31 Temmuz 2007 Salı

BiR HADiS

Comments







En erdemli (üstün) iyilik, kişinin beraber oturup kalktığı kimselere (çalışma arkadaşlarına) karşı kerim (cömert ve fedakar) olmasıdır. (Kazai).

KIBLE'NiN DEĞiŞMESi VE CiHADA iZiN VERiLMESi

Comments



KIBLENİN DEĞİŞMESİ VE CİHADA İZİN VERİLMESİ

H.2(624)yılının en önemli iki gelişmesi Kıblenin değişmesi ve Cihada izin verilmesidir. Hz.Peygamber daha evvel namaz kılarken Kudüs'e yöneliyordu.Fakat öteden beri kıblenin Ka'be olmasını arzu ediyordu.Ka'be'yi putlardan temizlemek ve Hz.İbrahim devrindeki tevhid kimliğine bürünmek onun gönlündeki ideallerin başında geliyordu.Öte yandan Medine Şehir devletinin başkanı olmak hasebiyle bölgede siyasi hakimiyet konusunda da sağlam bir adım atılmış oluyordu.Artık,Peygamberimiz(s.a.v.)ve ihlaslı müslümanlar bu büyümeye paralel olarak ezanda olduğu gibi ümmet için en mühim sembollerden biri sayılan kıble konusunda da bir beklenti içinde idiler.Bu beklenti fazla sürmedi.Yaklaşık H.2(624)yılı ortalarında(hicretten onaltı ay sonra)indirilen ayetle kıblenin Ka'be olduğu bildirildi ki,mealen şöyledir:"...(Ey Muhammed)yüzünü Mescid_i Haram'a doğru çevir!Ey Mü'minler bulunduğunuz yerde siz de yüzlerinizi o yöne çevirin"(Bakara,2/144;Ayrıca bk.Bakara,2/148-149)Peygamberimiz(s.a.v.)bu sırada Beni Seleme Mescidinde öğle namazını kıldırıyordu.


Kıble ile ilgili bu ayetin gelişi Yahudileri çok rahatsız etti.Çünkü Kıble bir şiar idi,daha evvel Kudüs'e dönülmesi onları teselli ediyordu.Muhammed ümmetinin her gün yeni bir şiar(sembol)ile kuvvet kazandığını gören Yahudiler fitnelerini artırdılar.Bu konuda muhakemesi zayıf olanların kafalarını karıştaracak dedikodu çıkardılar.(Bakara,2/142).Yüce Allah,Müslümanlar için önemli bir gelişme olan kıbleyi,hak yolda sebat edeceklerle cayacakları ayırdeden bir ölçek yaptı.(Bakara,2/143)


Bu arada yürütülen fitne ve dedikodulara cevap olarak"iyi ve doğru"kavramları üzerinde açıklamalar indirildi ki,mealen şöyledir:"Yüzlerinizi doğudan veya batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir.Lakin iyi olan; Allah!a, ahiret gününe,meleklere,kitaba,Peygamberlere inanan,O'nun sevgisiyle yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda kurtarmak için mal veren,namaz kılan,zekat veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler;zorda,darda ve savaş alanında sabredenlerdir.İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır."(Bakara,2/177)


İslam toplumun büyümesi,içte Yahudi ve Münafıkları,dışta da Mekke'li müşrikleri tedirgin ediyordu.Medine'li müslümanlar her an bir tehdit ve tehlike ile yüzyüze idi.İşte bu esnada 2(624)yılında cihada izin veren ayetler nazil oldu:"Kendileriyle savaşanlara,zulme uğradıkları için harbe müsade edilmiştr..."(Hac,22/39)"Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın..."(Bakara,2/190)



Hz.Peygamber(s.a.v.)bu ayetler nazil olduktan sonra bir dizi tedbir aldı.Medine civarındaki kabilelerle saldırmazlık anlaşmaları imzaladı.Merkke-Şam ticaret yolunu denetlemek için seriyyeler gönderdi.
28 Temmuz 2007 Cumartesi

O'NDAN (SAV) NÜKTE VE LÂTİFELER

Comments



O'NDAN (SAV) NÜKTE VE LÂTİFELER

Hz. Peygamber, fıtratı gereği ölçülü davranan, güler yüzlü, sevecen, nükte ve lâtifelerden hoşlanan, zaman zaman şakalaşmayı seven bir insandır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de onun bu vasfı için:“Allah’ın rahmetiyle sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”(Âl-i İmran,3/159) buyurulmaktadır.

Fakat şaka ve latifeler konusunda Hz. Peygamber’in her konuda olduğu gibi bir ölçü ortaya koyduğu bilinmektedir. Nitekim, Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre ashaptan bazıları Rasûlullah’a:


-“Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun” dediklerinde, Hz. Peygamber:
-“Şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim” buyurmuştur. Burada söz konusu olan, yapılan şakaların mutlaka doğru unsurlar taşıması ve kırıcı olmamasıdır.

Hz. Peygamber’in Çocuklarla Şakalaşması

Hz. Peygamber’in en çok şakalaştığı çocuklar, şüphesiz ki torunları Hasan ve Hüseyin idi. Onların ellerinden tutar, ayakları üzerine koyar, göğsüne çıkarır, kucaklar ve öperdi. Bazen onları omuzlarına bindirip gezdirirdi.
Bir gün Hz. Peygamber ashabıyla bir davete giderken yolda oynamakta olan Hüseyin’e rastladı. Öne geçerek kollarını açtı ve torununu çağırdı. Hüseyin gelmek istemedi, sağa sola kaçtı. Hz. Peygamber de gülerek onu yakalayıncaya kadar arkasından koştu. Yakaladı, onu sevdi, öptü ve ona hayır duada bulundu.
Câbir’den gelen bir rivayette ise, Hz. Peygamber deve olmuş, Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirmiş, dört el üzerinde yürümektedir ve onlara:
-“Deveniz ne güzel deve, siz de ne güzel binicilersiniz” diye iltifatta bulunmuştur.
Enes b. Mâlik de, 10 yaşından beri Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunmuş bir sahabidir. Rasulallah Enes’i gördüğünde ara sıra ona takılırdı:
-“Ya Ze’l-uzuneyn” (ey iki kulaklı) diye şaka yapar ve bazen da kâkülünü çekerek onu severdi.
Hz. Peygamber’in Sahabilerle Şakalaşması

Kendi Hanımlarıyla Şakalaşması

  • İbn Abbas’tan gelen rivayette bir adam Rasûlullah’ın nasıl şaka yaptığını sorması üzerine o da:
    -“Hz. Peygamber hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi, bu elbiseyi giy, Allah’a şükret, eteğini de gelin eteği gibi bir sürü bakalım” buyurduğunu nakleder.
  • Hz. Aişe’den gelen bir rivayette O şöyle demektedir. “Bir defasında, Rasûlullah ile beraber bir yolculuğa çıkmıştım. O zaman zayıftım. Şişman değildim. Rasûlullah yanındakilere:
    -“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar epeyce arayı açınca, bana:
    -“Haydi gel, seninle yarışalım” dedi.
    Rasûlullah ile yarış ettik. Ben onu geçtim. Ben şişmanlayıncaya kadar sesini çıkarmadı. Bu arada ben de bu hadiseyi unutmuştum. Yine Rasûlullah ile birlikte bir yolculuğa çıktığımızda, yanındakilere:
    -“Siz önden gidin” buyurdu. Onlar ilerleyince de, bana:
    -“Haydi gel yarış edelim” dedi. Bu seferki yarışta o beni geçti ve:
    -“Ödeştik” diyerek gülmeye başladı.”
  • Numan b. Beşir’den : “Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin istediği bir sırada, kızı Hz. Âişe’nin Rasûlullah’a karşı içeride yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girdiğinde Hz. Âişe’nin üzerine yürüyüp onu dövmek istedi ve:
    -“Rasûlullah’a karşı yüksek sesle konuştuğunu görüyorum. Bu ne hal?” diye çıkıştı. Rasûlullah araya girip onu korudu. Hz. Ebû Bekir, dışarı çıkınca Rasûlullah Hz. Âişe’ye dönerek:
    -“Nasıl, seni babandan kurtardım mı?” buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Ebû Bekr, Rasûlullah’ın yanına gelmek için izin istedi. İçeri girdiğinde Hz. Peygamber’le kızı Âişe’nin iyi olduklarını görünce onlara:
    -“Ha şöyle, beni kavganıza soktuğunuz gibi, sulhünüze de ortak ediniz” dedi. Rasûlullah da:
    -“Biz de öyle yapıyoruz” diye cevap verdi.” (Ebû Davud, Edeb, 92; Kandehlevî, IV,1176-1177)

Diğer Hanım Sahabilerle Şakalaşması

  • Hz. Hasan’dan rivayet edilir ki: Ensâr’dan yaşlı bir kadın Hz. Peygamber’e geldi ve:
    -“Ya Rasûlullah, Allah’ın beni cennete sokması için dua et”
    -“Bilmiyor musun? İhtiyarlar cennete giremez” deyince, yaşlı kadın üzüntüsünden ağlamaklı bir hale geldi. Hz. Peygamber gülerek:
    -“Biz onları (=kadınları) eşlerine düşkün, hepsi bir yaşta ve bâkireler olarak yeniden inşa ederiz” (Vâkıa, 56/35-37) âyetini okumadın mı? diyerek ihtiyar kadınların ihtiyar olarak değil de genç kız halinde cennete gireceğini son derece lâtif bir şekilde açıklamış ve yaşlı kadının gönlünü de almıştır.
  • Rasûlullah, bir kadına, kocasının gözünde beyazlık bulunduğunu söyler. Kadın üzgün bir şekilde kocasına gelir. Hz. Peygamber’in kendisi hakkında söylediklerini aktarır. Kocası, Rasûlullah’ın lâtife yaptığını, herkesin gözünde beyazlık olduğunu kastettiğini söyler. (en-Nüveyrî, IV,3; İbn Kuteybe ,439; Krş. Köten,IV,466).

Erkek Sahabilerle Şakalaşması

  • Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki: Bir adam Rasûlullah’a geldi, onu devesine bindirmek istedi. Rasûlullah da:
    -“Biz de seni bir deve yavrusuna bindirelim” deyince,adam:
    -“Ya Rasûlullah, ben yavru deveye nasıl bineyim?” dedi.
    Rasûlullah da:
    -“Bütün develer bir ana devenin yavrusu değil midir?” buyurdu.(Ebû Davud, Edeb,92; Tirmizî, Birr, 57)
  • Yine Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki, Enceşe isimli bir sahabi Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah’ın hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah:
    -“Ey Enceşe! Yavaş sür billûrları kırma” dedi (Dârimî, İstizan, 65)
    Rasûlullah burada hanımlar için son derece nazik ve kibar bir ifade kullanmıştır. Onların billûr gibi şeffaf ve kıymetli olduğu kadar çok hassas olduklarını, hemen kırılıvereceklerini vurgulamıştır.
  • Yine Enes b. Mâlik’ten: Zâhir adında bir bedevî çölden Rasûlullah’a hediyeler getirmişti. Döneceği sırada Rasûlullah da ona hediyeler verdi ve:
    -“Zâhir,bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz” buyurdu. O çirkin olduğu halde, Rasûlullah onu çok severdi. O alış veriş ederken Rasûlullah arkasına dolandı kendisini göstermeden:
    -“Ben kimim?” diye sordu.O da Rasûlullah’ı tanıdı.Rasûlullah da:
    -“Bu köleyi kim satın alacak?” diye sordu. Adam da:
    -“Ya Rasûlullah, beni değersiz buluyorsun” dedi. Rasûlullah:
    -“Allah’ın kulu , kölesi değil misin? O halde O’nun katında değerin yüksektir” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, Tirmzî, Kandehlevî, III, 1176 ).
    Görüldüğü gibi Hz. Peygamber şakalarında telmih ve tevriye sanatına oldukça fazla yer vermiştir.

