


Hz. Ümmü Habîbe Ümeyyeoğulları âilesinden Ebû Süfyan b. Harb’ın (r.a.) kızıdır. Muâviye’nin (r.a.) baba bir kardeşidir. Asıl ismi Remle’dir, ilk evliliğinden doğan kızı Habîbe’den dolayı Ümmü Habîbe künyesini almıştır.


İslâm’dan önce hanîf dînine bağlı olan Ümmü Habîbe, İslâm geldiği zaman kocası Ubeydullah b. Cahş ile birlikte onu ilk kabûl edenlerden olmuştur. Müşriklerin baskı ve işkencelerinden kurtulmak için Habeşistan’a hicret etmişler, ne var ki kocası burada irtidât etmiştir. (Bir müddet sonra da öldüğü yâhut ayrıldıkları rivâyet edilmiştir.) Dîninde sebât eden ve bu uğurda büyük sıkıntılara mâruz kalan Ümmü Habîbe’nin haberi Hz. Peygamber’e ulaşınca, Hz. Peygamber, Habeşistan’a özel bir haberci göndererek râzı olduğu takdirde Ümmü Habîbe ile evlenmek istediğini bildirmiştir. Teklîfi sevinçle kabûl eden Hz. Ümmü Habîbe’nin nikâhını, (Hz. Peygamber’in nikâh için vekâlet verdiği) Necâşî kıymıştır.


Hicretin VI veya VII. yılında meydana gelen bu olay Ümmü Habîbe’nin dîne şevkle bağlanışının bir mükâfâtı olarak değerlendirilmiştir. Aynı zamanda bu evlilik, Ebû Süfyan’ın Hz. Peygamber’e duyduğu kini yumuşatmaya, kalbini İslâm’a ısındırmaya yönelik büyük bir adım olmuştur. Nitekim Ebû Süfyan, Mekke’nin fethi esnâsında Müslüman olmuştur.


Hz. Peygamber’den 65 hadis rivâyet eden Ümmü Habîbe hicrî 44 senesinde 70 yaşında iken vefât etmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.SAFFİYE (RA)

Comments



Hz. Safiyye (r.a.)


Hz. Safiyye, Benî Nâdir kabîlesinin reisi Huyey b. Ahtâb’ın kızıdır. İsrâiloğulları’ndan peygamber olarak gönderilen Hz. Hârun’un soyundandır.


Hz. Safiyye, Rasûlullah’la evlenmeden önce iki kere evlenmiş, ikinci kocası hicretin VII. senesinde meydana gelen Hayber Savaşı esnâsında öldürülmüş, kendisi de Müslümanlara esir olmuştur. Bu evlilikte de Rasûlullâh’ın başlıca amacı, arada akrabalık bağı tesis ederek gerginliği gidermek ve kalpleri İslâm’a ısındırmak olmuştur.


Hz. Peygamber, Dihyetü’l Kelbî’nin (r.a.) hissesine düşen, Benî Nâdir kabîlesinin reisinin kızı Safiyye’ye, eğer müslüman olursa kendisi ile evleneceğini, müslüman olmak istemezse de onu azâd edip kavminin yanına gönderebileceğini söylemiş; Hz. Safiyye de, kendisinin evvelden beri İslâm’ı arzuluyor olduğunu, Allah ve Resûlünün kendisine kavmine dönmekten daha sevimli olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber’in teklîfini kabûl etmiştir. Dihyetü’l Kelbî’ye ise bir başka esir verilmiştir.


Fazîletli ve hilim sâhibi bir hanım olan Hz. Safiyye, Rasûlullâh’ın son hastalığında “Ey Allâh’ın Resûlü senin yerine ben hasta olsaydım” diyerek ona karşı sevgisini ifâde etmiştir.
Aynı zamanda çok cesur bir hanım sahâbî olarak bilinen Hz. Safiyye, Hz. Osman’ın evinin kuşatma altında olduğu sırada onun tarafında olmuş, hattâ yine o günlerde Hz. Osman’a gizlice yemek ve su götürdüğü rivâyet edilmiştir.