Sahabi’nin Peygamberle Şakalaşması

  • Hz. Peygamber, torunları Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş bir halde idi. Hz. Ömer bu durumu görünce Hasan ve Hüseyin’e hitaben:
    -“Altınızdaki at ne kadar kıymetlidir?” diye şaka yaptı. Hz. Peygamber de Hz. Ömer’e:
    -“Onlar da iyi binicilerdir” diye mukabelede bulundu (Heysemî, a.g.e., IX, 181-182).
  • Yine aynı şekilde bir başka olay da şudur: Bir gün Hasan ile Hüseyin kaybolur, Hz. Peygamber uzun aramalardan sonra onları çok korkmuş bir halde bulur, onları sever, öper, okşar ve her ikisini de omuzlarına alıp geri getirirken yolda Selman’a rastlar. Selman da Hasan ile Hüseyin’e hitaben:
    -“Ne mutlu size, ne güzel de bineğiniz var” diye takılır. Rasûlullah ise ona:
    -“Onlar da iyi binicidirler. Babaları ise onlardan daha da hayırlıdır” cevabını verir (Heysemî,a.g.e.,182; Köten,IV,468).
  • En şakacı sahabilerden olan ve Hz.Peygamber’i çok seven Nuayman, Medine’ye iyi bir şey geldi mi hemen alır ve onu Rasûlullah’a hediye ederdi. Yine bir gün çarşıya nefis bir bal geldiğini gördü. Hz. Peygamber’e getirip hediye etti. Ancak balın parasını vermemişti. Satıcıyı Hz. Peygamber’e getirdi ve O’ndan parasını almasını istedi. Hz. Peygamber de ona:
    -“Hani hediye etmiştin” deyince Nuayman:
    -“Ya Rasûlullah! Bu güzel balı senin yemeni çok istedim, param olmadığı için böyle yaptım” dedi. Hz. Peygamber de gülerek adamın parasını ödedi.

iLK VAHiY

Comments



İLK VAHİY TEBLİĞ EDİLİYOR


Ramazan ayının on altı gecesi geride kalmıştı.Ve Ramazanın on yedisi Pazartesi gecesi idi.Nur Dağı derin ve mânâlı bir sessizliğe bürünmüştü. O civarda her şey de onunla birlikte sessiz ve sâkindi. Konuşulacakları kimbilir dinlemek, söylenenleri âdeta duyabilmek eşsiz mazhariyetine ermek için...


Konuşacak olan ile dinleyene belki de hürmet için...Gecenin yarısı geçmiş idi ve zaman seher vaktine ayak basmıştı. Bülbüllerin ötmeye başladığı, güllerin bütün güzellikleriyle etrafa koku tebessümleri dağıttıkları ve Allah'ı zikredenlerin coşup sonsuz hazza eriştikleri müstesnâ vakit!Vahiy meleği Cebrâil (a.s.) en güzel bir insan suretine bürünmüştü. Mis gibi kokularla çevre buram buram kokmakta idi.


Havf ve recâ, heyecan ve sükûnet tecellileri içiçe idi.Cebrâil (a.s.), son derece sevinçlidir. Çünkü, son resûl ile, Peygamberler Peygamberi ile muhatap olacak, "habibullah" ünvânını îmânı, ibadeti, tefekkürü ve mücâhedesiyle hak edecek olan Sultan-ı Levlâk'la konuşacak, Onunla yüzyüze gelecekti.


Beklenen an gelmişti.

Vahiy meleği Cebrâil (a.s.) bu ıssız ve karanlık gecede, güzel bir insan suretinde, etrafa ışıl ışıl nûrlar saçarak göz kamaştırıcı bir aydınlıkla Kâinatın Efendisine göründü. Tatlı fakat gür bir sadâ ile hitap etti:

"Oku!"

Kâinatın Efendisini hayret ve korku sardı. Yüreği ürperiyordu!

"Ben okuma bilmem" diye cevap verdi.

Hazret-i Cebrâil, kendilerini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra, tekrar,

"Oku!" diye seslendi.

Fahr-i Kâinat aynı cevabı verdi:

"Ben okuma bilmem!"

Hazret-i Cebrâil, ikinci kere Kâinatın Efendisini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra yine seslendi:

"Oku!"

Bu sefer Fahr-i Kâinat:

"Ben okuma bilmem," dedi.

"Söyle ne okuyayım?"

Bunun üzerine melek, Allah'tan aldığı ve Resûlüne teslim etmeye geldiği Alâk Sûresinin ilk ayetlerini başından sonuna kadar okudu:


"Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O Rabbin ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir."


Heyecan ve haşyetin son haddinde Kâinatın Efendisi bizzat konuştuğu lisanla nâzil olan âyetleri kelimesi kelimesine tekrar etti. Artık, inen âyetler Allah Resûlünün hem diline, hem kalbine yerleşmişti.O andaki vazifesi sona eren Hazret-i Cebrâil de birden bire kayboluverdi.


"Beni örtünüz!"


İlâhi vahye muhatap olmanın verdiği heyecan ve haşyetle titreyen Allah Resûlü mağaradan çıktı ve Mekke'ye doğru hareket etti.


Yolda bir çok garipliklerle karşılaştı. Dağ, taş ve ağaçlar: "Esselamü Aleyke Yâ Resûlallah!" diyerek onu selâmlıyor ve yüksek vazifesinden dolayı tebrik ediyorlardı.Evine varan Peygamber Efendimiz, karşılaştığı hâdisenin azameti ve haşyeti karşısında âdeta konuşamaz hale gelmişti. Kendisini merak içinde karşılayan vefakâr zevcesi Hatice-i Kübrâ'ya sadece, "Beni örtünüz! Beni örtünüz!" diyebildi.Sadık zevce, bu emri alınca, yüzündeki başkalığı sezmesine rağmen, hiçbir şey sorma cesaretini gösteremeden Kâinatın Efendisini şefkat ve hürmetle yatağına yatırdı ve üstünü örttü.


Hirâ'da yalnızlık arayan Fahr-i Âlem şimdi de evinde düşünceleriyle başbaşa idi.Bir müddet sonra uyandılar. Bir nebze olsun rahat ve sükûnete kavuştukları belli idi. Hatice-i Kübrâ'yâ başından geçenleri olduğu gibi anlattı ve ekledi:

"Korkuyorum ey Hatice! Bana bir zararın gelmesinden korkuyorum!

"Resûl-i Zîşan Efendimizin bu sözleri, kesin olarak ebedî devlet ve şerefli memuriyete nâiliyet hususundaki itminan bulma arzusundan geliyordu. Ancak, bir peygambere, hem de en şerefli peygambere ilk zevce olacak kadar yüksek bir kabiliyet, anlayış ve basirete sahip Hz. Hatice, her halinden son derece emniyet duyduğu beyi Kâinatın Efendisinin itminan arzusunu şu sözlerle teyit etti:


"Hiçbir korku ve endişe duymana sebep yok. Hiç üzülme, Allah senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz.


Ben biliyorum ki, sen sözün doğrusunu söylersin. Emânete riâyet edersin. Akrabalarına yakın alâka gösterirsin. Komşularına nazik ve müşfik davranırsın. Fakirlere yardım elini uzatırsın. Gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin. Uğradıkları felâket ve musibetlerde halka yardım edersin!Ey Amcamoğlu, sebât et; vallahi, ben senin bu ümmetin peygamberi olacağını ümit ederim."


Varaka Ne Dedi?


Bütün bu olup bitenler elbette mânasız değildi ve bir şeyler ifade ediyorlardı. Sorup soruşturup, öğrenmek ise, Hz. Hatice'ye düşüyordu.Kime gidebilirdi? Bu işlerden kim anlayabilirdi ve kime itimad edebilirdi? Hazret-i Hatice, uzun uzadıya düşündü ve sonunda danışacağı adamı tesbit etti: Amcası oğlu Varaka bin Nevfel.


Varaka bin Nevfel, oldukça yaşlanmış saf bir Hıristiyandı. Gözleri görmez olmuştu, ama gönlü aydınlıktı. Tevrat ve İncil'i okumuş, onlardan pekçok şeyler öğrenmişti.Hazret-i Hatice vakit kaybetmeden Peygamber Efendimizle amcası oğluna gitti.Varaka, önce Resûl-i Ekrem Efendimizi dinledi. O, başından geçenleri anlattıkça Varaka, renkten renge giriyordu. Efendimiz sözlerine son verince, Varaka haykırdı:"Kuddûs! Kuddûs! Bu gördüğün melek, yüce Allah'ın Mûsa Peygambere gönderdiği Rûhu'l-Kudüs'tür, Nâmûs-u Ekber'dir. Sen ise bu ümmetin peygamberisin.Ah! Ne olurdu, yeni dine halkı çağırdığın günlerde ben de genç olaydım. Kavmin seni yurdundan çıkaracakları zaman, sağ olsaydım."


Bu ifadeler hem Allah Resûlünü, hem de Hazret-i Hatice'yi bir derece rahatlattı. Ancak, Efendimizin anlamadığı birşey vardı: Kavmi onu niçin yurdundan çıkaracaktı? Bu suâline Varaka cevap verdi:


"Evet, seni buradan çıkaracaklardır. Çünkü, senin gibi vahiy tebliğ etmiş bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramamış olsun. Eğer, senin davet gününe yetişsem, bütün gücümle sana yardım ederim."


Varaka bin Nevfel gerçeği konuşuyordu. Gizlenmesi kâbil olmayan, bütün açıklığıyla ortaya konması gereken gerçeği.

Bundan sonra Resûl-i Ekrem, Hazret-i Hatice ile birlikte, Varaka bin Nevfel'in yanından ayrıldı.


Vahyin Bir Ara Kesilmesi


Resûlullah Efendimiz, aradan çok zaman geçmeden, bir hâdise ile karşı karşıya geldi: İnkıta-ı Vahy hadisesi. Yâni vahyin kesilmesi... Sebebi (şöyle veya böyle) izah edilmiş olmakla beraber, beşeri aklımızla hikmetini tam kavrayamadığımız bu hâdise karşısında Peygamber Efendimizin tekrar büyük bir sıkıntı ve üzüntü duyduğu fark ediliyordu. Öyle ki, âdetâ dünya kendisine dar gelmekteydi ve bu dar dünyadan kurtulmak istemekteydi. Bu esnâda Cebrâil veya İsrafil (a.s.) teselli için birkaç sefer kendilerine görünmüşlerdir.


Allah Resûlü tam kırk gün bu üzüntü ile karşı karşıya kaldı.

Dünya, "Dârü'l-Hikmet" olması sebebiyle onda her şey şüphesiz hikmetle cereyan etmektedir. Aklımızın küçücük terazisiyle biz, bazen bu gibi hâdiselerin sebep ve hikmetlerini yakalarız, bazen de yakalamamız mümkün olmaz. Ama, sebep ve hikmetini bilmeyişimiz, elbette hâdiselerin hikmetsiz cereyan ettiklerine hiç bir zaman delil olmaz. Hele, peygamberlik gibi her şeyi hikmet kalemiyle programlanmış bir vazifenin içine elbette hikmetsizliğin girmesine imkân ve ihtimal yoktur. Bu yüzden, vahyin bir ara kesilmesi hâdisesi şüphesiz birçok sebep ve hikmetlere binaen cereyan etmiştir. Fakat, biz hikmetlerin künhüne vâkıf değiliz. Bununla birlikte meseleye çeşitli izah tarzı getirenler de vardır. Bu görüşleri şöylece hülâsa etmek mümkündür:




  1. Allah Resûlü ilk vahiy karşısında fazla telâş duymuş ve ruhu âdeta vahyin ağırlığıyla sarsılmıştır. Bu durumda ruhunun ve sair latifelerinin biraz sükûn bulması ve daha sonra gelecek vahye hazırlanması için bu hâdise vuku bulmuştur.


  2. Ruh-u Ahmed'in (a.s.m.) ıztırap ve elemlere dayanmaya şimdiden alıştırılması.


  3. Vahye, daha fazla iştiyak duymasını temin.


Vahyin Tekrar Gelmeye Başlaması


Kırk günlük bir aradan sonra Peygamber Efendimize vahiy tekrar gelmeye başladı.Vahyin tekrar gelmeye başlamasıhâdisesini bizzat kendileri şöyle anlatmışlardır:"Birgün giderken, âniden, gökyüzünde bir ses işittim. Başımı kaldırıp baktığımda Hîra'da bana gelen Meleği (Cebrâil) yerle gök arasında bir kürsü üzerinde oturmuş gördüm. Ürpererek yere çöktüm."Evime dönüp, 'Beni örtünüz, beni örtünüz' dedim. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:


"Ey elbisesine bürünen! Kalk ve insanları Allah'ın azâbından sakındır. Rabbini büyük tanı. Elbiseni temiz tut. Azâba sebep olacak günahlardan uzak dur." Artık, vahiy gelmeye başladı ve ardı arası kesilmedi."Vahy tekrar gelmeye başlayınca, Resûl-i Kibriya Efendimizin ruhundaki sıkıntılar dindi; iç âlemi huzur ve sükûna kavuştu.


Cenâb-ı Hak, serapâ ahlakî güzellikler ve kemallerle süslemiş olduğu Hazret-i Muhammed'i (a.s.m.) peygamberlik vazifesiyle vazifelendirmekle, onu insan nev'i içinde en mümtaz ve en seçkin mevkiye çıkarmış oluyordu. Bu suretle aynı zamanda yüce Allah'ın umum kâinatta cari olan "Her nev'de bir ferd-i mümtaz ve mükemmel ve cami' halkedip, o nev'in medar-ı Fahr-i ve kemâli yapar" kanunu, insanlık camiâsında da tecellisini buluyordu."


Cenâb-ı Hakkın esmâsında [isimlerinde] bir İsm-i A'zâm olduğu gibi, manûatında [san'atlarında] da bir Ferd-i Ekmel bulunacak ve kâinatta münteşir [dağıtılmış] kemâlâtı o ferdde cem edip [toplayıp] kendine medar-ı nazar edecek.O ferd, herhalde zîhayattan olacaktır.


Çünkü, envâ-ı kâinatın [kâînattaki türlerin] en mükemmeli zîhayattır. Ve herhalde zîhayat içinde o ferd, zîşuurdan olacaktır. Çünkü; zîhayatın enva'ı içinde en mükemmel zîşuurdur. Ve herhalde o ferd-i ferîd, insandan olacaktır. Çünkü; zîşuur içinde hadsiz terakkiyata müstâid insandır.


Ve insanlar içinde herhalde o ferdi; Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü; zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zirâ o zât, küre-i arzın [yeryüzünün] yarısını ve nev-i beşerin [insanların] beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak bin üç yüz elli sene [şimdi bin dört yüz sene] kemâl-i haşmetle saltanât-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakâikte [hakikatların her türlüsünde] bir üstad-ı küll [umumî üstad] hükmüne geçmiş.


Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş, bidâyet-i emrinde [peygamberliğinin başlangıcında] bütün dünyaya meydan okumuş. Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zât, elbette o ferd-i mümtâzdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur..."

BiR HADiS

Comments


İzin 3 defa istenir. Birincisi, işitmeniz içindir.

İkincisi, sağa sola çeki düzen vermeniz içindir.

Üçüncüsü ise, müsaade etmeniz veya geri çevirmeniz içindir.

Hadis (Darektuni).
26 Temmuz 2007 Perşembe

O'NUN (SAV) DUALARI

Comments

Hafızayı Güçlendirme Duâsı


ـ1ـ عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما قالَ: ]جاء علِيُّ بْنُ أبِى طَالِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ إلَى النَّبِىِّ # فقَالَ: بِأبِى أنْتَ وَأُمِّى تَفَلَّتَ هذَا القُرآنُ مِنْ صَدْرِى فَمَا أجِدُنِى أقْدِرُ عَلَيْهِ، فقَالَ لَهُ رَسولُ اللّهِ # يَا أبَا الحَسَنِ: أفََ أُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ يَنْفَعُكَ اللّهُ بِهِنَّ، وَيَنْفَعُ بِهِنَّ مَنْ عَلَّمْتَهُ، وَيَثْبُتُ مَا تَعَلَّمْتَ في صَدْرِكَ؟ قَالَ أجَلْ يَارَسُولَ اللّهِ فَعَلِّمْنِى؟ قَالَ: إذَا كَانَ لَيْلَةُ الجُمُعََةِ فَإنِ استَطَعْتَ أنْ تَقُومَ في ثُلُثِ اللَّيْلِ ا‘خِيرِ، فإنَّهَا سَاعَةٌ مَشْهُودَةٌ، وَالدُّعَاءُ فِيهَا مُسْتَجَابُ، وَقالَ أخِى يَعْقُوبُ لِبَنِيهِ سَوْفَ أسْتَغفِرُ لَكُمْ رَبِّى، يَقُولُ حَتَّى تَأتِىَ لَيْلَةُ الجُمُعَةِ، فَإنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَفِى وَسَطِهَا فَإنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَفِىَ أوَّلِهَا، فَصَلِّ أرْبَعَ ركَعَاتٍ تَقْرَأُ في ا‘ولَى: بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَيس، وفي الثَّانِيَةِ: بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَحم الدُّخَانِ، وفي الثَّالِثَةِ: بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ وَالم تَنْزِيلُ السَّجْدَةِ، وَفي الرَّابِعَةِ: بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ، وَتَبَاركَ المُفَصَّلَ، فإذَا فَرَغْتَ فَاحْمَدِ اللّهَ تَعَالَى، وَأحْسِنِ الثَّنَاءَ عَلَيْهِ، وَصَلِّ عَلَىَّ وَأحْسِنْ، وَصَلِّ عَلَى سَائِرِ انْبِيَاءِ، وَاسْتَغْفِرْ لِلمُؤمِنينَ وَالمُؤمِنَاتِ، وَ“خْوَانِكَ الَّذِينَ سَبَقُوكَ بِا“يمَانِ، ثُمَّ قُلْ في آخِرِ ذلِكَ: اَللَّهُمَّ ارْحَمْنِى بِتَرْكِ المَعَاصِى أبَداً مَا أبْقَيْتَنِى وَارْحَمْنِى أنْ أتَكَلفَ مَاَ يَعْنِىنِى وَارْزُقْنِى حُسْنَ النَّظَرِ فيمَا يُرْضِيكَ عَنِّى. اَللَّهُمَّ بَدِيعَ السَّمَواتِ وَارْضِ يَاذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ وَالْعِزَّةِ الَّتِى َ تُرَامُ. أسْألُكَ يَا اللّهُ يَا رَحْمنُ بِجََلِكَ، وَنُورِ وَجْهِكَ أنْ تُلْزِم قَلْبِى حِفْظَ كِتَابِكَ كَمَا عَلّمْتَنِى وَارْزُقْنِى أنْ أتْلُوَهُ عَلَى النَّحْوِ الَّذِى يُرْضِيكَ عَنِّى. اَللَّهُمَّ بَدِيعَ السَّمواتِ وا‘رْضِ ذَا الجََلِ وَا“كْرَامِ والْعِزَّةِ التِى َ تُرَامُ أسْألُكَ يَا اللّهُ يَا رَحْمنُ بِجََلِكَ، وَنُورِ وَجْهِكَ أنْ تُنَوِّرَ بِكتَابِكَ بَصَرِى، وَأنْ تُطْلِقَ بِهِ لِسَانِى، وَأنْ تُفَرِّجَ بِهِ عَنْ قَلْبِى، وَأنْ تَشْرَحَ بِهِ صَدْرِى وَأنْ تَغْسِلَ بِهِ بَدَنِى فإنَّهُ َ يُعينُنِى عَلى الْحَقِّ غَيْرُكَ وََ يُؤْتِينِيهِ إَّ أنْتَ، وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ، يَا أبَا الحَسَنِ: تَفْعَلُ ذلِكَ ثََثَ جُمَعٍ، أوْ خَمْساً، أوْ سَبْعاً تُجَابُ بِإذْنِ اللّهِ تَعَالى، والَّذِي بَعَثَنِى بِالْحَقِّ مَا أخْطَأَ مُؤمِناً قطُّ[.قالَ ابن عباس: ]فَوَ اللّهِ مَا لَبِثَ عَلىٌّ إَّ خَمْساً، أوْ سَبْعاً حَتَّى جَاءَ رسوُ ل اللّهِ # في مِثْل ذلِكَ المَجْلِسِ، فقالَ يَا رسُولَ اللّهِ: إنِّى كُنْتُ فِيمَا خََ َ آخُذُ إَّ أرْبَعَ آيَاتٍ أوْ نَحْوَهنَّ، فَإذَا قَرَأتُهُنَّ عَلى نُفْسِى تَفَلّتْنَ، وَإنِّى أتَعَلّمُ اليَوْمَ أرْبَعِينَ آيَةً أوْ نَحْوَهَا، فإذَا قَرَأتُهَا عَلى نَفْسِى، فَكَأنَّما كِتَابُ اللّهِ بَيْنَ عَيْنَىّ، وَلَقَدْ كُنْتُ أسْمَعُ الحَدِيثَ، فإذَا رَدَّدْتُهُ تَفَلَّتَ، وَأنَا الْيَوْمَ أسْمَعُ ا‘حَادِيث، فإذَا تَحَدَّثْتُ بهَِا لَمْ أخْرَمْ مِنْهَا، فَقَالَ # عِنْدَ ذلِكَ: مُؤمِنٌ وَرَبِّ الْكَعْبَةِ أبَا الحَسَنِ[. أخرجه الترمذى .


Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Ali İbnu Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Annem ve bâbam sana kurban olsun, şu Kur'an göğsümde durmayıp gidiyor. Kendimi onu ezberleyecek güçte göremiyorum" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu cevabı verdi: "Ey Ebûl-Hüseyin! (Bu meselede) Allah'ın sana faydalı kılacağı, öğrettiğin takdirde öğrenen kimsenin de istifade edeceği, öğrendiklerini de göğsünde sabit kılacak kelimeleri öğreteyim mi?"Hz. Ali (radıyallâhu anh): "Evet, ey Allah'n Rasûlü, öğret bana!" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şu tavsiyede bulundu:"Cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) olunca, gecenin son üçte birinde kalkabilirsen kalk. Çünkü o an (meleklerin de hazır bulunduğu) meşhûd bir andır. O anda yapılan dua müstecabtır. Kardeşim Ya'kub da evlatlarına şöyle söyledi: "Sizin için Rabbime istiğfâr edeceğim, hele cuma gecesi bir gelsin." Eğer o vakitte kalkamazsan gecenin ortasında kalk. Bunda da muvaffak olamazsan gecenin evvelinde kalk. Dört rek'at namaz kıl. Birinci rek'atte, Fâtiha ile Yâsin sûresini oku, ikinci rek'atte Fâtiha ile Hâmim, ed-Duhân sûresini oku, üçüncü rek'atte Fâtiha ile Eliflâmmîm Tenzîlü'ssecde'yi oku, dördüncü rek'atte Fâtiha ile Tebâreke'l-Mufassal'ı oku. Teşehhüdden boşaldığın zaman Allah'a hamdet, Allah'a senayı da güzel yap, bana ve diğer peygamberlere salât oku, güzel yap. Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar ve senden önce gelip geçen mü'min kardeşlerin için istiğfat et. Sonra bütün bu okuduğun duaların sonunda şu duayı oku:


"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nazar etmemi bana nasîb et.


Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım.


Ey Allah! ey Rahman! celâlin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasîb et.


Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah'tandır."


Ey Ebû'l-Hasan, bu söylediğimi üç veya yedi cuma yapacaksın. Allah'ın izniyle duana icâbet edilecektir. Beni hak üzere gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun bu duayı yapan hiçbir mü'min icâbetten mahrum kalmadı."İbnu Abbâs (radıyallâhu anhüma) der ki: "Allah'a yemin olsun, Ali (radıyallâhu anh) beş veya yedi cuma geçti ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a aynı önceki mecliste tekrar gelerek:"Ey Allah'ın Resûlü! dedi, geçmişte dört beş âyet ancak öğrenebiliyordum. Kendi kendime okuyunca onlar da (aklımda durmayıp) gidiyorlardı. Bugün ise, artık 40 kadar âyet öğrenebiliyorum ve onları kendi kendime okuyunca Kitabullah sanki gözümün önünde duruyor gibi oluyor. Eskiden hadisi dinliyordum da arkadan bir tekrar etmek istediğimde aklımdan çıkıp gidiyordu. Bugün hadis dinleyip sonra onu bir başkasına istediğimde ondan tek bir harfi kaçırmadan anlatabiliyorum.


Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu söz üzerine Hz.Ali (radıyallâhu anh)'ye: "Ey Ebû'l-Hasan! Kâbenin Rabbine yemin olsun sen mü' minsin!" dedi." [Tirmizî, Daavât 125, (3565).]