Hicrî 50 veya 52 senesinde vefât eden Hz. Safiyye, Bâkî mezarlığına defnedilmiştir. Kendisinden 10 kadar hadis rivâyet edilmiş, bunların birinde Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.CÜVEYRİYE (RA)

Comments



Hz. Cüveyriye (r.a.)


Hz. Cüveyriye, Benî Müstalik kabîlesinin reisi Hâris b. Ebû Dırâr’ın kızıdır. Müslüman olmadan önceki ismi Berre’dir. (Böyle isimler almayı insanın kendi kendisini temize çıkarması olarak değerlendiren Hz. Peygamber ona Cüveyriye ismini vermiştir.) Hicretin beşinci yılında gerçekleşen Müreysî (Benî Müstalik) savaşından sonra esir edilmiştir.


Müreysî Gazvesi’nden sonra kabîlenin bir çok ferdi ile birlikte esir alınan Cüveyriye’nin Hz. Peygamberle evlenmesi ile ilgili rivâyetler biraz farklılık göstermekle berâber bu evliliğin, Benî Müstalik kabîlesinden alınan bütün esirlerin serbest bırakılmasına sebep olduğu konusunda kaynaklar hem fikirdir. Ashâb, “Rasulullâh’ın akrabâsı olan insanları biz nasıl esir ederiz” diyerek tüm esirleri serbest bırakmıştır.


Bu evliliğin, Müstalikoğulları ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı giderdiği ve Hz. Peygamber’in Hz. Cüveyriye ile evlenmesindeki başlıca hedefinin bu kabîleyi İslâm’a ısındırmak olduğu anlaşılmaktadır. Müstalikoğulları’nın bu evlilikten sonra İslâm’ı kabul etmeleri de bunu göstermektedir.


Hz. Cüveyriye, çokça namaz kılan, Allâh’ı zikreden ve oruç tutan bir sahâbî olarak bilinmektedir. “Kavmi için kendisinden daha hayırlı ve bereketli bir kadın bulunmayan” diye tavsîf edilen Hz. Cüveyriye, hicrî 50 veyâ 56 senesinde vefât etmiştir. Hz. Peygamber’den yedi hadis rivâyet etmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.ZEYNEP B.CAHŞ (RA)

Comments



Hz. Zeynep b. Cahş (r.a.)


Hz. Zeynep b. Cahş, Mekke’ye dışardan gelip yerleşmiş olan Cahş b. Rebâb’ın kızıdır. Annesi, Hz. Peygamber’in halası ve Abdulmuttalib’in kızı Umeyme’dir.


Hz. Zeynep ilk olarak Hz. Peygamber’in âzadlısı (hattâ bu konudaki Kur’ânî hüküm gelmeden önce evlatlığı olarak bilinen) Zeyd b. Hârise (r.a.) ile evlenmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Zeyneb’i Zeyd için isteyince âilesi önce, Zeyd’in âzadlı bir köle olması sebebiyle buna râzı olmak istememiş ancak Ahzab Sûresi’nin 36. âyeti bu konu üzerine inince hükme rızâ göstermişlerdir. Bu evlilikle birlikte üst tabakaya mensup asil ve zengin hanımların fakir yâhut kölelerle evlenmemesi âdeti kaldırılmış, hem de ilk uygulama Hz. Peygamber’e yakınlığı çok fazla olan kişiler üzerinde olmuştur.


Ancak Hz. Zeynep, Hz. Zeydle bir sene kadar evli kalabilmiş, aralarındaki anlaşmazlığın artması üzerine -Resûlullâh’ın anlaşmaları yönündeki teşviklerine rağmen- Hz. Zeyd, Hz. Zeynep’i boşamıştır.


Boşanmanın üzerinden bir müddet geçtikten sonra, evlatlığın öz evlat gibi olmadığı; hanımının da öz evlâdın hanımı gibi olmadığı esâsını zihinlere iyice yerleştirmek üzere Ahzâb Sûresi’nin 37. âyeti inerek Hz. Zeynep’in Hz. Peygamber’e Allah Teâlâ tarafından nikâhlandığı bildirilmiştir. Zâten Hz. Peygamber de Zeyd’in Zeynep’i boşaması üzerine bu ilkenin kendisi üzerinde uygulanacağını anlamış, hattâ münâfıkların çıkarabileceği dedikodu ve fitnelerden çekinmiş, ancak âyetin inmesiyle hüküm gerçekleşmiştir.