OTUZ SENE SONRA ZUHUR BULAN FİTNEYİ HABER VERMESİ

Comments

OTUZ SENE SONRA ZUHUR BULAN FİTNEYİ HABER VERMESİ

Nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş ki

:اِذاَ مَشَوُا الْمُطَيْطَاۤءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فاَرِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِياَرِهِمْ

deyip, “Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dahilî olacak, şerirleriniz başa geçip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

PEYGAMBER EFENDiMiZ VE iLK MÜSLÜMANLAR

Comments


PEYGAMBER EFENDiMiZ VE iLK MÜSLÜMANLAR


Peygamber Efendimizi doğrulayıp İslâm dinini kabul eden ashab-ı kiramdan birçokları, bu uğurda pek çok eziyetler çekmiş, birçok maddî mahrumiyetlere katlanmış, dinleri uğrunda mallarını ve canlarını vermişlerdir. Peygamber Efendimiz dahi birçok eziyetlere uğramış, hiç bir peygamberin görmediği eza ve cefaya uğrayarak bunlara sabretmiş ve metanet göstermiştir. Yüksek Peygamberlik görevini en üstün bir şekilde çalışarak yerine getirmiştir.


Kölelerden ilk önce müslüman olan "Bilâl-i Habeşî" idi. Bu zat müslüman olunca, görmediği eziyet kalmamıştır. Müşrikler bu muhterem zatın boynuna ip takmışlar ve onu çocukların eline vererek sokaklarda ve kızgın kumların üzerinde dolandırmışlardır. Onu bayıltıncaya kadar döğmeye devam etmişlerdir. Fakat Hazret-i Bilâl: "Allah birdir, Allah birdir," diyerek dininde direniyor, bu eziyetlere katlanıyordu. Sonra onu Ebû Bekir Hazretleri satın alarak azad etmişti. Dinindeki sebat ve metanetinin mükâfatıdır ki, onun mübarek ismi asırlardan beri bütün İslâm ümmeti tarafından saygı ile anılıp durmaktadır. (Allah ondan razı olsun).


İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmı da, gördükleri eziyet yüzünden vatanların terk ederek Habeşistan'a hicrete mecbur kalmışlardı. Şöyle ki: Bunlardan ilk defa on bir erkek ile dört kadın, sonra seksen iki erkek ile yirmi kadın hicret etmiştir.Peygamberimizin muhterem kızı Rukiye ile kocası Hazret-i Osman da bu ilk hicret edenlerdendir. Habeşistan hükümdarı olan Necaşî bu muhacirlere çok hürmet etmiş, onlara yer göstermiş ve sonra da İslâmiyeti kabul etmişti.


Peygamberimize elçilik görevi verildiğinin yedinci senesi olmuştu. Mekke'deki müşrikler, müslümanların günden güne artmakta olduklarını ve güçlendiklerin görerek onlara bir kat daha şiddet kullanmaya başladılar. Peygamber Efendimizin mensub olduğu Beni Haşim (Haşim Oğulları) ile alışverişi kesmiş, onlara yararlı olan şeyleri bildirmeye karar vermişlerdi. Onların yoksulluk içinde yaşamaları için kendileriyle her türlü ilgiyi kesmek hasusunda bir sözleşme yazıp Kabe'nin bir duvarına asmışlardı. Artık Haşim Oğullarından gerek müslüman ve gerekse müslüman olmayanlar, "Şa'b-i Ebû Talib" denilen bir mahallede çember altına alınmış duruma sokulmuşlardı. Son derece sıkıntı içinde vakit geçiriyorlardı. Diğer müslümanlar da gelip bu mahallede toplanmışlardı. Fakat bu sözleşmenin başındaki "Bismikallahümme (Allah'ımızın adı ile)" yazısından başka bütün yazıların güvelerin yemiş olduğunu, Peygamber Efendimiz bir mucize olarak haber vermişti. Onlar gidip baktılar, bu gerçeği anlayınca biraz utandılar. Böylece müşrikler Haşim Oğullarına karşı olan sözleşmelerini bozdular. Haşim Oğulları da, diğer müslümanlar gibi, bu çemberden kurtulup biraz nefes aldılar.

PEYGAMBERiMiZ'iN NECÂŞiNiN CENAZE NAMAZINI KILMASI

Comments

PEYGAMBERİMİZ'İN NECÂŞİNİN CENAZE NAMAZINI KILMASI


Hicretin 9. senesi, Recep ayından bir gündü.Hz. Resûlullahın etrafında birçok Sahabî vardı.Bu sırada, "Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefat etti. Kalkın onun namazını kılın!" buyurdu.Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak "salih kardeşleri" üzerinde gâib namazı kıldılar. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, "Kardeşiniz Necaşî Ashame için Allah'tan mağfiret taleb ettik." buyurdu.Bunun üzerine Sahabîler "salih kardeşlerinin" Habeş hükümdarı Ashame olduğunu öğrenmiş oluyorlardı.Medine'ye yaklaşık bir hafta sonra gelen haber; Habeş Hükümdarının aynı günde vefat ettiğini bildiriyordu.Habeş Necaşîsi Ashame, Hz. Resûlullah tarafından bir mektupla Hicretin yedinci senesinde İslâma dâvet edilmiş ve derhal Müslüman olmuştu. Müslüman elçiye de, "Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabinin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanattan çok daha üstündür"demişti.

HZ.PEYGAMBER'İN (SAV) ÇOCUKLUĞU VE İLK EVLENMELERİ

Comments



HZ.PEYGAMBER'İN (SAV) ÇOCUKLUĞU VE İLK EVLENMELERİ


Peygamber Efendimizin çocukluk çağı, pek kutsal bir halde geçti. Daha doğar doğmaz birtakım mucizeler belirmiş, kavim ve kabilesi arasında bir bolluk ve bereket meydana gelmişti. Kâbe-i Muazzama içinde bulunan müşriklere ait putlar, yüzleri üzere yere düşmüş, ateşe tapanların ateşleri sönmüş, acaib rüyalar görülmüştü.




Peygamber Efendimizin dedeleri arasında evlâddan evlâda geçen bir nur vardı. Bu nur sonunda Peygamber Efendimize geçti ve onun mübarek yüzünde parlamaya başladı.




Mekke-i Mükerreme halkı, yeni doğan çocukları, havası hoş olan yerlerde yaşayan ve dilleri pek açık olan aşiretlerden birer süt anneye verirlerdi. Hazret-i Muhammed'i de, Beni Sa'd kabilesinden Haris adındaki adamın karısı Halime'ye verdiler. Halime, bu meleklerden daha güzel ve daha pak olan çocuğu bağrına bastı, yurduna alıp götürdü. Onu dört yıl besledi. Bu süre içinde Hazret-i Muhammed'de gördüğü üstün hallere ve yurdunda beliren berekete nihayet yoktu. Artık onu getirip annesi Amine'ye teslim etti. Hazret-i Amine de bu masum yavrusunu alıp dayı çocukları bulunan Neccar oğullarını ziyaret için Medine-i Münevvere'ye götürdü. Bir süre orada kaldılar. Sonra Mekke'ye dönerken, Hazret-i Amine Ebva denilen yerde daha yirmi yaşında iken vefat etti. Peygamber Efendimiz henüz altı yaşında iken annesini de kaybederek öksüz kalmış oldu. Ümmü Eymen adındaki dadısı, kendisini alıp Mekke'ye getirdi ve dedesi Abdulmuttalib'e teslim etti. İki yıl sonra da Abdulmuttalib vefat etti. Ondan sonra Peygamber Efendimiz, amcası Ebû Talib'in yanında kaldı.




Ebû Talib, kardeşinin oğlu Hazret-i Muhammed'i pek çok sever, pek ziyade korurdu. Ebû Talib bazen ticaret için kafile ile Şam tarafına gidiyordu. Henüz on iki yaşında bulunan Hazret-i Muhammed'i de beraber götürdü. Busra denilen yere kadar gittiler. Alış-verişi bitirip birkaç gün sonra geri döndüler.Peygamber Efendimiz on yedi yaşında iken de, diğer amcası Zübeyr ile Yemen'e gidip az sonra dönmüşlerdi.Hazret-i Peygamber Efendimiz artık Kureyş arasında büyük bir şeref ve şan sahibi olmuştu. Kendisine Muhamme-dü'l-Emîn deniliyordu. Kureyş kabilesinin pek şerefli ailesinden Huveylid kızı Hadice adında çok muhterem ve zengin bir hanım vardı. Daha genç iken dul kalmıştı. Bazı adamlara sermaye vererek ticaret yaptırıyordu.Peygamber Efendimize de sermaye verdi. Kölesi Meysere'yi de beraberine verip Şam tarafına gitmelerini istedi. Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul ederek Busra'ya kadar gitti. Orada işlerini görüp birkaç gün içinde geri döndüler.İşte Peygamber Efendimizin gençliğindeki seyahetleri bundan ibarettir. Bu seyahatler süresince kendisinden bazı mucizeler çıkmış, kendisinin büyüklüğünü bazı kimseler görüp anlamışlardı. Fakat yazdığımız gibi, bu yolculuklar uzun bir zaman devam etmediği için, Peygamber Efendimiz birtakım şahıslarla görüşme imkânını bulamamıştı.Peygamber Efendimiz henüz yirmi beş yaşında idi. Hazret-i Hadice de, kırk yaşını geçmişti. Pek yüksek bir ruha sahib olan ve çok şerefli bir aileye mensub bulunan Hazret-i Hadice, Peygamber Efendimizin muhterem zevcesi olmak şerefine her yönden lâyıktı. Onun için Peygamber Efendimiz Hazret-i Hadice ile evlenmiş, o mübarek annemiz de ilk zevcesi olmak şerefine kavuşmuştur.Peygamber Efendimizin, cariyesi Mariye'den doğan İbrahim adındaki oğlundan başka, bütün erkek ve kız evlâdı Haticetü'l-Kübra validemizden dünyaya gelmiştir. Önce Kasım adındaki oğlu doğmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygambere künye olarak Ebû'l-Kasım (Kasım'ın Babası) denilmiştir. Sonra oğlu Abdullah ile Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatımetü'z-Zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir. Kasım, İbrahim ve Abdullah Hazretleri daha çocuk iken vefat etmişlerdir. Peygamber Efendimizden sonra yalnız Fatma kaldı. O da altı ay geçmeden Peygamber Efendimizden sonra vefat etmiştir. Böylece iki oğlu Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'i öksüz bırakmıştır. Yüce Allah hepsinden razı olsun.

BiR HADiS

Comments

Dünyaya gönül verme (zahid ol) ki Allah seni sevsin.

İnsanların elindekine göz dikme ki, insanlar seni sevsin.

Hadis-i Şerif (İbn-i Mace).
25 Temmuz 2007 Çarşamba

Умел ли Св. Пророк читать и писать (умми)?

Comments



Умел ли Св. Пророк читать и писать (умми)?


Умел ли Св. Пророк в жизни читать и писать всегда был спорным вопросом. У нас на руках не имеется точного наса относительно данной темы и поэтому подобные споры дошли и до наших дней. Среди ученых иногда проходили довольно таки жесткие обсуждения. Эта тема явилась выгодным козырем в руки врагов, которые использовали этот случай для нападений и беспочвенных наговоров на ислам и его пророка.


Взгляды относительно данной темы:


Взгляды о том умел ли Св. Пророк читать и писать можно собрать в семь основных точек:



  1. Посланник Аллаха на протяжении всей жизни никогда не писал и не читал по книге.


  2. Св. Пророк в результате чудо написал свое имя и кое-что прочитал при подписании договора Худейбие.


  3. К концу жизни написал и прочитал несколько слов, из-за которых невозможно было согласиться, что он умеет читать и писать.


  4. В результате важного значения науки для ислама и вере в священный знак для обязательного образования мусульман, Св. Пророк немного научился читать и писать.


  5. В результате чудо вместе с пророчеством Св. Джабраил научил его читать и писать.


  6. Умел читать, но не умел писать.


  7. Умел и читать и писать.

У каждого сторонника этих различных взглядов существовали доказательства, способные подтвердить их взгляды.


Характеристика данной темы.




  1. Одним из свойств Св. Пророка определенных в Коране является "умми", которое означает "человек умеющий читать и писать". Во множественном виде данное слово "уммийюн" проходит в нескольких айятах. При детальном рассмотрении этих айятов произношение слова имеет смысл "неумеющие читать и писать", что является неправильным. Например в 20 айяте суры Али Имран гоаорится: "скажи тем, кому даровано Писание, а также необразованным людям: обратились ли вы в ислам?" Здесь под словом уммийюн подразумеваются все, кроме людей Писания (эхл-и китаба) и многобожники арабы в области ниспослания Корана, независимо от того умеют они читать и писать или нет. А 75-ый айят этой же суры намного яснее, в ней говорится что люди Писания не несут никакой ответственности за тех, кто не из их среды и не признают никокого права и норм. Причиной данного отношения является не явление неумения читать и писать, а явление ими сторонниками других религий. Придать другое значение айяту просто невозможно.


  2. 48 айят суры Анкебут: "Ты не читал прежде ни одного Писания и не переписывал его своей десницей. В противном случае приверженцы лжи впали бы в сомнение". Доводы и события, доказывающие, что Св. Пророк не умел читать и писать являются правильными.


  3. В дошедших до нас достоверных преданиях, на шестом году хиджрета во время подписания договора Худейбие Св. Пророк самолично написал свое имя. С данными сведениями невозможно несогласиться.


Слова Св. Мухаммеда Св. Али в Худейбие "Покажи мне это место", группе Таифа "Положи мою руку на это предложение" не являются твердым доказательством того, что Св. Пророк не умел читать. Потому что и мы, чтобы узнать место заинтересованного нас сведения в какой-нибудь газете, книге или других документах говорим "где? какое? покажи и тп.", что не является доказательством нашей необразованности.


Другие предания относительно умения читать и писать Св. Пророка являются ненадежными. Подтверждение об их ненадежности и слабости приводят и книги, в которых они указываются.


Заключение


Без сомнения необходимо согласиться, что Св. Пророк до ниспослания вахия не умел читать и писать. Ведь вырос он в среде не имевшей ничего общего с наукой и образованием, число умевших читать и писать не превышало пальцев одной руки. Если бы он умел читать и писать, то после прибытия вахия, окружавшие его невежды впали бы в сомнение типа: "может он передает нам заранее прочитанное в других священных книгах и таким образом обманывает нас". Всемогущий Аллах, чтоб защитить Посланника Истины и божье предание от подобных наговоров и сплетен объявил о неумении Св. Пророка читать и писать. 48-ой айят суры Анкебут говорит об этой истине: "Ты не читал прежде ни одного Писания и не переписывал его своей десницей. В противном случае приверженцы лжи впали бы в сомнение".


До пророчества Св. Пророк не испытывал нужды в письме и по условиям среды проживания не имел близкого отношения с окружением писцов. Но после пророчества положение изменилось. Примерно в течении 23 лет происходило непрерывное ниспослание айятов и писцы вахия для определения этих айятов непременно перед взором Св. Пророка, перед его глазами использовали письменный материал. Особенно после хиджрета в Медину Св. Мухаммед имел отношения с различными кругами. В результате этих отношений перед его взором подписывались различные договора, составлялись письма, издавались указы и тп. По мере расширения государства увеличивался и аппарат секретарей.


Помимо этого, являясь пророком веры, которая придавала очень важное значение науке и при каждом удобном случае способствовала размышлению, знаниям и изучению, Св. Мухаммед всегда поощрял науку, умение читать и писать определил как настоящую свободу и всячески поддерживал старания асхабов при изучении письма.


После пророчества, особенно в период Медины у Посланника Аллаха были более близкие отношения с чтением и письмом. В таком случае, может быть в результате повседневной секретарской работы вид и способы письма букв привлекли внимание Св. Пророка, который обладал качеством "фетанет" и вполне нормально, что данные образы письменных букв запечатлелись в его голове. Признание того, что после распространения ислама, когда не осталось сомнений в ниспослании Корана Аллахом, когда многобожники не были в состоянии прочитать хотя бы одно предложение из Корана, Св. Мухаммед знал чтение и письмо очень простых слов. Мы считаем, что для этого не существовало никаких препятствий и признание этого ни в коем случае не противоречит нормам ислама.

Правда при изучении доводов сторонников незнания чтения и письма Св. Пророка и доводов сторонников знания чтения и письма, то доводы стронников незнания более сильнее и убедительнее. Признать, что до и после пророчества Посланник Аллаха не умел читать и писать, и вместе с этим в первые годы пророчесва умел читать и писать только несколько слов означает использование части имеющихся доказательств и опровержение другой части доказательств. В противном случае необходимо следовать точным и веским доказательствам.
22 Temmuz 2007 Pazar

O'NUN (SAV) MUCiZELERi

Comments



İran hükümdarı hakkında bilgi vermesi


Ferman etmiş ki: اِذاَ ذَهَبَ كِسْرٰى فَلاَ كِسْرٰى بَعْدَهُ diye, “Kisrâ-yı Fars gittikten sonra daha Kisrâ çıkmayacak.” Haber vermiş; hem öyle olmuş.Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi Kisrâ' nın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâ'yı öldürdü.” O elçi tahkik etmiş; aynı vakitte öyle olmuş. O da İslâm olmuş. Bazı ehâdiste o elçinin adı Firuz’dur.

PEYGAMBERİMİZ'İN (SAV) , Hz. ÜMMÜ SELEME İLE EVLENMESİ

Comments



PEYGAMBERİMİZ'İN (SAV) , Hz. ÜMMÜ SELEME İLE EVLENMESİ


Asıl ismi Hind olan Hz. Ümmü Seleme, Mahzumoğulları Kabilesinden Ümeyye bin Muğire'nin kızı idi. Kocası Abdullah bin Abdü'1Esed, İslâmiyeti kabul etmesinden dolayı müşriklerin ezâ ve cefasına maruz kalınca, Habeşistan'a hicret etmişti. Bir çok Kureyşlinin Müslüman olduğu söylentisi üzerine Mekke'ye dönmüş, ancak haberin asılsız olduğunu öğrenince, binbir güçlükle bu sefer Medine'ye göç etmişti.Habeş ülkesine her iki hicrette de Hz. Ümmü Seleme kocasıyla birlikte bulunmuştu.


Kocası, Uhud Harbinde yaralanması sonucu hicretin dördüncü yılının Cemaziyelâhir ayı sonuna doğru vefat edince, dört çocuğu ile Hz. Ümmü Seleme dul kalınıştı.Hz. Ümmü Seleme,vefâtından biraz önce kocasına, "Duyduğuma göre; Cennetlik kocası ölen Cennetlik bir kadın, sonradan başka birisiyle evlenmezse, muhakkak Allah onu Cennette kocasıyla bir araya getirecektir."Aynı şekilde; Cennetlik karısı ölen, Cennetlik bir koca, sonradan başka birisiyle evlenmezse,muhakkak Allah, onu da Cennette karısıyla bir araya getirecektir"

dedikten sonra şu teklifi yapmıştı:

"O halde gel, seninle sözleşelim. Ne sen benden sonra evlen, ne de ben, senden sonra evleneyim!"Fakat, Ebû Seleme bu teklifi kabul etmemiş ve,

"Sen benim sözümü dinle; ben öldüğüm zaman sen evlen" demişti.Sonra da; şu duâyı yapmıştı:"Allah'ım! Ümmü Seleme'ye, benden sonra, benden daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et!"


Peygamberimizin, Ümmü Seleme İle Konuşması


Hz. Ümmü Seleme, daha önce Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'den gelen evlenme tekliflerini kabul etmemişti. Daha sonra, Peygamber Efendimiz, onu ve yetim çocuklarını himâyesi altına almak için Ümmü Seleme'ye evlenme teklifinde bulundu. Hz. Ümmü Seleme mâzur görülmesini istedi, "Ben hem yaşlı, hem de kıskanç bir kadınım. Aynı zamanda çoluk çocukluyum. Şahid olarak da velilerimden yanımda hiç kimse yoktur" dedi.


Teklifine bu cevabı veren Hz. Ümmü Seleme'ye bu sefer Peygâmber Efendimiz gitti ve evlenme teklifini bizzat tekrarladı. Sonra da şöyle konuştu:

"Yaşlı bir kadın olduğunu söylüyorsun. Halbuki, bir kadına kendisinden daha yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir."

Yetimlerin annesi olduğunu söyledin. Bunu bil ki, onların geçimleri Allah ve Resûlüne âittir."

Kıskanç bir kadınım diyorsun. Bunun da senden izâlesi için Allah'a duâ ederim."Yanında velilerinden kimsenin bulunmadığını söylüyorsun. Onlardan hazır bulunan veya bulunmayanlardan bana razı olmayacak hiçbir kimse yoktur."Bunun üzerine Ümmü Seleme yanında bulunan oğluna dönerek, "Kalk yâ Ömer, Resûlullaha beni nikâhla" dedi.


Böylece Cenâbı Hak, Ebû Seleme'nin vefatından önce "Allahım, Ümmü Seleme'ye benden sonra daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et" duâsını kabul buyurmuş ve Ümmü Seleme'ye insanların en hayırlısına hanım olmayı nasib etmiş oluyordu.Resûl-i Ekrem Efendimizle evlendiğinde 44 yaşında bulunan Hz. Ümmü Seleme, Hicretin . senesinde yaşında iken vefat etti. Cenaze namazını Ebû Hüreyre (r.a.) kıldırdı ve Bakî Mezarlığına defnedildi.Okuma bilen, fakat yazmayı öğrenemeyen Hz. Ümmü Seleme fıkhı iyi bilenler arasında yer alıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimizden rivâyet ettiği hadis sayısı 378'dir
21 Temmuz 2007 Cumartesi

O'NUN (SAV) iKLiMi

Comments


Allah Rasûlü'nün (SAV) Getirdiği İklim


Allah Rasûlü’nün, yarınları bugün gibi, hatta avucunun içi gibi görmesi, O’na has bir keyfiyetti. Hudeybiye’den çıkardığımız o büyük ders de işte budur. Allah Rasûlü öyle yeni, taze düsturlar ortaya koymuştur ki, zamanın yaşlanıp değişmesine mukabil bu düsturlar hep taze kalmakta hatta daha gençleşmektedir. Allah Rasûlü Allah tarafından bir kı-sım dinî disiplinler ve prensiplerle ortaya çıkmış ve kendi asrında bunları o asrın insanına tebliğ ve tâlim etmiştir. Onlar da bize kadar bu mes’eleleri ulaştırmışlardır. Bütün geçmişlerimizden Allah (cc) ebeden razı olsun! Bir kadirşinaslık ifadesi olarak bu mevzuda Kur’ân bize şunu tâlim eder

:“Allahım bizi mağfiret eyle, Allahım bizden evvel bu işe omuz vermiş, bu da’vâyı göğüslemiş, şimdiye kadar bu işi getirmiş ne kadar selefimiz ve geçmişimiz varsa hepsini de mağfiret eyle.. ve inananlara karşı kalblerimizi gıll u gıştan koru.” (Hâşir, 59/10).


Tâ Sahabe-i Kirâm’a kadar dillerimizde bu, bir kadirşinaslık ifadesidir. Her mezarın başında durup Fâtihâ okuduğumuzda bu kadirşinaslığı ifade etmeye çalışırız. Seleflerimiz bugüne kadar, tahminlerin üstünde bir performans sergileyerek, Allah Rasûlü’nün arkasından birbirini takip eden bir sürü devlet kurmuşlardır. Bir batılı diyor ki: “Hz. Muhammed çok büyüktür.” Neden? Çünkü ortaya attığı düstur, prensip ve disiplinlerle, yüze yakın devlet kurulmuş, pek çok medeniyetin mimarı olunmuş, dünyanın dört bir yanına ordular gönderilmiş ve bu ordular, başlarındaki liyakatlı insanlarla her gittikleri yerden başarıyla dönmüşlerdir. Hatta bu yerlere sadece birer fatih olarak değil aynı zamanda birer ilim meşalesi gibi gitmişler ve dünyanın dört bir yanında ilim ocakları tüttürmüşlerdir. İşte Bağdat, işte Orta Asya’da düş-manlarımızın yıkmalarına rağmen, hâlâ yıkıp bitiremedikleri mâbedlerimiz, külliyelerimiz, şifâhanelerimiz, camilerimiz ve işte muhteşem Endülüs! İlim ve sanat dâhilerini hayretten hayrete sevkeden bütün kadim âsârıyla.. kültürü ve sanatıyla.. ahlâkı ve insanlığın müşterek değerlerine saygısıyla! Beş yüz senelik gaddar bir zaman cenderesinde ufalana ufalana yok edilme kertesine geldikten sonra bile bu bakiye-i mağdure karşısında ürpermemek kâbil değil.