Hz. Zeynep’in evlilikleri hakkında münâfıklar tarafından geçmişte çıkarılan dedikodular ve yakıştırmalar, maâlesef günümüzde dahî çeşitli çevrelerde farklı emellere âlet edilmektedir. Bu konuda; insanların Allah katında soy sop îtibâriyle değil, ancak takvâ ile birbirlerinden üstün olabileceklerini ifâde eden ve evlatlıkların boşadığı hanımlarla evlenmenin haram olmadığını hükme bağlayan bu evliliklerin aynı zamanda, insanları, îmanları yönünden imtihan etmek gibi bir hikmete dayandığını da hatırda tutmak gerekmektedir.


Hz. Zeynep, ibâdete düşkün, takvâ sâhibi, cömert ve kanaatkâr bir sahâbî olarak bilinmektedir. Aynı zamanda dikiş ve el işi yaparak kazandığı parayı fakir ve kimsesizlere sadaka olarak dağıtmak gibi güzel vasıflara sâhip olduğu ifâde edilmektedir.


Allah Resûlü’nden sonra hanımlarından ilk vefât eden Hz. Zeynep olmuştur. Hicretin 20. yılında 53 yaşında iken vefât etmiştir. Cenâze namazını Hz. Ömer’in kıldırdığı Zeynep b. Cahş’tan 11 hadis rivâyet edilmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.ÜMMÜ SELEME (RA)

Comments



Hz. Ümmü Seleme (r.a.)


Hz. Ümmü Seleme, Ebû Ümeyye b. Muğîre b. Abdullah’ın kızıdır. Asıl adı Hind’dir. Ümmü Seleme ilk olarak Abdullah b. Abdulesed (r.a.) ile evlenmiştir. Hz. Peygamber’in İslâm’ı tebliğ etmeye başlamasından kısa bir süre sonra Müslüman olan bu âile, müşriklerin baskı ve işkenceleri netîcesinde Habeşistan’a hicret etmiştir. Uzunca bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra Mekke’deki müşriklerin Müslüman olduğuna dâir bir haber almaları üzerine Mekke’ye dönmüşlerdir.


Mekke’de yine müşriklerin işkencelerine mâruz kalmışlar, nihâyet hicret emriyle Medîne’ye doğru yola çıkmışlardır. Ancak müşrikler, yollarını keserek Ümmü Seleme’nin gitmesine müsâade etmemiştir. Ümmü Seleme, daha sora bir yolunu bulup Medîne’ye hicret etmiş, ne var ki kocası bir müddet sonra Uhud Harbi’nde kolundan aldığı yara sebebiyle vefât etmiştir.
Kocasının vefâtından sonra kendisine yönelen evlenme tekliflerini nâzikçe reddeden bu hanım, Hz. Peygamber’in teklifini de, kendisinin yaşlı ve kıskanç mîzaçlı olduğunu söyleyerek kabûl etmek istememiş fakat daha sonra kabûl etmiştir.


Ümmü Seleme, zekî, dirâyetli, otoriter, sözü dinlenen, kendi değerini iyi ölçebilen ve bununla berâber alçak gönüllü bir hanım olarak bilinmektedir. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra bir çok sahâbî ve tâbiî ona gelerek karşılaştıkları problemlerde kendisi ile istişâre etmişlerdir.
Hz. Peygamber’den 378 hadis rivâyet eden Ümmü Seleme, hicretin 61. senesinde 84 yaşında iken vefât etmiştir. Cenâze namazı, defnedildiği kabristan olan Bâkî Kabristan’ında Ebû Hureyre tarafından kıldırılmıştır.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.HUZEYME (RA)

Comments



Hz. Zeynep b. Huzeyme (r.a.)


Hz. Zeynep, Âmir b. Sa‘sa‘a kabîlesinden Huzeyme b. Abdullah’ın kızıdır. Hz. Peygamber, Hz. Hafsâ ile evlenmesinden bir müddet sonra, kocası Uhud muhârebesinde şehîd olan Zeynep b. Huzeyme ile nikâhlanmıştır.


Hz. Zeynep’in kabîlesi ile müslümanların arası, hicrî III. yılda yaşanan bâzı olaylar sebebiyle bozulduğundan, bu evlilik aynı zamanda bu kabîle ile olan münâsebetleri iyileştirip aradaki gerginliği yumuşatmak gibi bir vazîfeyi de îfâ etmiştir.


Mânevî tesiri herkes tarafından kabul edilen ve “Ümmü’l-Mesâkîn” (fakirler anası) lakabıyla şöhret bulan Zeynep b. Huzeyme, Hz. Peygamberle evliliklerinin üzerinden 2 veya 3 (bir rivâyete göre 8) ay sonra vefât etmiştir. Cenâze namazı Hz. Peygamber tarafından kıldırılmış ve Bâkî mezarlığına defnedilmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.HAFSA (RA)

Comments


Hz. Hafsâ (r.a.)


Hicretin üçüncü senesinde Hz. Peygamberle evlenen Hz. Hafsa, Rasûlullâh’ın sâdık dostu, ikinci Halîfe Hz. Ömer’in (r.a.) kızıdır.


605 yılında Mekke’de doğmuştur. Hafsâ, ilk Müslümanlardan Huneys b. Huzâfe (r.a.) ile evlenmiştir. Ancak, Bedir Gazvesi’ne katılan Huneys dönerken yolda hastalanmış ve daha sonra Medîne’de vefât etmiştir. Hz. Ömer, kızını veyâ kız kardeşini fazîletli biriyle evlendirme âdeti gereğince, eşini (Hz. Peygamber’in kızı Rukiyye’yi) bir süre önce kaybeden Hz. Osman’a (r.a.) kızıyla evlenmesini teklif etmiştir. Hz. Osman evlenmek niyetinde olmadığını söyleyince aynı teklifi Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) yapmış, Hz. Ebû Bekir de durumu sükûtla karşılayınca duygularını Hz. Peygamber ile paylaşmıştır. Hz. Peygamber de Hafsâ’nın Hz. Osman’dan, Hz. Osman’ın da Hafsâ’dan daha hayırlı biriyle evleneceğini söylemiştir. Nitekim Rasûlullah hicrî 3. yılın Şâban ayında Hz. Hafsâ ile evlenmiş, Hz. Osman da Rasûlullâh’ın kızı Ümmü Gülsüm (r.a.) ile evlenmiştir.


Hz. Hafsâ, Peygamber’in hanımları içinde en çok Hz. Âişe ile anlaşmış, hattâ zaman zaman diğer hanımları kıskandıkları rivâyet edilmiştir. Okuma-yazma bilen nâdir hanımlardan olan Hz. Hafsâ’nın, Rasûlullâh’ın yanında önemli bir yeri olmuştur.
Hz. Hafsa, hicretin 41. yılında 60 yaşlarında iken vefât etmiş ve Bâkî mezarlığına defnedilmiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.SEVDE (RA)

Comments


Hz. Sevde (r.a.)


Sevde b. Zem‘a (r.a.), Hz. Hatîce’nin vefâtından sonra Rasûlullâh’ın Mekke’de evlendiği ikinci hanımıdır.


Hz. Sevde, ilk olarak Sekrân b. Amr (r.a.) ile evlenmiştir. Hz. Peygamber’in insanları İslâm’a dâvetinden kısa bir süre sonra kocası ile birlikte Müslüman olmuştur. Müşriklerin ezâları sebebiyle Habeşistan’a hicret etmişler, burada bir müddet kaldıktan sonra Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak Hz. Sevde’nin kocası Mekke’de vefât etmiştir.


Hz. Peygamber’in ilk hanımı Hz. Hatîce de yakın bir zamanda vefât etmiş, bunun üzerine Hz. Peygamber, küçük yaştaki çocuklarına bakacak ve kendisini yalnızlıktan kurtaracak uygun bir aday olarak gösterilen Hz. Sevde ile evlenmiştir. Peygamberimizle evlendiğinde 50 yaşlarında olan Hz. Sevde, Hz. Peygamber’in çocuklarına öz anne gibi muâmele etmiştir. Rasûlullah Hz. Âişe (r.a.) ile evlenene kadar kendisi ile yalnız yaşamıştır.