Bir de onlara sanatçı, estetiğe vâkıf münsif düşünürlerin gözleriyle bakılabilse... Kimbilir ne harika şeyler sezilecek ve ne ledünnî duygulara ulaşılacaktır!


Evet, O’ndan sonra ve O’nun izleri üzerinde binlerce ilim yuvası kurulduğu, yüzbinlerce ilim ve sanat adamı yetiştiği gibi, O’nun getirdiği sistemi temsil eden yüzlerce devlet kuruldu. Emevîler, Abbâsiler, Selçuklular, Harzemiler, Karahanlılar ve şanlı Osmanlı Devleti bunlardan sadece birkaçı... İslâm Dini, Hristiyanlıkla mukayese edilmemelidir. Hristiyanlık hiçbir zaman kiliseyi aşamadı. Devlet, ya teokratik idare dediğimiz papazların kafalarından çıkan içtihatlarla veya materyalist insanların kafalarından çıkan dünyevî prensiplerle idare edildi. Ama Hz. Muhammed (sav)’in mesajı ve dini öyle değildi. O, kitap ve sünnetin canlı, derin, âlemşümul, içtihada açık, tecdid derinlikli esasları üzerine kuruldu ve devam etti. Onun ikliminde zaman değişiyor, sûret değişiyor, mâ’na ve muhteva bâki kalıyordu. Bu dünyada medeniyetlerin, devletlerin biri batıyor, arkadan bir başkası doğuyor ve devamlı güneşler kol geziyordu. Evet, mesela, daha biri bitmeden öbürü hemen zuhur ediyor: Selçuklular kendi devirlerini, fonksiyonlarını tamamlar tamamlamaz, Allah (cc) Söğüt’ün bünyesinde, ileride kelebek olup ışığa koşacak yeni bir Yusufçuk yetiştiriyordu. İpek böceği kelebek oluyor, kelebek üveykleşiyor, üveyk de tavuslaşıyor ve Muhammedî semâlarda şehbal açıyor, uçuyordu.. arızasız, eksiksiz; tabiatın içinde varlıkla bütünleşerek.. yeryüzünde Allah’ın halifesi olma televvün ve derinlikleriyle. Evet, bu mâ’na ve muhtevada büyük küçük yüzlerce devlet hep O’nu temsil ettiler, “Senden medet alıyoruz, medet ey Sultan-ı Rusül” dediler. Ve Hz. Muhammed (sav)’in o semâvî sofrasından istifade etti, O’nunla şekillendi, O’nunla yapılandılar...

MÜBAREK DUALARI

Comments



Giyinme Ve Yemek Duaları


ـ4ـ وعن معاذ بن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ: مَنْ أكَلَ طَعَاماً فقَالَ: اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى أطْعَمَنِى هَذَا الطَّعَامَ وَرَزَقَنِىهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّى، وََ قُوَّةٍ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ[. أخرجهما أبو داود والترمذي.وزاد أبو داود في الثاني: ]ومَنْ لَبِسَ ثَوْباً فقَالَ: اَلْحَمْدُ للّهِ الَّذِى كَسَانِى هذَا وَرَزَقَنِيهِ مِنْ غَيْرِ حَوْلٍ مِنِّى، وََ قُوَّةٍغُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأخَّرَ[ .


Muâz İbnu Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim bir şey yer ve: "Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah'a hamdolsun" derse geçmiş günahları affolunur" dedi." [Ebû Dâvud, Libâs 1 ; Tirmizî, Da'avât 75, (3454);İbnu Mâce, Et'ime 16, (3285).]Ebû Dâvud'un rivayetinde şu ziyâde var: "Kim bir elbise giyer ve: "Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah'a hamdolsun" derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir."

O'NUN (SAV) MUCiZELERi

Comments



Hz. Zeyd’den evvel bir uzvunun şehid edileceğini haber vermesi


Hem Zeyd ibni Sûhan hakkında ferman etmişki ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel bir uzv u şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend harbinde bir eli kesilmiş. Demek, en evvel o el şehid olup mânen Cennete gitmiş.(Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:702; Hafâci, Şerhu’ş-Şifâ, 3:214; el-Heysemî, Mecme’u’z-Zevâid, 9:398; Askâlânî, el-Metâlibü’l-Âliye, 4:91, no. 4047.)

GÂBE-ZÛ KARED GAZÂSI

Comments




GÂBE-ZÛ KARED GAZÂSI


Hicretin 6. senesinin Rebiülahir ayı. Ebû Zerr (r.a.), Medine-i Münevvereye üç saat mesafesi olan Gâbe Mer'asında oğlu ile birlikte Peygamber Efendimizin yirmi kadar devesini güderken, Uyeyne bin Hısne'l-Fezarî, kırk atlı ile gelip Ebû Zerr'in oğlunu şehid etmiş, develeri de alıp götürmüştü.Durum Peygamberimize haber verildi. Derhal baskıncıların arkasından Hz. Sa'd bin Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sa'd'a, "Ben, sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı, müşrikleri takip et" diye emretti.Süvari birliği yola çıktıktan sonra, Peygamber Efendimiz de Medine'de yerine Abdullah bin Ümmi Mektum'u vekil tayin ederek beş yüz kişilik bir kuvvetle Gatafan'a doğru yola çıktı. Medine'ye iki günlük mesafesi olan Zû Kared mevkiinde düşmana yetişildi. Bir kaçı öldürüldü. Develerin bir kısmı da geri alındı. Resûl-i Ekrem Efendimiz etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi. Sonra Medine'ye geri döndü.

BiR HADiS

Comments



Kötü arkadaştan sakın!

Onunla tanınacağından şüphen olmasın.

Hadis (İbn-i Asakir).

O'NUN (SAV) KUREYŞ'LE MÜNASEBETLERi

Comments



O'NUN (SAV) KUREYŞ'LE MÜNASEBETLERİ

Hz.Peygamber öteden beri Mekkeli'lerin İslam'a girmesini, Mekke'nin bir islam beldesi olmasını, Kabe'nin putlardan arındırılmasını istiyordu. Hicretten sonra da bu isteğinden bir şey eksilmedi.Ancak,gelişmeler,bu sonuca pek kolay ulaşılamayacağını gösteriyordu.Çünkü Kureyş müşrikleri düşmanlık duygularını hicretten sonra da taşımaktan yana idiler.Nitekim hicretten hemen sonra Ebu Süfyan ile Ubeyd b.Halef,genel olarak Medine'lileri,yazdıkları mektuplarda Müslüman Muhacirleri himaye etmelerinden dolayı tehdit ediyorlardı.Ensar'ın Müslümanlara sahip çıkma arzusunda herhangi bir gevşeme sözkonusu olmayınca Kureyşli müşrikler bu sefer de münafık olarak bilinen Abdullah b.Ubeyd b.Selül'e yazdıkları mektupta Hz.Peygamber'i ve Müslüman Muhacirleri ülke dışına çıkmalarını,aksi halde savaşçılarının öldürülüp kadınlarına el konulacağını bildiriyorlardı.Bununla da yetinmeyen Kureyş müşrikleri,Medine'deki Yahudilerle de işbirliği yaparak entrikalar çevirmeye başladılar.İktisaden muvaffak olmayacakları halde Medine'yi çökertme planları üzerinde de düşündüler.Böylece Medine'nin her an bir saldırıya uğrayabileceği endişesi müslümanlar arsında yayıldı.Belki de Hz.Peygamber'in evi çevresinde bazı geceler muhafızların beklemesi ve Peygamberimizin de ashabına,kılıç ve sair techizatı yakınlarında olarak gecelemelerini tenbih etmesi bu döneme rastlıyordu.


Hz.Peygamber bu durum karşısında eli kolu bağlı duramazdı.Mekke'li müşriklerin haddi aşan tehditlerine karşı bazı tedbirleri alması gerekiyordu.


Nitekim2(624)yılı başlarında Hz.Peygamber,Müslümanların kontrolündeki ticari yollardan Kureyş kervanlarının geçmesine izin verilmeyeceğine dair bir karar aldı ve uygulamak için de çeşitli bölgelere seriyyeler(akıncılar)gönderdi.


Bunlardan ilki,Hz.Hamza başkanlığında otuz askerden oluşan bir seriyye idi,bu birliktekiler Kızıl

Deniz sahillerine yakın bir yere kadar yaklaştılar,Ebu Cehil komutasında bir Kureyş kervanı ile karşılaştılarsa da,her iki tarafın da hamisi durumunda olan Cüheyni kabilesi başkanının araya girmesiyle herhangi bir çatışma çıkmadı.

Ubeyde b.el_Haris komutasında altmış kişilik bir askeri birlik,ikrime b.Ebi Cehil başkanlığındaki bir kervanı durdurmak üzere görevlendirildi.Fakat bu ikinci seferde de herhangi bir silahlı çatışma çıkmadı.Sadece düşman kervanında bulunan ve kendilerini gizleyen iki Müslümanın İslam birliğine katıldığı görüldü.Ama artık,Mekke'li müşrikler,Müslümanlarca rahatsız edildiklerinin farkında idiler.Bu durum onların moralini bozacak,iç bünyede huzursuzluk doğuracaktı.


Sa'd b.Ebi Vakkas da küçük bir askeri birlikle Rabiğ_Harrar bölgesine gitti.Amacı keşifte bulunmak,bölge yerlileriyle ittifak şartlarını araştırmaktı.Çünkü bölge ahalisinin tasvibini almadan oralardan Kureyş kervanlarının geçmesini önlemek zordu ve kervanların geçiş yolları civarındaki kabileler,bunlardan birtakım karlar sağlıyorlardı.Onlara ot,hayvan yemi,su ve o bölgede yetişen ürünlerden satıyorlardı.Dolayısıyla ticari yollarda hakimiyetin sağlanması bir ölçüde bu kabilelerin desteğine bağlıydı.


Hz.Peygamber(s.a.v.)bu gayeyi gerçekleştirmek için H.2Sefer ayında(624Ağustos)Veddan seferine çıktı.Medine'nin güneyinde olan bu bölgede Beni Damre kabilesi vardı.Kendileriyle saldırmazlık ve birbirinin düşmanlarına yardım etmeme anlaşması imzaladılar.Hz.Peygamber'i daha sonra aynı gaye ile Medine'nin kuzey_batı bölgelerinde bir seferde görüyoruz.Bu sıralarda Fihr kabilesinden Kurz b.Cabir komutasında Kureyşli müşriklerden oluşan bir askeri birlik Medine'nin güneyinde dış mahallelere ani bir saldırı düzenledi,insanları öldürdü,evleri yağmaladı.Haber alınınca takip başlatıldıysa da ele geçirilemedi.Böylece Mekke_Medine arasında amansız bir mücadele devam ediyordu.Bu ani saldırıya cevap olarak Hz.Peygamber,daha evvel kontrollerindeki bölgelerden Kureyşli müşrik ticaret kervanlarının geçmesini önlemeyi gaye edinmişken bu sefer,bir kervanı takip etmişti.Bu arada Beni Mudlic ve onların komşusu olan başka kabileyle de yeni ittifak sağladı.