Hz. Peygamberle 13 yıl yaşayan ve onunla bâzı seferlere katılan Hz. Sevde, Hz. Ömer’in (r.a.) hilâfetinin sonlarında vefât etmiştir. H. 54 senesinde vefât ettiğini bildiren kaynaklar da vardır. Hz. Sevde Allah Resûlü’nden beş hadis nakletmiştir. Bunlardan biri Buhârî’nin Sahîh’inde bulunmaktadır.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.AiŞE (RA)

Comments


Hz. Âişe (r.a.)

Hz. Âişe, Rasûlullâh’ın en yakın dostu, hicret arkadaşı, ilk halîfe Hz. Ebû Bekir’in kızıdır. Peygamberliğin 4. yılında Mekke’de doğmuştur.


Hz. Peygamber ile nikahı hicretten önce Mekke’de kıyılmıştır. Bu sırada yaşı küçük olan Hz. Âişe’nin fiilî evlilik hayatı ise hicretten sonra (hicretin 2. senesi Şevval ayında) başlamıştır. Hz. Âişe, Ezvâc-ı Tâhirât içinde ilk evliliğini Hz. Peygamber ile yapan tek hanımdır. Hz. Peygamber, çok sevdiği bu hanımı, sevgi ifadesi olarak “Ayşe”, “Âiş”, “Uveyş” gibi çeşitli isimlerle çağırmış, beyaz tenli olmasından dolayı “Hümeyra” dediği de olmuştur.


Hz. Âişe ile Resûl-i Ekrem arasındaki aile bağı sevgi, anlayış ve hürmet esası üzerine kurulmuştur. Kendisine büyük bir yakınlık ve sevgi gösteren Hz. Peygamber ile koşu yarışı yaptığı, onun omzuna dayanarak Mescid-i Nebevî’de mızraklarıyla savaş oyunları oynayan Habeşlileri seyrettiği bilinmektedir. Hz. Peygamber de onunla birlikte olmaktan, özellikle gece seyahatlerinde kendisiyle sohbet etmekten, onun sorularına cevap vermekten hoşnut olmuştur.


Hz. Âişe, zekâsı, anlayışı, kuvvetli hâfızası, güzel konuşması, Kur’ân’ı ve sünneti en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıflarıyla Hz. Peygamber’in yanında müstesnâ bir mevkî kazanmıştır.
Hz. Peygamber ile bir çok sefere iştirâk eden Hz. Âişe, Benî Mustalik Gazvesi sonrasında Medîne’ye dönülürken, düşürdüğü gerdanlığını aramak için ordunun gerisinde kalmış, ordunun artçısı Safvan b. Muattal tarafından gruba yetiştirilmiştir. Ancak bu durum üzerine münâfıklar, ikisi hakkında çirkin dedikodular çıkararak Hz. Âişe’ye iftirâ etmişler, Müslümanlar nezdinde de şüphe uyandırmışlardır. Kaynaklara “İfk Hâdisesi” olarak geçen bu olay, Nur Sûresi’nin; iftiraların asılsız olduğunu bildiren 11-21. âyetlerinin inmesiyle kapanmış, Hz. Âişe de Allah katından inen bu âyetlerle temize çıkarılmıştır.


Hz. Peygamber, hicretin 11. yılı Safer ayında rahatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak onun odasına geçmiş ve yine o odada vefat etmiştir.


Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in halifeliği devrinde herhangi bir siyasî faaliyete katılmayan Hz. Âişe; Hz. Osman’ın hilâfetinin son yıllarında ve Hz. Ali’nin hilâfeti esnâsında adâleti ve barışı sağlamak niyetiyle bir takım faâliyetlerde bulunmuş, fakat olayların daha kötüye gitmesi üzerine siyâsete bir daha karışmamış, yaşanan tatsız vakalardan dolayı duyduğu pişmanlık ise hayatının sonuna kadar sürmüştür.