Bu arada H.2Cemaziyelahir(624Kasım)ayında Medine'ye dönen Hz.Peygamber'in iki tedbire daha başvurduğunu görüyoruz.Bunlardan biri,Arap Yarımadasının çeşitli bölgelerine istihbarat elemanı ve casuslar göndererek bilgi toplamak,diğeri Kureyş müşriklerinin nüfus alanlarındaki yolların civarına da küçük,hareketli,cevval askeri birlikler yollayarak düşmana gözdağı vermek.İşte Abdullah b.Cahş Seriyyesi ikincisine örnektir.Sekiz kişilik bu seriyye iki gün süre ile ellerindeki mühürlü talimatı okumadan yürüyecekler,sonra talimatta belirtildiği üzere


Mekke'nin ardında ve düşman arazisinde bulunan Mekke_Taif arasında Nahle denilen yere gideceklerdi.Gaye,bilgi toplama,teftiş,gözetleme,gözdağı verme idi.H.2Recep ayının sonlarına doğru İslam seriyyesi ile oradan geçmekte olan bir Kureyş kervanı arasında çarpışma meydana geldi.Bir müşrik öldürüldü,iki esir edildi,mallarına el konularak Medine'ye getirildi.Hz.Peygamber,İslam komutanını,talimatta olmayan şeyi yaptığından dolayı azarladıysa da olan olmuştu.


Gerçek olay Şaban ayına taşarak olmuşsa da Kureyşliler bunun eşhuru'l Hurum'da(Haram aylarda)meydana geldiğini etrafta yayarak yaygara kopardılar.Bununla beraber bir heyet gönderip fidye karşılığı iki esiri kurtarmak istediler.Hz.Peygamber'in Kureyş'i teskin ve çevredeki propagandaların önüne geçmek için öldürülen kişinin diyetini gönderdiğine ve esirleri,fidye almaksızın serbest bıraktığına dair bir görüş de vardır.Belki de Hz.Peygamber bu tutumuyla yakında görünen bir büyük savaş için zaman kazanmak istiyordu.Esasen Hz.Peygamber,Kureyş müşriklerinin,bu olayı bahane ederek Müslümanlarla bir ölüm kalım savaşını başlatacaklarının farkında idi,hazırlıklarını da buna göre yapıyordu.Düşman kervanlarını takip ettirerek onları taciz etmesinin ana sebebi de müşrikleri,çıkabilecek bir savaşta zayıf ve dağınık bir vaziyette yakalamaktı.Nitekim bu ikl savaş da bir kervan meselesi etrafında ortaya çıktı.Burada bir hususa açıklık getirmek gerekir.Hz.Peygamber'in seriyyelerinin ticaret yollarındaki faaliyetleri,alelade kervan baskını demek değildir.


İslam savaşçıları,Müslüman olamyan diğer unsurların değil,sadece Kureyş müşriklerinin kervanlarını saf dışı etmek istiyorlardı.Bundan anlaşılan,Kureyş müşrikleriyle Medine'li Müslümanlar arasında bir savaş durumunun olduğudur.Yani devletler hukukuna göre iki grup arasında savaş hukuku yürürlüktedir.Dolayısıyla kervanlara yapılan saldırılar,yağmalanma gibi kelimelerle izah edilemez.
19 Temmuz 2007 Perşembe

Hz.MUHAMMED'İN (SAV) SOSYAL HAYATI

1 yorum



Hz.MUHAMMED'İN (SAV) SOSYAL HAYATI

Peygamber efendimiz(s.a.v.)elbisesinin temiz ve tertipli olmasına önem verirdi.Giyiminde titizdi;elbisesini korur,dağınıklıktan hoşlanmazdı.Bu münasebetle bir elbisesinin kumaş olarak sağlam kalma süresi ne ise o süreyi tabii akışı içinde tamamlardı.Yeni bir elbise giydiğinde Allah'a hamdeder,elbisesinin hayra vesile olmasını diler,elbisesininm örttüğü organların şerrinden de O'na sığınırdı.

Hz.Peygamber(s.a.v.)"Rengi hafif bozuldu,boyasını hafif attı"diye herhangi bir elbiseyi giymememezlik etmezdi.Alacalı,desenli,göze batan çiğ renkte elbiseler giymekten kaçınırdı.Demek ki,estetiğe önem veriyordu.


Elbisesiyle övünmez,bu konuda lüks ve israfa kaçmazdı.Çünkü ona göre elbise,"Sıcaktan,soğuktan korunmaya,insanlarla ülfete,toplum içine girmeye ve hizmet vasıta"idi.

Peygamber Efendimiz(s.a.v.)'in giyecekle ilgili tutumunu;"Temizlik,tertiplik,estetiği gözetme,kendine yakıştırma,sadelik ve ihtiyacı karşılama"olarak özetleyebiliriz.Bu sebeple gerektiğinde o,ibrişimden,yünden,pamuktan,hatta keçi kılından dokunmuş elbiseyi giyer ve tevazu göstererk,"Ben aciz bir kulum"buyururlardı(Tirmizi,Şemali,s.12;Hüsameddin Nakşibendi,Şerhi Şemail,s.76vd.)

Hz.Peygamber(s.a.v.)özel hayatında ihtiyari fakrı tercih etmiş,daha ziyade Hz.Aişe'nin odasında ashabtan gelen hediyelerin çoğunu yoksullara ve Sufe talebelerine aktarmıştır.Bununla beraber o,Müslümanlara meşru olduğunu göstermek ve beslenmenin önemini vurgulamak için çeşitli gıdalardan yemiştir.Mesela tavuk eti,bazı kuş etleri,koyun etinden hazırlanmış kebap,kurutulmuş et(bir tür pastırma),süt,bal,peynir bunlardan bazılarıdır.Yiyecekleri arasında zeytinyağı,sirke,kabak,tirit,kavrulmuş un ve helvaya da rastlıyoruz.Her gün aynı gidayı değil de mümkünse farklı gıdalar almayı tercih etmiş;yemeklere zaman zaman biber,zencefil,tarçın gibi baharat çeşitlerini serpmiştir.Onun sofrasında daima baş köşede olan iki yiyecek maddesinden biri arpa ekmeği,diğeri ise hurma idi.Bazen uzun süre bunlarla yetindiği olurdu.


Peygamberimiz(s.a.v.)yemekten önce ellerini ,yemekten sonra hem ellerini hem de ağzını yıkardı.Yemeğe besmele ile başlar,bitirdiğinde elhamdülillah derdi,sofrasında çöpe atılacak herhangi bir yemek yada ekmek artığına müsade etmezdi.Yemek devam ederken müsade almaksızın herkesten önce kalkılmasını doğru bulmazdı.Karnını tıka basa doldurmaz,bir yemeği beğenmemezlik etmezdi;arzu ederse yer,etmezse yemezdi,vakti müsaitse davete icabet ederdi.Bal şerbetini ve nebiz denilen bir çeşit hurma ve üzüm kompostosunun tazesini severdi(Tirmizi,Şemali,15-16;H.Nakşibendi,Şerh_i Şemail,s.146).


Peygamberimiz(s.a.v.)örfte mevcut olan sedir,divan,yatak,yorgan,ihram,ibrik,leğen ve bunun gibi ev eşyası kullanmış,ama en pahalısı olsun diye özel bir arzu beslememiştir.Elbisesi konusunda Peygamberimiz(s.a.v.)'in bu konudaki prensibi de "Sadelik,ihtiyacı giderme,tertiplilik ve temizlik"tir.
15 Temmuz 2007 Pazar

THE PROPHET (PBUH) AS A TEACHER -3-

Comments


HIS TEACHING METHODS


The most important reason behind the effectiveness of the educational activities carried out by the Prophet (pbuh) was the truth of the content. But, the appropriateness of style in presenting the content was also important. We should pay attention to "whom" and "how" the Prophet taught as well as "what" he taught. He had methods for teaching. His style was not random.


We can see the education principles and methods put forward by modern education scholars in the practices of the Prophet. For instance, the following are model principles and methods used by the Prophet:


--To identify the learners and organize the content appropriate to their level
--To be tolerant to learners
--To make them like what was being taught and to avoid their hating it or getting bored
--To arouse learners' interest and to show that they need to learn the material
--To take the intelligence, spirit, emotions and physical state of learners into consideration and to design the teaching considering their needs
--To make learners participate actively by thinking, searching, and asking questions
--To make abstract concepts concrete by giving examples
--To have the most appropriate attitude, behavior, and talking style before learners
--To create activities to reinforce what is learnt


The Prophet was very sincere in what he was teaching and he applied what he taught in his daily life. So he was showing people how to apply those principles he taught. The people he assigned to teach others were also knowledgeable and skillful, and they had superior characteristics.


It is also a fact that the teachers assigned by the Prophet were good examples for people with their mature personalities, attitudes and behavior and that helped the educational activities of the Prophet to be successful. This is accepted by modern education scholars as well. Indeed, behavior sciences indicate that the teacher's attitudes and behaviors influence the learners. The intellectual position, emotional reactions, habits, gestures and postures of the teacher affect the learner and play a role in shaping his personality. Most of the time the learner pays attention to the teacher's approach to the subject rather than what he says. Therefore, teachers play a significant role in classrooms as a model for students.


The Prophet, who said that he was sent only as a teacher, was a perfect one indeed. He carried out his educational activities successfully, productively, and effectively. Muawiyya said: "I have never seen a teacher better than him." The Prophet was a good example for people as a teacher, as well.


At this point, the following question may rise: "How can an illiterate prophet carry out perfectly such a complex educational activity?" It is because being a teacher requires expertise, special ability, knowledge and skill. As just any person cannot be a teacher, a person who has the relevant education for being a teacher may not be a successful teacher. Moreover, what we said here applies to teachers who were educated in a special branch. However, the Prophet's teaching covered a very large area. He had to be a teacher at any possible time and place. He had learners in all age groups and all levels. Therefore, his educational activities had a much more complex structure. Such a sensitive and difficult duty could be accomplished by only very skilled people. Since the Prophet fulfilled his duty as a successful teacher, it can be claimed that the Prophet had had a special education.


Both the Prophet's life and the Quran and hadith prove that the Prophet was born as a capable person and raised specially for "tabligh." He was from a distinguished family in Mecca, a cultural center at that time. He was given to a nurse in the country to be raised healthily and to learn to speak in the best way. He attracted attention with his bright intelligence and superior abilities. He lived a pure life before becoming a prophet. He did not adopt any tradition which was not acceptable to common sense. Sometimes it appeared that he was protected by a secret hand. He took trips with his uncle or on his own and he worked as a merchant. He knew people and life very well. Sometimes he had retreats for contemplation.


In some verses of the Quran, Allah states that the Prophet was endowed with some special gifts. In the Surat Al-Inshirah, Allah indicates that the Prophet gained knowledge and wisdom by means of a special method. In another verse, Allah says that He taught him the things he did not know. There are many other verses indicating that the Prophet was educated by Allah. Additionally, the verses of the Quran enlighten the Prophet in what to heed in delivering the message from Allah. This shows us that being a teacher is not a simple task that can be accomplished by an ordinary person.

THE PROPHET (PBUH) AS A TEACHER -2-

Comments





AREAS OF HIS EDUCATION



Since the practices of the Prophet (pbuh) also demonstrate his duty as an educator, there is no difference between theory and practice. The Prophet conveyed the message of Islam which aims at universal "reform" for humanity. The task was difficult, but the Prophet never thought of using compulsion. While delivering the message of Allah, he behaved as described in the Quran. He perceived "tabligh" as a task for teaching and training and he tried to realize the social reform he aimed at by educating people. He started educating people close to him immediately after he was charged with delivering the message and then the circle of people widened day by day. He worked to teach the fundamentals of religion to people individually or as a group in his house or other houses, even in markets. In spite of torture and opposition in the Mecca period, he continued to teach productively. He never gave up on educating people. After emigration to Medina his educational activities increased, accelerated, and became widespread. In Medina, the Prophet first had the masjid built. One of the most significant reasons for building a masjid open to the public was to be able to lead the educational activities more effectively. In this masjid there was a room (suffah) reserved only for education. Moreover, the Prophet had other masjids, first schools or preparatory schools built in Medina. Thus, the number of educational institutions increased very quickly.



The Prophet was not only teaching the fundamentals of religion, but he was also acting as a model for people with his attitude and behavior. He was showing them how to put the things he was teaching into practice in their lives. In other words, he was supporting and complementing his teaching with his personal life. Therefore, Allah introduces him to us as an exemplary guide: "And thou (standest) on an exalted standard of character" (Al-Qalam 68/4). "Ye have indeed in the Messenger of Allah a beautiful pattern (of conduct) for any one whose hope is in Allah and the Final Day, and who engages much in the Praise of Allah" (Al-Ahzab 33/21).