Hz. Âişe, İslâmî ilimler sahasında temâyüz etmiş bir hanım sahâbîdir. Hem baba evinde, hem Rasûlullâh’ın yanında; zekâsı, anlayış kâbiliyeti, öğrenme arzusu, kuvvetli hâfızası ve imanı sâyesinde en iyi şekilde yetişmiş ve herkese nasip olamayacak bir ilmî seviye kendisine nasîp olmuştur. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ashâb ve tâbiûndan bir çok kişi onu ziyâret ederek özellikle fıkıh ve hadis alanlarında kendisiyle istişârede bulunmuşlardır. Hz. Peygamber’in ashâbı içinde çok sayıda fetvâ vermesiyle meşhur yedi kişiden biri Hz. Âişe’dir. Ayrıca 2210 kadar hadis rivâyet ederek en çok hadis rivâyet eden yedi sahâbî (Muksirûn) arasına da girmiştir.
Hz. Peygamber’in vefâtından sonra 47 yıl yaşayan ve hicretin 57. veya 58. senesinde 66 yaşında iken vefat eden Hz. Âişe, Baki’ Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cenaze namazını vasiyeti üzerine Ebû Hureyre (r.a.) kıldırmıştır.

O'NUN (SAV) EŞLERİ - HZ.HATiCE (RA)

Comments


Hz. Hatice (r.a.)

Kureyş’in Benî Esed kolundan Huveylid b. Esed’in kızı olan Hz. Hatîce, Rasûlullâh’ın ilk hanımıdır. 556 yılında Mekke’de doğduğu ifade edilmektedir. Soyu, dedelerinden Kusay’da Hz. Peygamber’in soyu ile birleşmektedir. Üstün iffeti sebebiyle İslamiyet’ten önce “Tâhire” lakabıyla anılan Hz. Hatîce, sonraki dönemlerde Hz. Peygamber’in en büyük hanımı olması sebebiyle “Kübrâ” sıfatıyla da anılmıştır.

Ticaretle uğraşan ve Şam’a göndereceği bir kervanın başına güvenilir bir kimse arayan Hz. Hatîce, tanıdıklarının tavsiyesi üzerine Hz. Peygamber ile ortaklık anlaşması yapmış, dönüşte de, başarılı bir tacir, dürüst, doğru sözlü ve ahlak sâhibi bir insan olduğunu gördüğü Hz. Muhammed (sav)’e evlenme teklîf etmiştir. Tarihçilerin büyük çoğunluğu, bu evlilik sırasında dul ve iki çocuk annesi olan Hz. Hatîce’nin 40, Hz. Peygamber’in ise 25 yaşında olduğunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber’in bu evlilikten, Kâsım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adında altı çocuğu dünyaya gelmiştir.

Hz. Hatîce, İslamiyet’ten önce de, sonra da Hz. Peygamber’e olan hoş muamelesi ve samimi hizmetiyle örnek bir zevce olmuştur. Peygamberlik gelmeden önce, Hz. Muhammed (sav)’in şehirden uzakta, özellikle Hira’da tefekkür yoluyla ibâdet ettiği günlerde onunla meşgul olmuş, eve dönmesi geciktiği zaman hizmetkârları vâsıtasıyla ona ulaşmıştır.

Rasûl-i Ekrem’e peygamberlik geldiği zaman da kendisine herkesten önce iman etmiş, onu bütün varlığıyla desteklemiş ve ona her bakımdan yardımcı olmuştur. Hz. Hatîce, müşriklerin zulmü ve baskısı altında Rasûlullâh’ı hiç bir zaman yalnız bırakmamıştır. Mekkeli müşrikler Müslümanları kuşattığında kendisi de Rasûlullah ile iki üç yıl boyunca muhâsara altında kalmış, servetini onun davası uğrunda harcamaktan geri durmamıştır.

Hz. Hatîce, yirmi beş yıl kadar süren mutlu bir evlilik hayatından sonra, hicretten üç yıl kadar önce 65 yaşında iken vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in üç gün arayla müşriklere karşı kendisine destek olan iki yakınını, amcası Ebû Tâlib ve sevgili zevcesi Hz. Hatîce’yi kaybettiği bu sene kaynaklara “hüzün yılı” olarak geçmiştir.

Hz. Peygamber, cennette inciden bir köşkle müjdelenen Hz. Hatîce’nin fedâkârlığını ve dostluğunu her fırsatta anmış hatta vefâtından sonra dahî evde koyun kesildiği zaman onun eski dostlarına birer parça göndermeyi ihmâl etmemiştir.

O'NUN (SAV) EŞLERİ

Comments


O'NUN (SAV) EŞLERİ


Ezvâc-ı Tâhirât, Arapça “temiz zevceler” demektir. Hz. Peygamber’in kendileriyle evlenmiş olduğu hanımları ifâde etmektedir.


Hz. Peygamber, Mekke döneminde tek hanımla evli kalmış olmasına karşın Medîne döneminde dînî, ictimâî, iktisâdî ve ahlâkî bir takım sebeplerden dolayı birden fazla kadınla evlenmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in hanımlarını “mü’minlerin anneleri” olarak nitelendirmiş,


“Peygamber, mü’minlere canlarından daha evlâdır. Peygamber hanımları mü’minlerin anneleridirler...” (Ahzâb, 33/ 6), ve bu hanımlara tanıdığı saygın mevkîyi, mü’minlere (Hz. Peygamber’in vefâtından sonra da) onlarla evlenme yasağı koyarak pekiştirmiştir. (Ahzâb, 33/ 53) Şu var ki Peygamber hanımlarının mü’minlerin anneleri kabul edilmeleri hürmet ve ihtiram bakımından olmuştur. Bu sebeple nikahları haram, tâzimleri ise farzdır, diğer konularda ise mü’minlere diğer kadınlar gibidirler.


Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Ezvâc-ı Tâhirât’a doğrudan hitâp edilerek onlara bulundukları konum ve sorumluluk hatırlatılmıştır. Bu konudaki âyetler meâlen şöyledir: “Ey Peygamber hanımları, sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun azâbı iki katına çıkarılır. Bu Allâh’a göre kolaydır. Sizden kim, Allah ve Resûlüne itaat eder, iyi amel işlerse ona mükâfâtını iki kat veririz. Ve ona (cennette) güzel bir rızık hazırlamışızdır. Ey Peygamber hanımları, siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız (yabancı erkeklere karşı) sözü yumuşak (edâlı) bir şekilde söylemeyin. Yoksa kalbinde hastalık olan kimse ümîde kapılır. (Konuştuğunuzda) iyi söz söyleyin. Vaktinizi evlerinizde geçirin, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt (Hz. Peygamber’in ev halkı) Allâh’ın murâd ettiği şey, sizden günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmaktır. Evlerinizde okunan Allâh’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şey(in bilgisin)e nüfûz edendir, herşeyden haberdardır. (Ahzâb, 33/ 30-34)


Ayet-i Kerîmeler bir taraftan Rasûlullâh’ın hanımlarının şahsında tüm mü’min hanımlara hitâp etmekte, diğer taraftan da onların özel bir görev üstlenmiş olduklarını vurgulamaktadır.
Gerçekten bu saygıdeğer hanımlar bütün insanlığa ve özellikle kadınlığa ışık tutma gibi bir görev îfâ etmişlerdir. Nitekim, özellikle kadınlarla alâkalı bir çok hükmün tebliği onlar aracılığıyla mümkün olmuş, yine mü’minler Rasûlullâh’ın âile hayâtına ve örnek ahlâkına dâir bir çok husustan onlar vâsıtasıyla haberdâr olabilmişlerdir.


Rasûlullâh’ın âilesine gösterdiği ilgi ve güzel muâmele ve ihtimam da mü’minlere örnek olmuş; değişik yaşta, değişik mîzaçta, değişik kâbiliyet ve kültürde, değişik menşeli kadınların bir araya gelmesiyle meydana çıkan farklı ailevî hâdiseler de çok daha zengin bir sünnet malzemesinin intikâline zemin hazırlamıştır.


Hz. Peygamber bâzen tek tek, bâzen toplu olarak hanımlarıyla sohbet etmiş; nöbetleşe olarak her gününü bir hanımına tahsîs etmiş ve her akşam sıra kimdeyse tüm hanımlarıyla orada toplanıp sohbette bulunmuştur. Bu sohbetler esnâsında onlara çeşitli bilgiler verdiği, bir takım kıssalardan bahsettiği, onların problemleriyle ilgilendiği ve hattâ şakalar yaparak onları güldürdüğü nakledilmiştir. Ayrıca Rasûlullâh’ın, bâzı konularda hanımlarının görüşünü sorup onlarla istişâre etmesi de O’nun hanımlara verdiği kıymeti göstermek açısından kaydedilmeye değerdir.