Certainly the Prophet did not carry out the educational activities which would encompass all humanity alone. Just as it was not possible for him to reach everyone and everywhere, it was not possible for him to reach everyone in exactly the same way. Therefore, he worked on educating people with his Companions. Indeed, every Muslim was responsible for learning the religion and teaching what he learnt to others. So every Muslim was a student and a teacher at the same time within the limit of his opportunities and capabilities.



However, the Prophet appointed special teachers for people and places he was not able to reach. Those teachers were educated by the Prophet and were comparatively knowledgeable and competent individuals. Their supreme successes in their tasks serve as a proof for this.



In Medina there were instructors in masjids and suffa, as well as many teachers in schools. The needs for education changed and varied gradually. Thus expertise in education was necessary. The Prophet assigned different teachers for people who wanted to learn different subjects. Non-Muslim teachers were also employed when needed. In the first years reading and writing teachers were mostly non-Muslims because there were just a few literate Muslims back then. Allah assigned the wives of the Prophet to teach as well. There were female Companions who were famous for their knowledge. In short, the Prophet integrated all his Companions into educational activities. The task of delivering the message of Allah was carried out through educating people. This practice of the Prophet demonstrates the presence of an overlap between "tabligh" and education.



It is necessary to emphasize that as the political and social power of the Prophet increased, the educational activities became more intense and widespread. Therefore, it is impossible to tie his not using compulsion for the religion to his being powerless. Not using compulsion is an essential condition for "tabligh." The Quran envisages faith as a product of human free will: "Let him who will, believe, and let him who will, reject (it)" (Al-Qahf 18/29). Islam neither coerces anyone to believe nor perceives disbelieving as inappropriate. Islam desires a person to prefer faith with his intelligence and free will. The important thing is the decision of mind and heart. "Tabligh" is to help people in this way and guide them to pass barriers on the way. Therefore, the Prophet never thought of using compulsion even in times when he was most powerful. On the contrary, he tried to make the educational activities more intense, widespread, and effective.



In his battles, the Prophet never aimed to coerce people to believe in Islam. The purpose of the battles was to stop the torture and pressure made to people and create an environment in which people could act with their free will using their intelligence.



The primary reason for the success of the Prophet in calling people to Islam in the Arabian Peninsula in such a short time was its emphasis on education. This call gave new life to people. The Prophet reached the hearts and minds of people through educational activities. He helped people to feel more human. When people learned the qualities of Islam and witnessed how individuals who became Muslim were transformed, they accepted the invitation of the Prophet.

THE PROPHET (PBUH) AS A TEACHER -1-

Comments




THE RELATION BETWEEN TABLIGH AND EDUCATION


According to Quran, the Prophet (pbuh) is responsible for "tabligh (delivering the message)": "O Messenger. proclaim the (message) which hath been sent to thee from thy Lord. If thou didst not, thou wouldst not have fulfilled and proclaimed His mission. And Allah will defend thee from men (who mean mischief). For Allah guideth not those who reject Faith." (Al-Maida 5/67). "The Messenger.s duty is but to proclaim (the message). But Allah knoweth all that ye reveal and ye conceal" (Al-Maida 5/99).


The lexicographical meaning of "tabligh" is to deliver, inform, and spread. As a term, it points to the Prophet's delivering the message to humans exactly as he received it from Allah. This is one of the inalienable qualities of prophets. If the thing to be delivered is information, a message, or news, then teaching is an issue, as well. In fact, some dictionaries define "tabligh" as teaching. This shows the relation between "tabligh" and teaching.


"Tabligh" is not randomly delivering a message in some form of expression to people. A message will be considered to have been delivered if it is correctly understood and comprehended by the person receiving it. Thus, the person to whom the message is delivered should understand the meaning of the message exactly the same way the source person does. If the meaning of the message is not understood in exactly the same way by both the person who receives it and the source person, then the message is not delivered. In short, there should be correct communication between these two people. In this context, it is possible to see "tabligh" as a form of communication and a task of education and training.


In Quran, Allah states that prophets are obliged to deliver His messages and describes prophets as an "instructor and trainer: "Allah did confer a great favour on the believers when He sent among them an apostle from among themselves, rehearsing unto them the Signs of Allah, sanctifying them, and instructing them in Scripture and Wisdom, while, before that, they had been in manifest error" (Al-Imran 3/ 164). "It is He Who has sent amongst the Unlettered an apostle from among themselves, to rehearse to them His Signs, to sanctify them, and to instruct them in Scripture and Wisdom,- although they had been, before, in manifest error" (Al-Juma 62/2).


These verses all prove that the Prophet was a teacher assigned the duty of delivering the message of God. Indeed, the Prophet himself emphasized that his primary duty as a Prophet was to teach by saying, "I have been sent only as a teacher to you." To explain his duty he also said, "I have been sent only to complete moral virtues."


In Quran, God also warns the Prophet not to exceed the boundaries of his duty: "We have not sent thee as a guard over them. Thy duty is but to convey (the Message)" (Al-Shura 42/48). "...Therefore do thou give admonition, for thou art one to admonish. Thou art not one to manage (men's) affairs" (Al-Gashiya 88/21-22). "Let there be no compulsion in religion" (Al-Baqara 2/256). In this sense, the duty of the Prophet was to reach and communicate with people and carry out educational activities.

WAS HE (PBUH) ILLETRATE?

Comments


WAS HE (PBUH) ILLETRATE?



Muhammad (pbuh) was born in the full light of day and the biography of no other prophet is based upon so much historical evidence as that of the Prophet of Islam. We know more about Muhammad and his times than we do of Luther and Calvin. We can not, therefore, establish whether the Prophet was literate or illiterate without the support of history.


Mecca was, in the sixth century, the most important town of Arabia; not only a centre of annual pilgrimage, but also an extremely cosmopolitan centre, the city which had replaced the ancient palmyra and the still more ancient Tiema, and its population lived on commerce with Asia Minor, Syria, India and China, but except for some fifteen individuals mentioned by name, all the pre-Hijrah inhabitants of the city were illiterate.


Only the Jews settled in Yemen, Khaybar, Yathrib, and Tiema could boast of the ability to read a Scripture, but there is nothing to show that their sacred books had been rendered into Arabic. The Christians were active in the highlands of Yemen, Najran, Ghassan, Hira, Bahrain and other islands of the Persian Gulf but the first versions of the Christian Scripture in Arabic date from eighth century.


No Arabic version of the Bible, or part of it, existed in the time of the Prophet.The crown and seal of the Arabs' way of life was poetry, and the oldest extant Arabic poems date from 512 A.D., but it was nearly two centuries later that these were committed to writing. There was virtually no prose written before the days of Islam. The Quran is the oldest Arabic Book in prose. Historians refer to Mu'allaqat written in order to be hung on the walls of Ka'ba, as the first written records of the Arabs. Do these conditions justify the presumption that "as a merchant he must have had a certain knowledge of reading and writing ?


Muhammad was called a driveller, a star-gazer and a maniac-poet; thorns were strewn in his path, and stones thrown on him. His uncles sneered, and the main body of the citizens treated him with that contemptuous indifference which must have been harder to bear than active persecution, and there is no single trait in his character up to the time of the Hijrah which calumny itself could couple with imposture.But the question is why the Prophet's detractors did not expose his pious fraud by showing that he could very well read and write while he claimed to be an unlettered Prophet? Would it not have been easier and more reasonable to refute the Prophet's revelations than to persecute the preacher? If this fact speaks for itself, how are we to account for such an insinuation by a learned scholar who says that the Prophet wished to pass for an illiterate?


Not a moment of the Prophet's life, after his claim to apostleship, was spent in seclusion, away from the gaze of his followers. It is no less significant that the Apostle of Allah had given definite instructions to his followers that whatever they saw of him, saying or doing, amongst them or alone, in the mosque or in the battlefield, leading prayers or conducting wars, on the pulpit or in a closet, should invariably be brought to the notice of others. His wives, in consequence, freely talked about his private affairs while seventy of his followers lived close to his house in the mosque to learn all about him. Then, there were inhabitants of Medina who attended congregational prayers led by the Prophet, five times every day, for ten long years. There were also occasions when even a larger-number of people gathered round him, as, in the expeditions, when they spent a number of days with him. Everyone knew that it was a bounden duty lying upon him to tell others whatever he knew about the Messenger of Allah. Nothing about his life from the closet of his sleeping chamber to the market place thus ever remained a secret, and every bit of it was recorded and handed down from generation to generation. It is therefore, no wonder that we have several collections of reports about him which run into several hundred thousands. There are reports considered trustworthy on the criteria of criticism evolved by subsequent scholars, as well as those rejected by them. Is it not reasonable, then, in the given circumstances, to expect plenty of reports about the ability of the Prophet to read and write?


There has been no dearth of scholars, even in the West, who have reached the conclusion that the Prophet did not know how to read and write. Sale writes, "As to the acquired learning, it is confessed he had none at all; having had no other education than what was customary in his tribe, neglected, and perhaps despised, what we call literature.Another competent scholar Dr. Theodor Noldeke, testifies: "For though it remains an open question whether Mohammad was actually ignorant of reading and writing, it is certain that he had neither read the Bible nor any other books".The same author writes at another place that the Prophet "did not himself understand the language of writing".There are, in fact, many more among Western scholars who have arrived at the same conclusion.


We must now turn to the question as to why the Prophets unfamiliarity with the arts of reading and writing is an article of belief for the Muslims and whether the acceptance of the Quranic revelations as the Word of Allah depends, in any way, on this belief. The Quran, undoubtedly, adduces the Prophet's inability to read and write as one of the proofs of its divine origin, but this is by no means the only reason for the acceptance of the Quran as the Word of Allah. There are many more verses in the Quran which clearly state that it is a revelation from Allah. Some of these are given here to illustrate the point:


"He has revealed unto you (Muhammad) the Scripture with truth, concerning that which was (revealed) before it, even as He revealed the Tourat and the Injil".
"And if you are in doubt concerning that which We reveal unto our slave (Muhammad), then produce a surah the like thereof, and call your witnesses beside Allah if you are truthful. And if you do it not - and you can never do it - then guard yourselves against the fire prepared for disbelievers, whose fuel is of men and stones".


"Lo! Those who disbelieve in the Reminder when it comes unto them (are guilty), for lo! It is an unassailable Scripture. Falsehood can not come at it from before it or behind it. (It is) a revelation from the Wise, the Owner of Praise".


"It is not poet's speech-little is it that you believe! nor diviner's speech-little is it that you remember! It is a revelation from the Lord of the worlds".


Truly speaking, one who has joined his faith to the apostleship of Muhammad must accept the divine origin of the Quran, irrespective of whether he was literate or not. If the Muslims believe that the Prophet was unlettered, it is because the Quran says so specifically, and not because their faith in the divine origin of the Quran depends on it. The matter is thus significant for the Muslims in so far as the fact of Muhammad's ignorance of reading and writing finds a place in the Divine writ; but, it has, perhaps, greater significance for those who deny it. By accepting the incontrovertible fact of Muhammad's inability to read and write, the question so pertinently posed by Rodwell: "If he was indeed the illiterate person, the Muslims represent him to have been, then it would be hard to escape the inference that the Koran is, as they assert it to be, a standing miracle,"stares them in the face demanding an answer. It is, indeed, an inexplicable dilemma for those who deny the divine origin of the Quran.


There is yet one more factor in which lies the clue to the modern insistence on Muhammad's ability to read and write. Living in an age deeply influenced by materialistic ways of thought, people tend to believe that every effect must have a 'cause'. That is why they reject everything beyond the material world, although, unfortunately, the ways of Allah are infinitely varied and complicated, and it is rarely possible to discern the cause of everything even though it may present itself as a hard fact before our eyes. Therefore, when they are asked to acknowledge that the Quran was revealed to an unlettered Prophet, most of them are apt to dismiss it as belonging to the realm of faith and belief. It may be that some who are steeped in the lore of other religions such as Christianity, which does not go beyond inspiration, find it difficult to appreciate the Islamic concept of revelation and prophethood. But the reason for rejecting the Islamic stand-point in this regard is modern rationalism, basing itself on the exclusive validity of judgments of human reason, which is but a reflection of intellect, tending towards the secular by nature. Human reason, although real on its own level, is but a limitation and dispersion of the Intellect and to that extent rooted in that illusory void which separates our existence from the ultimate Reality.

Nereden ?

 

Licenced Content

Gülefendim'de Ara !