O'NUN (SAV) DUALARI

Comments


Teheccüd Namazında Okuduğu Dua

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا قَامَ مِنَ اللّيْلِ يتَهَجَّدُ قالَ: اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ أنْتَ قَيِّمُ السَّموَاتِ وَا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ نُورُ السَّموَاتِ وَا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ مَالِكُ السَّموَاتِ وا‘رْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ وَلَكَ الْحَمْدُ، أنْتَ الحَقُّ، وَوَعْدُكَ الحَقُّ، وَلِقَاؤُكَ حَقٌّ، وَقَوْلُكَ حَقٌّ، وَالْجَنَّةُ حَقٌّ، وَالنَّارُ حَقٌّ وَالنَّبِيُّونَ حَقٌّ، وَمُحَمَّدٌ # حَقٌّ، وَالسَّاعَةُ حَقٌّ. اللَّهُمَّ لَكَ أسْلَمْتُ، وَبِكَ أمَنْتُ، وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ، وَإلَيْكَ أنَبْتُ، وَبِكَ خَاصَمْتُ، وَإلَيْكَ حَاكَمْتُ، فَاغْفِرْ لِى مَا قَدَّمْتُ، وَمَا أخَّرْتُ، وَمَا أسْرَرْتُ، وَمَا أعْلَنْتُ، وَمَا أنْتَ أعْلَمُ بِهِ مِنِّى، أنْتَ المُقَدِّمُ، وَأنْتَ المُؤَخِّرُ َ إلَهَ إَّ أنْتَ[. أخرجه الستة، وهذا لفظ الشيخين .



1. (1816)- Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) teheccüt namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu:

"Allahım, Rabbimiz! Hamdler sanadır.

Sen arz ve semâvatın ve onlarda bulunanların kayyumu ve ayakta tutanısın, hamdler yalnızca senin içindir.

Sen semâvat ve arzın ve onlarda bulunanların nûrusun, hamdler yalnızca sanadır.

Sen haksın, va'din de haktır.

Sana kavuşmak haktır, sözün haktır.

Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler haktır, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) de haktır. Kıyamet de haktır.

Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim.

Hasmına karşı senin (bürhanın) ile dâvâ açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum.

Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet.

Gizli işlediğim, alenî yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet!

İlerleten sen, gerileten de sensin.

Senden başka ilah yoktur".

[Buhârî, Teheccüt 1, Daavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 199, (769); Muvatta, Kur'ân 34, (1, 215, 216); Tirmizî, Daavât 29, (3414); Ebû Dâvud, Salât 121, (771); Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 9, (3, 209, 210).]

AÇIKLAMA:

1-Teheccüd, lügat olarak gece uyanık kalmak demektir. Nihâye'de, bu kelimenin ezdâd'dan olduğu ve dolayısiyle geceleyin uyumak mânasına da geldiği belirtilir. Burada gece namazı mânasında kullanılmıştır. Çünkü, gerek Kur'ân-ı Kerim ve gerekse hadisler sıkça gece namazına teşvik ederler. Teheccüd Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hayatında mühim bir yer işgal eder.

2-"Önden gönderdiğim" sözünden "şu ana kadar işlediğim" mânası anlaşıldığı gibi "hayatta iken işlediklerim" mânası da anlaşılabilir. Böyle olunca "arkada bıraktığım" tâbirinden de "Bundan sonra işleyeceklerim" anlaşılabileceği gibi, "öldükten sonra devam edecek olanlar" da anlaşılabilir.Bilindiği üzere kişi öyle işler yapar ki, onun kötülükleri ölümünden sonra da devam eder, tıpkı amel defterini hayır yönüyle ölümden sonra da açık bırakan sadaka-i câriye, faydalı ilim ve hayırlı evlat gibi. Şu halde öldükten sonra da menfî tesiri devam edecek hatalarımız sebebiyle tevbe istiğfar gerekmektedir.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !